Muğlaklık bir tür meşruiyettir. Tanımsız olan bir şeye karşı çıkamaz insan. Söylem bu muğlaklık aracılığıyla muhalif sesleri otomatik olarak ‘dar görüşlü’ konumuna iterken, Kemal Kılıçdaroğlu gibilerin bireysel hırsını tarihsel zorunluluğa dönüştürüyor!
M. NEDİM HAZAR | YORUM
Farkındayım, çok da popüler olmayan bir seri yazıyorum. Hani bu mesele yerine şöyle güncel, öfkeli, polemiğe müsait, sözgelimi; Kılıçdaroğlu aforizması yazsam daha fazla ilgi görür. Ancak bu ‘devlet aklı’ kavramı, Tayyip Erdoğan’ın ikbali için bundan sonra çok sık kullanılacak diye düşünüyorum. Bu yüzden, şimdi belki çok farkında değiliz ama bu kavramın ne olduğunu iyi anlamamız lazım.
Serimizin ilk iki bölümünde deyimin tarihçesi ve kavramsal değerine dair bulgulara yer verdim. Bir önceki yazımız olan üçüncü makalede ise Türk tarihinde ortaya çıkması ve dönüşümünü ele aldık.
Mesela Osmanlı’nın son döneminden günümüze kadar yaşadığı dönüşümü şöyle bir infografik ile zihnimizin algılayabilmesi için kolaylaştırabiliriz:
Söylemin aktörleri ve neticeler konusunda da şöyle bir görsel sonuç çıkıyor ortaya:
Son dönem siyasi tarihimizi incelediğimizde ‘devlet aklı’ kavramı Türk siyasetinde yeni olmadığını görüyoruz. Özellikle Erdoğan’ın devletin rotasını monarşiye doğru kırmaya başladığı dönemde Ergenekoncu medya ve milliyetçi kesimin sözümona entelektüel tartışmalarıyla bir çeşit meşrulaştırma çabalarını görüyoruz. Görüntü o dönem, AKP’nin iktidarını sorgulamakla birlikte, bazı ‘devletçi’ ve ‘rasyonel’ unsurların rejimi dengeleyen bir unsur olabileceği varsayımı, bu çevrelerde yaşanan tartışmalarda hava bulmuştu.
Ergenekon-Ülkücü kesim anlatısı, temelde şu mantığa dayanıyordu: Devletin sürekliliği, herhangi bir siyasi aktörün çıkarlarından büyüktür. Erdoğan dahi, bu büyük mekanizmanın parçası olarak, başındaki devlet teşkilatı tarafından ılımlı tutulur.
Bu söylem, o zamanlar bir tür ‘güven’ işlevi görmüştü. Türkiye’de seçimler yapılıyor, demokrasi (eksik de olsa) işliyor, devlet kurumları bağımsız aktörler olarak davranabiliyor; yani sistem ‘denetlenmeli’ fazındaydı belki ama henüz(!) çökmemişti. Böyle bir anlatı, muhalif çevrelere belli ki görece bir rahatlama vermişti. Buna bir kepçe de suyundan kabilinden, Cemaat tasfiyesinin başlaması, bu güruhun, “İstediğimiz gibi olmasa bile, tam kaos da olmayacak.” umuduyla sürekli diri tutuldu.
Fakat bu anlatı, belki de ortaya çıktığı andan itibaren, bir yanılgıyı taşıyordu: Devletin kurumsal bağımsızlığı hakkında gerçekçi bir okuma değil, nostalji kaynağı bir inançtı.
‘Devlet aklı’ söyleminin en tehlikeli tarafı, tanımlanamamasıdır sevgili okur ve bu da asla rastlantı değildir.
Bülent Kuşoğlu, T24 mülakatında bu söylemi kullanırken, tam olarak ne demek istediğini tanımlamıyor. “Siyasetin klasik mantığı bitti, devlet aklı devrede.” diyor ama devlet aklı ne yapıyor, kime hizmet ediyor, kimleri dışlıyor, hangi kurumlardan oluşuyor soruları havada kalıyor.
Dikkat buyurun, bu muğlaklık esasen söylemin işlevselliğinin anahtarıdır. Çünkü, muğlaklık, otoritesi olmayan aktörleri meşru kılmak için kullanılır.
Kuşoğlu bir avukat, bir siyasetçi, bir danışman, devletin kurumsal yapısında resmi bir konumu yok. Olduğu zamanda da sadece maliye işlerine bakan bir teknokrat olarak görünüyor. Oysa söylemleri ‘devlet aklı’ dediği bilinmeyen bir gücün sözcüsü konumunda ve konum ona inanç ve yetkiye vermiş gibi bir görünüm sağlıyor ya da o bunun böyle algılanmasını hedefliyor.
Aynı şekilde, CHP içinde ‘kayyım ekibi’ olarak tabir edilen kesim, parti üzerinde kontrol kurmak için aynı söylemi işletiyor: Biz partinin çıkarını, partiyi kurtarmak için, yani ‘parti aklı’ için böyle yapıyoruz. Ama ‘parti aklı’ da aynı şekilde tanımsız. Kim karar veriyor? Neye göre? Hangi mekanizmalar devrede?
Esasen bu muğlaklık, stratejik bir amaca hizmet ediyor; muhalif sesleri susturmak.
CHP içinde parti demokrasisine inananlar var şüphesiz. Kılıçdaroğlu’ndan başka adaylar olabileceğini, seçilen genel başkana saygı gösterilmesi gerektiğini düşünenler de var. Özgür Özel seçimle başa geçti. Oysa kayyım kararı, tüm bu mantığı tamamen ortadan kaldırmış oldu.
Buna karşı çıkanlara cevap nedir peki? “Devlet aklı böyle istedi! Ulusal güvenlik endişeleri var. Erdoğan sonrası için zemin temizlemesi lazım.”
Bu söyleme karşı yapılan her muhalefet, otomatik olarak ‘devlet aklını’ anlamayan, ‘dar görüşlü’ olan kişilerin muhalefeti olarak konumlandırılıyor. Çünkü ‘devlet aklının’ tanımsız olması ona karşı çıkışı da tanımsız hale getiriyor—eleştiriyi hayali bir kutsallaştırmaya karşı duruş haline çeviriyor.
Hatırlayalım bir CHP’linin şu cümlesini: “Bu kadarını da bekliyor muyduk?”
İfadenin içerdiği şaşkınlık ve acı daha derin bir şeye işaret ediyor. Çünkü bu kişi, CHP’nin kurucu parti olduğunu, demokrasi mücadelesinin sembolü olduğunu, seçmen iradesini temsil ettiğini biliyor. Oysa ‘devlet aklı’ söylemi, tüm bunları tek bir ‘zarurî’ hamlenin gerisine itmiş durumda.
Şimdi can alıcı kısma geliyoruz. Kılıçdaroğlu, Kuşoğlu ve etrafındaki çevre, neden bu yolu seçtiler?
Kılıçdaroğlu, 2023 seçimlerini kaybetti. Esasen siyasette kaybetmenin bir bedeli olmuştur ama Kılıçdaroğlu 13 kez kaybetmesine rağmen hiçbir bedel ödememişti. Bence bu bile tek başına şaşırtıcıdır. Bırakınız bedel ödemeyi son dönemde kurumsal mekanizmaları kullanarak, partisinin başına tekrar geldi. Sonrasında onu tahttan indiren seçilmiş bir genel başkanı devirmek için mahkemeyi harekete geçirdi.
Görünürde bunun bireysel bir iktidar oyunu olduğunu, Kılıçdaroğlu bağlamında meselenin ‘devlet aklı’ ile ilgisi olmadığını söyleyebiliriz. Ama söylemin gücü işte, sahnelenen bireysel intikam hırsı “Erdoğan sonrası” ve “ulusal çıkar” gibi söylemlerle kamuflajlanıyor. Böylece Kılıçdaroğlu’nun kişisel hırsı, “Türkiye’nin geleceğini tasarlamak” gibi görünüyor. Kuşoğlu’nun ifadesiyle, bu ‘kontrollü geçişi yönetmek’ oluyor.
Oysa gerçek çok daha basit. Bir lider, seçimleri kaybettiği için gücünü yitirdi. Bunu geri almak istiyor. Başka yolları var mı? Evet. Parti kurultayında aday ol. Seçilmiş genel başkana saygı duy, zamanın gelmesini bekle, muhalefet kur. Ama bu ‘yol’ iktidarın hemen gelmesini sağlamıyor!
İşte o zaman ‘devlet aklı’ söylemi devreye giriyor. Çünkü bu söylem, çok fazla intikam hırsı, biraz sabırsızlık, bir tutam kişisel zaaf ve çok fazla hukuki hileyle tarihsel zaruriyete dönüşüyor.
Bir de konuşulmayan çok önemli bir mesele var. Gerçi Saray’ın başta Anayasa olmak üzere yasalara uymak gibi bir sıkıntısı hiçbir zaman olmadı ama bahane edilen bu tarihsel zorunluluk adiyattan anayasaya aykırı hamlelere dönüştürülüyor.
Evet, Saray ve Kılıçdaroğlu’nun bahanelendirdiği gibi Türkiye gerçekten de zor durumda olabilir. Dış politika zorlukları, iç çatışmalar, ekonomik sorunlar… Ama bu hiçbir biçimde, CHP’nin iç demokrasisinin ayaklar altına alınmasını haklı kılmaz.
Fakat ‘devlet aklı’ söylemi, sorunları çözmek yerine, sorunları erk sahibi bir azınlığın elinde toplamak için kullanılıyor. Elbette bu hamle sorunları çözmeyip, aksine derinleştirecektir. Hep birlikte göreceğiz.
Devam edeceğiz…
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***



![Tr724 [Haber Merkezi]](https://serbestgorus.com/wp-content/uploads/2026/06/Saadet-liderinden-Mehmet-Simseke-‘Iplikci-Nedim-benzetmesi-360x180.jpg)





























![Tr724 [Haber Merkezi]](https://serbestgorus.com/wp-content/uploads/2026/06/Saadet-liderinden-Mehmet-Simseke-‘Iplikci-Nedim-benzetmesi-350x250.jpg)



