AHMET KURUCAN | YORUM
Hocaefendi zaman zaman Alvar İmamına ait, “Acep bir karuben hâne bu dünya; Gelen gider konan göçer bu elden” diye başlayan şiirini söylerdi; hem de Erzurum lehçesi ile… Çok da güzel bestesi var. YouTube platformunda onlarca insan seslendirmiş. Benim favorim Bekir Salim Ağabey. Aslî telaffuzuna uygun bir şekilde solo olarak söylediği bu türkü dinlediğimde beni benden alıyor, içimde bir sükunet ya da tarifini yapamadığım duygular oluşuyor. Size de tavsiye ederim…
Ne diyor Alvarlı Efe Hazretleri?
Gelin bu yazıda kısaca onun dediklerinden yola çıkarak birlikte tefekkür edelim. Evet, bazen bir şiir, şiir içinde bir kıt’a, bir beyit, bir mısra hatta bir kelime ciltler dolusu kitaptan daha fazla şey söyler insana.
Bakın: “Acep bir karuben hâne bu dünya, Gelen gider konan göçer bu elden.” Dikkatli okuyun. Bir daha okuyun. “Karuben hâne”, kervanların konakladığı yer demek. Bu teşbih insanın dünyaya ait bütün iddialarını, bütün hesaplarını, bütün hırslarını yerle bir ediyor ya da yerli yerine oturtuyor.
Gerçekten de dünya nedir?
Kur’an’ın farklı ayetlerde kullandığı ifadelerle söyleyecek olursak; bir oyun, bir eğlence, geçici bir süs, insanlar arasında övünme vesilesi ve mal ile evlat yarışından ibaret bir imtihan meydanı. Yani geçici bir mekan ama bizler çoğu zaman bu geçiciliği unutuyoruz. Sanki burada ebedî kalacakmışız gibi servetler peşinde koşuyoruz, bu uğurda birbirimizi kırıyor, birbirimizle kırılıyor, küsüyor ve bu küslükleri yıllarca sürdürüyoruz. Halbuki “Gelen gider, konan göçer bu elden.”
Öyle değil mi?
Kaldı ki burada söz konusu olan insanın dünyadan ukbaya gidişi değil. Ondan önce de insana ait çok şeyler gidiyor. Mesela gençliğimiz gidiyor; sağlığımız gidiyor; güzelliğimiz gidiyor; gücümüz, makamımız, şöhretimiz, şehvetimiz gidiyor.
Daha başka annemiz babamız gidiyor. Evlatlarımız büyüyor; onlar da kendi yollarına gidiyor. Elimizde baki kalan hiçbir şey yok. Zamanla hatıralarımız bile gidiyor. Daimi kalan hiçbir şeyimiz yok.
Kur’an’ın, “Her şey helâk olacaktır; sadece Rabbinin Zâtı bâkîdir.” (Kasas, 88) hakikati, bu şiirde halk irfanının diliyle yeniden karşımıza çıkıyor. Ne güzel diyor değil mi Alvar İmamı “Vefası yok sefası yok bir hülya; Gelen gider konan göçer bu elden.”
İkinci kıt’ada aynı hakikat biraz daha çarpıcı bir şekilde dile getiriliyor. “Görülmemiş vefasızın vefası, Bu dar-ı mihnetin yoktur sefası, Ecel şerbetinin olmaz şifası, Gelen gider konan göçer bu elden.”
Biz zannediyoruz ki dünya bize vefasızlık yapıyor. Hayır, tam aksine. Dünyanın kimseye vefasızlık ettiği yok. Çünkü dünyanın böyle bir vazifesi yok. Onun yaratılış gayesi bu değildir. Allah dünyayı kalıcı bir mekan ve mutluluk yurdu olarak yaratmadı. Hiç kimseye daimi, ebedi huzur vaat etmedi. Burayı cennet yapacağını da söylemedi. Tam aksine, imtihan yurdu olduğunu haber verdi. Biz ise imtihan salonundan cennet konforu bekliyoruz. Sonra da hayal kırıklığı yaşıyoruz.
Kim bilir günümüz dünyasında yaşadığımız birçok ruhsal bunalımın arkasında bu yanlış beklenti var. Faniden beklenmeyecek şeyi faniden beklemek; geçiciden kalıcılık istemek; imtihandan huzur talep etmek. Aynaya bakın ve itiraf edin kendinize; bizi en çok yoran da bu değil mi?
Geldik bu faslın sonuna; ölüm gerçeği. Alvar İmamı şiirinin devamında bu gerçeği bütün çıplaklığıyla karşımıza çıkartıyor.
“Aman Lütfî gibi gafil bulunma, Ölümdür akıbet ferah salınma, Sonunda sen de ölürsün alınma, Gelen gider konan göçer bu elden.”
Kime bu hitap? Sadece kendisine mi yoksa insan olan herkese mi? Herkese. Sana, bana, size, bize, bu satırları okuyan herkese.
Ama gel gör ki ölümün yüzü soğuk. Hiç yakıştıramıyoruz ölümü kendimize. Başkalarının cenazesinde ağlıyor; kendi cenazemizi hiç düşünmüyoruz. Çünkü yaşadığımız modern çağ ölümü hayatın dışına itti. Hastanelerin kapıları ardına sakladı. Yaşlı bakım evlerine bıraktı. Mezarları şehirlerin dışına çıkardı.
Fakat ölüm konuşulmasa da geliyor. Hatırlanmasa da geliyor. İnkâr edilse de geliyor. Bu yüzden Kur’an, “Her nefis ölümü tadacaktır.” (3/185) hakikatini defalarca tekrar ediyor. Çünkü insan unutan bir varlık. Özellikle de kendi ölümünü.
Halbuki müminin en büyük dengesi burada gizli. Dünyayı terk etmek ile dünyaya ait olduğunu zannetme arasındaki dengeyi şaşırmasında. Doğrusu dünyayı terk etmeyelim ama dünyaya ait olduğumuzu da zannetmeyelim. Üstad’ın tabiriyle dünyayı ‘kesben değil kalben terk etmek.’ Çalışmak ama dünyanın sahibi olduğunu sanmamak. Sevmek ama ayrılığı unutmayacak kadar şuurlu olmak.
Kazandıklarına şükretmek, kaybettiklerine isyan etmemek. Neden? Çünkü burası konaklama yeri. Bir karuban hâne. Günümüz diliyle söyleyelim; bir otel, motel, pansiyon.
Ne güzel der Yunus Emre? “Mal sahibi, mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi?”
Sorunun cevabı belli: Hiç kimse! Bizden öncekiler de geldiler ve gittiler. Biz de geldik ve gideceğiz. Bizden sonrakiler de gidecek. Çünkü “Gelen gider, konan göçer bu elden.”
Şöyle bitireyim: inanan bir insanın her sabah kendisine hatırlatması gereken en önemli cümle budur. Fethullah Gülen Hocaefendi de sanırım bu yüzden sık sık bu şiiri seslendiriyordu.
Evet, “Gelen gider, konan göçer bu elden.”
Bu hakikati unuttuğumuz gün, dünyayı ebedî zannetmeye başlıyoruz. Hatırladığımız gün ise dünya yeniden gerçek yerine oturuyor; elimizdekilerin emanet olduğunu, kendimizin de bir yolcu olduğunu yeniden idrak ediyoruz.
O vakit hayat değişmiyor ama hayata bakışımız değişiyor. Zaten değişmesi gereken de bu değil midir?
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***


































