BÜLENT KORUCU | YORUM
“17 milyon dolarım vardı. Bir ideal uğruna Kanaltürk’e yatırdım. Mirasçılar peşime düşmesin diye de şirketin tamamını çalışanların üzerine yaptım.” ifadelerinden hareketle kitap yazabilirim. Bu üç cümle, bir adamın kariyer özetidir.
Tuncay Özkan’ı tanımak, onlarca makalesini ya da meydan nutuklarını incelemeyi gerektirmez. O tek beyanı; patronajla, parayla, ailesiyle ve devletle kurduğu o karmaşık ilişki ağını tek başına ifşa etmeye yeter.
Gazetecilikten ‘siyasetçiliğe’ geçiş yaptığı ve Recep Tayyip Erdoğan’a karşı direnişi örgütlemeye çalıştığı günlerde dilinden dökülmüştü bu sözler. Yerine göre Milli İstihbarat Teşkilatı, yerine göre askerlerden aldığı destekle ve onların sözcüsü rolüne soyunarak öne çıktığı zamanlar: 30 Ocak 2006…
“17 milyon dolarım vardı!” kısmıyla başlayalım.
Eskiden gazetecilerin, siyasetçi ve diğer kamu gücü kullananlara en sık sorduğu soru “Nereden buldun?” olurdu. Eskiden diyorum zira artık kimse kimseye sormuyor, soramıyor.
Ulus gazetesinde çalışan ve 41 yaşında hayatını kaybeden Erzincanlı bir matbaa ustası Ziya beyin oğlu Tuncay Özkan’ın bu kadar paraya nasıl kavuştuğu bir gizem olarak sıkça gündeme geldi. Her yıl 1 milyon dolar tasarruf edip kenara koysa dahi imkansız.
Parasal genişlemesini Çukurova Grubu’na transferle yaptığını biliyoruz. Pamukbank’a el konulunca Mehmet Emin Karamehmet, en azından Yapı Kredi’yi kurtarabilmek için hükümet ve bürokrasiyle arası iyi olan Özkan’ı transfer etti. Yerine geldiği Reha Muhtar dahil birçok tanık, patronun ağzından bu cümleyi aktarıyor.
O dönemde 5 milyon dolar transfer parası aldığı öne sürüldüğünde Özkan, “Bana 5 milyon dolar veren insanların, benden bir beklentisinin olması lazım. Ürettiğim iş, o paraya karşılık gelecek bir iş değil. Ben finansçı değilim. Ben sadece gazeteciyim.” demişti. Aldığı 1 milyon doların 675’ini de çalışma arkadaşlarına dağıttığını savunmuştu. Gerçi başka bir gazeteciye 3 milyon dolar aldığını söylemişti. 5 aldığını kabul etsek bile 4 yılda dolar bazında 3 kat artıracak bir finansal zeka ortada yok.
Gelelim Kanaltürk bahsine…
“Bir ideal uğruna 17 milyon dolar yatırdım.” dediği kanalı iş insanı Akın İpek’e Özkan kendi ifadesiyle 25 milyon dolara sattı. İpek Grubu ödenen borç ve vergilerle maliyetin 30 milyona çıktığını açıkladı. Satışın, ‘Biz kaç kişiyiz?’ hareketini başlatmasının hemen ardından gerçekleşmesi de tartışma konusu oldu. bizkackisiyiz.com diye internet sitesi kurup oradan maddi manevi destek toplamaya başlamıştı. Kısa sürede 1 milyondan fazla destekçi geldi ama sıcak para aklını çeldi ve umut bağlayanları ortada bırakıverdi.
İsmet Berkan’ın yönettiği Radikal Gazetesi ‘bizkaçlirayız.com‘ manşetiyle çıkınca kıyamet koptu. İnsanlar, bir ideal ve mücadelenin parçası olmaya çalışırken, leğenin yanında verilen mandal muamelesi gördükleri için öfkeliydi. Şaşkınlığımı yine aynı cümleyle bitireyim: 17 milyon yatırdığını kabul etsek bile dört yılda dolar bazında 8 milyon kazanmak her babayiğidin harcı değil.
Sıra geldi en çarpıcı bölüme: “Mirasçılar peşime düşmesinler diye de şirketin tamamını çalışanların üzerine yaptım.”
Hem miras hem de ticaret hukuku açısından suç teşkil etmesini bir kenara bırakıyorum ve mantaliteye odaklanmak istiyorum. Mirasçılarım dediği, manken Duygu Dikmenoğlu ile evlenebilmek için terk ettiği eşi Arzu ve kızı Nazlıcan. Kahramanlık taslarken düştüğü durumun farkında bile değil. “Eşimden ve kızımdan mal kaçırdım!” diyor.
Tuncay Özkan, Kanaltürk’ü kurarken CHP’den ve ulusalcı emekli askerlerin kontrolündeki Oyak Bank’tan destek ve kredi almıştı. Televizyonu, gayri resmi sahibi olarak 8 milyon dolar karla satmasını Kanal 7 ve Deniz Feneri ilişkisine benzetebiliriz. Kanal 7 de Milli Görüş Teşkilatı’nın yurt dışından çantalarla getirdiği paralarla kurulmuştu. Yöneticiler, Refah Partisi’nin kapatılması ve iç siyasi çatışmaları da fırsata çevirerek, çeşitli finansal taklalarla kanala çöktü.
Tuncay Özkan için Kanaltürk bir ‘yol kazası’ değil, işleyen bir ‘model’di. CHP’de medya harcamalarından sorumlu genel başkan yardımcısı koltuğunda otururken aynı zamanda KRT’nin gizli sahibiydi. Elbette yine kağıt üstünde başkaları göründüğü için yalanlamayı seçti. KRT TV de selefi gibi maaşların ödenmediği, vergi borçlarının biriktiği bir sonla kepenk indirdi. Özkan bir kez daha ellerini silkeleyerek arka kapıdan çıktı.
Tuncay Özkan’ın yanına bir kelime iliştirmek isteyenlerin aklına gelen ifadelerden biri MİT kısaltması. Bunun sebebi yalnızca eski Müsteşar Şenkal Atasagun’la aralarındaki samimiyet değil. Teşkilattan çok kritik zamanlarda aldığı desteklerle kariyerini inşa etti. En önemlilerinden biri 2003’te yazdığı ‘MİT’in gizli tarihi’ isimli kitap.
Daire Başkanlığı da yapmış olan emekli MİT mensubu Mahir Kaynak, söz konusu ilişkiyi özetlerken şaşkınlığını gizleyememişti: “‘Yel Üfürdü Sel Götürdü’ kitabımda çok yüzeysel olarak anılarımı yazdım. MİT hemen bana dava açtı. Tuncay Özkan MİT’in Tarihi’ni yazdı, üstelik o kitapta çok gizli belgeler de vardı. Dava açan olmadı. O gizli belgeleri kim verdi? Demek ki MİT’in sponsorluğunda yazılmış bir kitaptı. Evet, ilişkidedirler. Ön plana çıkışı da böyle olmuştur.”
Gazeteci mi siyasetçi mi istihbarat elemanı mı? Yoksa bunların hepsini zenginleşme aracı olarak kullanan bir açgözlü mü?
Bazı insanlar hayat hikâyelerini farkında olmadan tek cümlede anlatırlar. Tıpkı Özkan’ın tam 20 yıl önce yaptığı gibi…
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

































