VEYSEL AYHAN | YORUM
İlk kibirlenen ve üstünlük iddiasında bulunan kimdi?
Şeytandı. Allah’a isyan edip “Beni ateşten, onu çamurdan yarattın.” dedi.
Şeytan kafasında kurduğu dünyada kendini üstün bir yere koymuştu. Diğer mahlukata tepeden bakıyordu. Buna bahane gerekiyordu. O nedenle ateşin topraktan üstün olduğunu iddia etti. Belki Hz. Adem ateşten, kendisi topraktan yaratılsaydı bu defa “Beni topraktan onu ateşten yarattın, ben üstünüm!” diyecekti.
Halbuki üstünlük yaratılışta gelenle sağlanmaz. Zeka, hafıza gücü, güzellik, yakışıklılık, bir nesebe aidiyet… Hepsi yaratılışta yani doğuşta verilen şeyler. Bunlarla üstünlük sağlanmaz. Üstünlük takva ile gayretle, çalışkanlıkla sağlanır.
Bu nedenle yaratılıştaki niteliklerle üstünlük iddiasında bulunma, faikiyet taslama, kibirli olma şeytandan tevarüs eden bir miras.
İlk iş üstün olduğuna inanmakla başlar. Üstünlük iddiası için gerekçe bulmak tâli bir işlemdir.
Hepimizde nüvesi var.
Kibir; imkan verdiğimizde ruh heykelimizi saran, arsızca büyüyen “habis” bir çiçektir.
KİBİRLİ MÜMİN!
Kibir ve mümin kelimelerini aynı cümlede oksimoron gibi duruyor ama maalesef realite.
Kibirli mümin, kibirli müslim olur mu? Oluyor.
Günde 40 defa tekrarladığımız bir dua var? Bir değil iki değil… 40 defa.
Her namazda tekrarlıyoruz: “Allah’ım, bizi doğru yola ilet!”
Biz gittiğimiz yoldan emin isek niye bu duayı ediyoruz?
Ben her düşündüğümün doğru olduğuna inanıyorsam niçin 40 defa bu duayı tekrarlıyorum?
Herkesten daha akıllı olduğuma inanıyorsam niçin “Allah’ın beni doğru yola ilet.” diyorum?
Zaten doğru yoldayım ve bundan eminim. Ne gerek var bu duaya?
Yolundan emin olmak küfürdür. “Emniyet küfürdür.”
İnsan kibirlendikçe gittiği yoldan emin olur. Gittiği yoldan emin oldukça kibirlenir.
Her yaptığını doğru zanneder. Yanlış yapmayı kendine yakıştıramaz. Yaptıklarıyla övünmeye başlar. Başardıklarıyla iftihar eder.
Sırada “başarı” putu vardır.
Allah’ın rızası insanın başardığı neticede midir?
“Başarı = Allah rızası” doğru bir denklem mi?
Yani insan bir şeyleri başarınca Allah’ın rızasını kazanmış mı olur?
Örnekle gidelim.
İnsan “gol” attığında mı makbuldür?
Yoksa sahada gayret edip ve ter döktüğünde mi?
İnsanlara göre “gol” makbuldür.
Gol yoksa gayret ve ter göz ardı edilir.
Nazarı ilahi böyle mi bakıyor?
“Muhakkak ki Allah başarılı olanlarla beraberdir.” Diye bir ayet var mı?
Veya “Allah muvaffak kullarını sever.” Böyle bir hadis de yok.
Makbul olan gayrettir. Takva dairesinde yaşamaktır.
Netice ve skor, tevhide ulaşamamış insanın putudur.
Meleklerin alkışlayıp göklere taşıdığı iki şey vardır. İhlasla, ululazmane gayret etmek ve tazarru ile Allah’a teveccüh etmek.
MEKKE FETHİ, FETİH Mİ?
Efendimiz’in (sav) ve sahabenin yaşadığı büyük imtihanlardan biri Hudeybiye idi.
Zamanı kayıtsız bir rüya ama o yıl gerçekleşeceği ümidi ile yola çıkış…
“Hudeybiye anlaşması sahabe için tam bir şoktu. Kurbanlıklarını yanlarında almışlar, umre için yola çıkmışlar, aleyhlerine görünen bir anlaşma imzalanmış ve şimdi de elleri boş olarak Medine’ye döneceklerdi. Üstüne umre yapmadan kurban kesme emri gelmişti. Üst üste şokla sarsılan sahabi ‘kurban’ emrine inanamıyor, belki vahiyle değişir diye ümit ediyordu. Allah Rasulü için belki hayatının en zor günleriydi.”
Hudeybiye sahabinin izzet ve şerefinin rencide olduğu çok ağır anlaşma idi.
Herkesin kendi buudunda yaşadığı 20 gün süren psikolojik bir savaş, temadi eden bir kabz hali.
Hemen hemen çoğu sahabenin ve hatta Hz. Ömer’in bir anlık tehevvürle sorguladığı bir anlaşma. Hz. Ebubekir’in zorlanıp durakladığı bir anlaşma.
Kazanma ve kaybetme kuşağı arasındaki ince sınırda kritik 20 gün.
Sonrasında hepsi bu ağır imtihanı aşıp Allah’ın rızasına ulaşmıştı.
Anlaşma imzalanmış ama inkisar içinde umre yapamadan geri dönüyorlardı.
Efendimiz, Hz. Ömer’i çağırtır. Hz. Ömer kendisi hakkında levmedici ayet indi endişesiyle gelir. Efendimiz (SAV) nazil olan Fetih suresini okur. Hz. Ömer “Fetih bu mu?” der. Efendimiz “Evet bu!” der.
Fetih hepimize göre toprak kazanmak, savaşta düşmanı mağlup etmek gibi şeylerdi.
Ama Allah bu paradigmayı değiştirmişti.
Allah, başarıyı değil, sabır ve inkiyadı ve bunun yolunu açtığı hidayet yağmurlarını fetih olarak ilan etmişti. O nedenle sahabi şöyle düşünüyordu: “Siz Mekke fethini fetih sayarsınız. Biz ise Hudeybiye’yi fetih sayıyoruz.”
Hudeybiye Antlaşması’ndan sonraki iki yılda Müslüman olanların sayısı Hudeybiye’ye kadar Müslüman olanların sayısını katlamış hatta aşmıştı. Önemli olan, şehirlerin fethi değil gönüllerin fethiydi.
Sahabinin yaşadığı imtihanlar şekil değiştirerek, başkalaşarak her zaman dilimini ziyaret eder. İnsan çoğu kez Allah rızasına doğru yürürken yoldaki vesilelere takılır. Rıza vesilesini rızanın kendisi sanır. Farkına varmadan başarılı olmayı putlaştırır.
KESRET PUTU
Kur’an bu gidişin iki alametinden bahseder.
İlki istek ve heveslerimizi putlaştırmamız olarak ortaya çıkandır.
“İstek ve tutkularını tanrı edineni gördün mü?..” Furkân, 43.
Artık hedefimiz Allah rızası değil aradaki vesilelerdir.
Bu, kimi zaman bizim nefsi hedeflerimiz olur, kimi zaman beraberce yaptıklarımızda ortaya çıkar. Allah rızasını vicdanımızda hissedederek mutlu olmaktansa başarılarımızla mutlu oluruz.
Ve bu mutluluğu artırmak için kesret peşinde koşmaya başlarız.
Kur’an “tekasür” kelimesiyle bunu ifade eder.
“Çoğaltma tutkusu sizi oyalayıp durdu…” (Tekâsür, 1).
“Tekâsür”ün sözlüklerde iki anlamı var.
İlki çokluk için yarışmak. İkincisi çoklukla övünmek, böbürlenmek.
“Ne güzel işler yaptık!” der.
“Ne dev müesseseler yaptık!”
“Arkadaşlarımızla çok güçlüyüz.”
“Güçlüyüz, döneceğiz, yıkıp geçeceğiz.”
“Müthiş reytingimiz var.”
“Gündemi biz belirliyoruz.”
Bu cümleler masum gibi görünen “Allah’sız” cümleler.
Altını kazısak buz gibi “biz kibri” çıkar.
Kibir bireysel olarak yerleşemediyse kılık değiştirip böyle bacadan girer.
“Bu, nefsi değil, biz beraberce başardık.” der.
Peki biz ikaz edilmedik mi? Defaatle edildik.
Sadece birini okuyalım…
ALIN MANİVELAYI…
“Kaleminizle Allah için bir harf yazmaya kalktınız. Elif yazacaksınız, yarısına kadar getirdiniz bunu. O esnada ‘Hattım ne güzel düştü benim’ filan mülahazasına girerseniz, kırın o kalemi, elinizle o yazıyı da silin!
Sonuna kadar onu tamamen Allah mülahazasına bağlı götüremiyorsanız, lanet olsun o işin içine! Arz edebiliyor muyum?
Bir bina yaptınız böyle, Allah için yaptınız. Her taşı Allah için koydunuz. Bir de aklınıza geldi ki; ‘Biz ne güzel işler beceriyormuşuz, insanların ruhuna ne güzel giriyormuşuz.’ Size tavsiyem; alın manivelaları, geçin o binanın yamacına, yıkın onu harap edin!
O binanın yıkılması, Allah’la sizin aranızdaki bir şeyin yıkılması demektir. Allah’a ulaşmanın, Allah nezdinde bir kıymet ifade etmenin yolu budur.” (Bamteli)
Peki siz böyle sayıların rakamların peşine düştükçe, çokluk için yarışmaya başlayınca bunlarla övünmeye, böbürlenmeye başlayınca ne olur?
ALLAH BİZİ SEVİYORSA
Allah bizi sevmiyorsa biz, başarıları ve devasa yapıları “ilah” ittihaz eder yuvarlanır gideriz.
Peki Allah bizi seviyorsa ne olur?
Allah, bizim yamacına durup hayranlıkla ucba düştüğünüz asarımızdan inayetini kaldırır. Elinize almadığınız manivelayı bir zalimin eline verir. Yaptığımız her şey elimizden gider.
Sonrasında bize düşen muhasebe yapmak ve kendimizi sorgulamaktır.
Bunu yapmazsak, bunca yaşanmışlıktan sonra hala tevhide ulaşamazsak, manivelayı başımıza asıl çalanı görmezsek sadece şunu yaparız:
Sürekli kukladan öte kıymeti olmayan zavallı manivelaya atıp tutarız. Esbaba takılırız.
Hiç “acaba bizde hata var mı?” diye bakmayı akıl etmeyiz.
Peki ama gerçekten hatasızsak? Gerçekten sütten çıkmış ak kaşıksak?
Bir insan hala bu ihtimali düşünebiliyorsa kâbil-i tedavi değildir.
Peygamberler zelle yaparken, ağır itaplara maruz kalırken ve bunlar setredilmeden Kur’an’da zikredilirken, ihtiyaç doğduğunda vahiyle tashih edilirken, ehlullah vartalara düşerken biz asla hata yapmayız, öyle mi?
HZ. SÜLEYMAN’IN (AS) SALTANATININ YIKILIŞI
“Eski dönemlerin velileri kadar bu işe açık değilseniz, dünyayı kalben terk etmede zahitler kadar mert değilseniz, ihlasta Allah’ın rızasını tahsilden başka bütün düşüncelere, duygulara karşı kapalı değilseniz; bugün verdiğini yarın alır elinizden… Bu iki yandaki kusurunuz dolayı esas güç ve kuvvet kaynağınız diyeceğimiz orta direğin, Süleyman Aleyhisselam’ın asası gibi, içimizdeki kurtlar tarafından; ihlassızlık kurdu, dünyaya talip olma kurdu, şöhret kurdu, bencillik kurdu, tenperverlik kurdu, rahat kurdu, aile düşkünlüğü kurdu tarafından orta direk yenince, hiç farkına varmadığınız bir anda güm diye yıkılırsınız…
Değişik yerlerde, birimlerde, ünitelerde beklentilerimiz olur ve bu beklentiler işte içimizdeki kurt olur. Orta direği hiç farkına varmadan yiyen, saltanatı Süleyman’ı, Süleyman Aleyhisselam’ın başına geçiren de odur. İç kurdudur.” Herkul,1994
BAŞARI DEĞİL UYUM FOTOGRAFI
Takım çalışmasında o takımı oluşturan her bireyin metafizik atmosferi çok önemli rol oynar.
Diyelim ki 10 kişilik bir kadroyla hizmet ediyorum. Orada on ayrı metafizik atmosfer bir araya gelmiş olur. Her bir arkadaş sâlih amelle inşa edilmiş birer metafizik atmosfere sahipse bu manzara meleklere iftihar edilerek gösterilecek bir fotograf olur. Atmosferlerin kesişimi veya bileşimi o kurumun gerçek fotoğrafı olur. Bu fotoğraf o kurum için hedefin ta kendisidir. Hedef başarı değildir. Başarıyı Allah dilerse verir. Başarıdan çok daha önemli olan bu fotoğrafı verebilmektir.
Bir işteki başarı, bir takımdaki muvaffakiyet o fotoğraftaki dayanışmaya gelir. Birbirini çekemeyen, birbirine çelme takan oyuncuların başarı ihtimali yoktur.
Gözü başarıdan başka bir şey görmeyen ve bu başarıyla kendini pazarlamak isteyenlerin hedefine ulaştığı da olur. Ama bu istidraci bir durumdur. Pirus zaferi gibi bir şey.
Bir kurumda birileri gıybet yapıyorsa, çalışanlar birbirine yan bakıyorsa, idareci çalışanlarını gönülden sevmiyorsa, ilmi enaniyetler, kibirli bakışlar oraya hakimse o kurum dünyanın en büyük ödüllerini de kazansa o başarı çöpten ibarettir.
Kardeşlik ve sevgi ile kolajlanmamış hiçbir fotoğraf gökte kabul görmez.
“Muhasebe, geçmişteki eksikliklerin ve noksanlıkların üzerine tırmanarak, geleceği seyre koyulma ve arkada bıraktığı her yanlışlığı bir trafik işareti kabul ederek yolun doğrusunu görmeye çalışmadır. Yoksa kaderi tenkit ve Rahmet-i Sonsuz’un rahmetini ittiham mânâsında hâdiselerden şikayet ve dert yanma, faidesiz bir ızdırap ve elemdir.” Çağ ve Nesil.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































