Mahmut Nedim Hazar’ın ‘Beni Görürsen Ağla’ kitabı, çağımızın vicdan kıtlığını göçmen yurtlarından, Meriç kıyılarından ve sürgün hayatlarından anlatıyor. Elbe’nin açlık taşlarından yükselen “Beni görürsen ağla!” cümlesi, kitap boyunca insanlığın kuruyan merhametine dönüşüyor. Hazar, büyük acıları nutuklarla değil; portakal, ayakkabı, flüt, yağmurluk ve nehir kıyısında bırakılan bir tekerlekli sandalyeyle görünür kılıyor. Kitap, hikâye ile tanıklık, sinema ile edebiyat, sürgün ile umut arasında güçlü bir hat kuruyor. Bu metinler yalnız okunmayı değil, sinemaya taşınmayı da hak ediyor.
AYDOĞAN VATANDAŞ | YORUM
Mahmut Nedim Hazar’la Zaman gazetesinde ve Aksiyon dergisinde birlikte çalıştığımız yıllarda sinemayı bir seyirlik olmaktan çıkarıp hayatı okuma biçimine dönüştüren geniş bir kültürel birikime sahip olduğunu yakından görmüştüm. Bir filmden, bir yönetmenden veya küçücük bir sahneden söz etmeye başladığında, anlatılan şey çoğu zaman sinemanın sınırlarını aşar; tarihe, psikolojiye, kutsal metinlere, felsefeye, siyasete ve insan tabiatının karanlık dehlizlerine doğru uzanırdı. Hazar’ın *Beni Görürsen Ağla* adlı hikâye kitabını okurken de aynı duyguyla karşılaştım: Karşımızda hayatı kadrajlara ayırarak gören, ayrıntılardan sahne kuran, insan yüzlerini hafızasına kaydeden bir sinema anlatıcısı var.
Kitap, adını Elbe Nehri’nin suları çekildiğinde ortaya çıkan tarihî “açlık taşlarından” birinin üzerindeki ürpertici cümleden alıyor: “Beni görürsen ağla.” Geçmişte kuraklığın, kıtlığın ve yaklaşan felaketin habercisi olan bu taş, Hazar’ın elinde çağımızın ahlakî kuraklığını anlatan güçlü bir metafora dönüşüyor. Çünkü kitap boyunca merhamet, adalet, dayanışma ve insanlık dipte saklanan acılar gibi görünür hâle gelmektedir. Nehir yatağında beliren taşlar geçmiş kıtlıkları haber verirken, Hazar’ın hikâyelerinde karşımıza çıkan insanlar da çağımızın vicdan kıtlığına şahitlik ediyor.
‘Beni Görürsen Ağla’, tür bakımından kolayca sınıflandırılabilecek bir eser değil. Kitapta hikâye, hatıra, röportaj, deneme, seyahat anlatısı, sinema yazısı ve toplumsal tanıklık iç içe geçiyor. Bazı metinler klasik hikâye örgüsüne yaklaşırken bazıları bir gazetecinin tuttuğu saha notlarını, bazıları ise sürgündeki bir yazarın iç konuşmalarını andırıyor. Bu geçirgen yapı, zaman zaman kitabın sınırlarını belirsizleştirse de esasen eserin karakterini oluşturuyor. Hazar, baştan sona kurmaca bir dünya inşa etmekten ziyade, gerçeğin içinde zaten var olan fakat çoğumuzun görmeden yanından geçtiği hikâyeleri görünür kılmaya çalışıyor.
Kitabın merkezi, Doğu Almanya’nın küçük ve sakin şehri Halberstadt’tır. Harz Dağları’nın eteklerindeki bu kadim şehir, tarih boyunca savaşlara, yıkımlara ve yeniden doğuşlara tanıklık etmiştir. Fakat Hazar’ın Halberstadt’ı asıl önemini turistik güzelliklerinden değil, “Faşizmin Kurbanları Caddesi” üzerindeki eski bir akıl hastanesinin göçmen yurduna dönüştürülmüş binasından alır. Mekânın adı bile kitabın büyük ironisini içinde taşır: Geçmişin faşizm kurbanlarını hatırlatan bir caddede, çağımızın savaşlardan, diktatörlüklerden, yoksulluktan ve siyasi zulümden kaçan insanları yaşamaktadır.
Bu bina, kitap boyunca adeta başlı başına bir karaktere dönüşmüş. Koridorları, ahşap merdivenleri, yemekhaneleri, kilitsiz odaları ve birbirinden farklı dillerde konuşan sakinleriyle bir çeşit modern Nuh’un gemisidir. Suriyeliler, Afganlar, Kürtler, Afrikalılar, Türkiye’den kaçmak zorunda kalan öğretmenler, iş insanları ve gazeteciler aynı çatı altında buluşuyor. Birbirlerinin dillerini bilmeyen bu insanlar, kayıp, korku ve gurbet üzerinden ortak bir dil kurarlar. Hazar’ın deyişiyle onları birleştiren esas kelime “kurban”dır. Kimlikleri, inançları ve coğrafyaları farklı olsa da yaraları birbirine benziyor.
Kitabın en çarpıcı metinlerinden “Santa Claus’u Beklerken”, Hazar’ın zıtlıklar üzerinden sahne kurma gücünü gösteriyor. Göçmen yurdundaki çocuklar, Noel Baba’nın gece bırakacağı hediyeler için ayakkabılarını kapılarının önüne dizerken, Suriyeli bir anne olan Leyla bileklerini keser. Çocukların sabah bulacakları hediyelerle, bir annenin Meriç’te kaybettiği bebeğinin hatırası aynı gecenin içine yerleştiriliyor. Leyla’nın küçük kızı Sama, sınır devriyesine yakalanmamak için botta bulunan iki adam tarafından suya bastırılarak susturulmuş, bu “sessizlik” bebeğin ölümüyle sonuçlanmıştır. Leyla’nın “Kendi evladını koruyamayacak kadar güçsüz olan bu kolları kesmeyip de ne yapacaktım?” cümlesi, kitabın en ağır sahnelerinden biri olarak hafızaya kazınıyor. Hikâyenin sonunda anlatıcı yurda döndüğünde ayakkabıların içeri alınmış olduğunu görüyor: Santa Claus gelmiştir. Hazar, burada açıklama yapmaz; iki görüntüyü yan yana bırakır. Sinemanın montaj mantığı tam da böyle işler.
“Portakal”da ise büyük trajedi, küçücük bir çocuk arzusuna sığdırılıyor. Savaşın içinden gelen Samira, hayatında hiç portakal yememiştir. Doktorun yazacağı ilaçlardan önce ondan bir portakal istemesi, yoksunluğun en saf ve en dokunaklı ifadesine dönüşüyor. Çocuğun daha sonra her zaman çantasında bir portakal taşıması ise hikâyeyi merhametin devredilebilirliği fikrine ulaştırmış: Belki başka bir çocuğun da hayalidir portakal. Hazar’ın anlatıcılığı en çok böyle anlarda güçleniyor; büyük siyasi cümlelerin yerini küçük bir nesneye bıraktığı, portakalın, bisikletin, flütün, yağmurluğun veya bir çift ayakkabının hikâyenin bütün yükünü taşıdığı anlarda…
“Rodrigo” da benzer biçimde bir melodiyi hafıza nesnesine dönüştürüyor. Baskı, hapis ve sürgün yüzünden evliliklerinin ilk yıllarını birlikte geçiremeyen Burak ile Selma, Meriç’i geçtikten sonra karanlıkta ve çamurun içinde kaybettikleri telefonlarını, Rodrigo’nun gitar konçertosunun sesi sayesinde buluyorlar. Yazar, bu manzarayı romantikleştirme riskini bilerek göze alıyor: Üstlerinde ay, arkalarında nehir, fonda Rodrigo… Burak’ın bunu bir ceza değil, nihayet baş başa kalabildikleri bir “ödül” gibi yorumlaması, insanın en ağır şartlarda bile güzellik üretme kudretini gösteriyor. Burada müzik iki insanın parçalanmış hayatlarını birbirine bağlayan görünmez bir bağ olarak karşımıza çıkıyor.
Hazar’ın sinema birikimi, kitaba sadece yapılan film göndermeleriyle girmiyor. Stefan Zweig’ın ‘Satranç’ı, Christopher Nolan’ın ‘Following’i, ‘Kim Korkar Virginia Woolf’tan?’ Kurosawa, Eisenstein ve ‘Sekizinci Gün’ gibi eserler anlatının içinde yer alıyor; fakat asıl sinematografik özellik, sahnelerin kuruluşunda. Kırmızı yağmurluklu görme engelli kızın gece yarısı bir tren istasyonunda belirmesi, Ronebeck’in trafiğin ortasına fırlayıp “Langsam!” diye haykırması, “Deli Gözlü Flanör” Anna’nın yazarın ensesine kahve boşaltması, Komiser Adem’in unuttuğu tabancayı kendisinin “terörist” diye aşağıladığı Hüseyin Öğretmen’in elinde görmesi, kolaylıkla birer kısa film sahnesine dönüşebilecek kadar görsel özellikler taşıyor.
Özellikle “Deli Gözlü Flanör”, kitabın diğer metinlerinden ayrılan, psikolojik derinliği daha belirgin bir anlatıdır. Halberstadt sokaklarında durmadan yürüyen Anna’nın kayıp sevgilisi Lukas’ı ve doğmamış bebeğini araması, gözlem ile gözetleme, hakikat ile kurgu, delilik ile hikâye anlatıcılığı arasındaki sınırları bulanıklaştırıyor. Anna’nın hamile olmadığının anlaşılmasıyla okur da anlatıcıyla birlikte kendi kurduğu hikâyenin tuzağına düşüyor. Lukas’ın gerçekten var olup olmadığını hiçbir zaman öğrenemeyiz. Belki Anna, yaşayabilmek için bir çocuk ve bir sevgili icat etmiştir; belki de yazar, onu anlamlandırabilmek için başka bir Anna yaratmıştır. Kitapta edebî imkânların en fazla açıldığı metinlerden biri budur.
“Birol ve Rabenau” ise aynı dili konuşamayan iki kanser hastasının gönül diliyle kurduğu dostluğu anlatır. İkisi de ölümün eşiğindeyken birbirini sormaktadır. “Kilian’ın Motosikletleri”nde kanser hastası küçük bir çocuğu mutlu etmek için binlerce motosikletlinin evinin önünden geçmesi, ardından genç motosikletçi Mathias’ın ölümü ve ailesinin kanserli çocuklar için başlattığı yardım kampanyası anlatılır. Bu metinlerde ölüm, yalnızca bir son değil, yaşayanlara bırakılmış ahlakî bir ödevdir. İnsan, başkasının acısını ortadan kaldıramasa bile ona eşlik edebilir; Hazar’ın dünyasında insanlığın asgari şartı budur.
Kitabın en büyük ve en sürekli imgesi kuşkusuz nehirdir. Elbe kitabın adını verir; Meriç ise kitabın vicdanıdır. Meriç bazen sınır, bazen mezar, bazen kurtuluş yolu, bazen de hayatları ikiye bölen karanlık bir eşiktir. “Nehirdeki Ada”, “Umudun Kanatları” ve “Meriç’in Şahitleri”nde nehir, Türkiye’de baskı altında kalan insanların hayatla ölüm, esaretle özgürlük arasında geçmek zorunda oldukları bir berzah hâline gelir.
“Umudun Kanatları”: özgürlüğe yürüyen bir çocuk
Kitabın en etkileyici metinlerinden biri olan “Umudun Kanatları”, serebral palsiyle yaşayan Zeynep Vildan’ın hikâyesini anlatıyor. Serebral palsi, gelişme çağındaki beynin uğradığı bir hasar nedeniyle kişinin hareketlerini kontrol etmekte güçlük çekmesine yol açan nörolojik bir durumdur. Küçük yaşlarından itibaren özel ayak destekleri ve tekerlekli sandalye kullanmak zorunda kalan Zeynep Vildan’ın hayatına daha sonra epilepsi nöbetleri de eklenir. Fakat ailesinin karşı karşıya kaldığı zorluklar yalnızca kızlarının sağlık sorunlarından ibaret değildir. Türkiye’de giderek ağırlaşan siyasi baskılar, öğretmen olan anne ve babayı iki çocuklarıyla birlikte ülkelerinden ayrılmaya mecbur bırakır.
Hikâyenin en çarpıcı anı, ailenin Meriç Nehri’ni geçmek üzere çıktığı yolculukta yaşanır. Güzergâhın şartları nedeniyle Zeynep Vildan’ın tekerlekli sandalyesini nehir kıyısında bırakmak zorunda kalırlar. Normal şartlarda birkaç adım atabilmek için bile özel desteğe ihtiyaç duyan küçük kız, karanlığın, korkunun ve yakalanma tehlikesinin içinde tam on iki kilometre yürür. Bu yürüyüş yalnızca bedensel bir sınırın aşılması değildir; çocuğun ve ailesinin esaretten özgürlüğe, korkudan umuda doğru attığı ortak adımdır. Zeynep Vildan’ın sandalyesinin Meriç kıyısında kalması da böylece güçlü bir sembole dönüşür: Geride bırakılan yalnızca bir araç değil, baskı altında geçen eski hayatın bütün ağırlığıdır.
Hazar bu hikâyede özgürlüğü yürümekte zorlanan küçük bir çocuğun adımlarıyla anlatır. Zeynep Vildan’ın “Ben Meriç’i geçtim, karanlıkta on iki kilometre yürüdüm. Bu ameliyat onun yanında nedir ki?” sözü, onun daha sonraki tedavi sürecinde gösterdiği direncin kaynağını da ortaya koyar. Meriç’i geçmek, Zeynep Vildan’ın bundan sonra karşılaşacağı zorluklara vereceği cevabın ölçüsüdür. Nehir, küçük kızın hafızasında korkunun olduğu kadar kendi gücünü keşfettiği anın da adı hâline gelir.
Hikâyenin en güzel cümlelerinden biri olan “Vatan bazen bırakıp gittiğin toprak değil, götüremediğin anılardır.” ifadesi kitaptaki bütün muhacirlerin yaşadığı kaybı özetler. Hazar burada vatanı geride kalan evlere, yarım bırakılan hayatlara, vedalaşılamayan insanlara ve bir bavula sığdırılması mümkün olmayan hatıralara dönüştürür. İnsan ülkesinden ayrılırken bazı eşyalarını beraberinde götürebilir; fakat çocukluğunun geçtiği sokağı, annesinin sesini, dostlarıyla paylaştığı günleri ve kendisini evinde hissettiren zamanı yanında taşıyamaz. Sürgünün en ağır tarafı, belki de gidilen yerden çok götürülemeyen şeylerde saklıdır.
Zeynep Vildan, Belçika’da tedavi imkânına kavuşur; nöbetleri azalır, fizik tedaviye başlar ve yeniden yürüme ihtimali belirir. Okulunda kendisine acımayla değil anlayışla yaklaşılması, engelli rampalarının ve asansörlerin varlığı gibi ilk bakışta küçük görünen ayrıntılar, medeniyetin aslında nerede başladığını gösterir. Medeniyet, yürümekte zorlanan bir çocuğun önüne merdiven yerine rampa koyabilmekte görünür.
Bir akşam balkonda otururlarken, Fatma ablasına sorar: “Özlüyor musun Türkiye’yi?” “Evet.” dedi Zeynep Vildan. “Ama artık biliyorum ki vatan, sadece bir toprak parçası değil. Vatan, insanın kendini güvende hissettiği, hayallerini gerçekleştirebildiği her yerdir.”
Böylece vatan, önce kaybedilmiş bir hatıralar yurdu, ardından güven içinde yeniden hayat kurulabilen bir imkânlar yurdu olarak belirir: Türkiye onun geçmişinin ve özlemlerinin, Belçika ise güvenliğinin ve hayallerinin vatanıdır. Hazar, bu iki tanım arasındaki geçişle sürgünün ruhundaki büyük dönüşümü yakalar; insanın vatanı başlangıçta geride bırakamadığı şeylerden oluşurken, zamanla önünde kurabildiği hayata dönüşür.
Hikâyenin sonunda Zeynep Vildan’ın yaşadıkları kişisel bir kurtuluş öyküsü olmaktan çıkarak başkalarına aktarılan bir umuda dönüşür. Genç sanatçıların onu ziyaret edip “Umudun Kanatları” adlı bir şarkı söylemeleri, hikâyenin temel fikrini tamamlar: Acı anlatıldığında tanıklığa, paylaşıldığında dayanışmaya, sanatın içinden geçtiğinde ise umuda dönüşebilir. Nitekim Zeynep Vildan’ın “Asıl yürüyüş kalplerde başlıyor.” sözü, onun fiziksel yolculuğunun ötesindeki anlamı açığa çıkarır.
Bu bakımdan Zeynep Vildan’ın hikâyesi, ‘Beni Görürsen Ağla’nın küçük bir özeti gibidir. Hazar’ın kahramanları güçlü oldukları için yola çıkmazlar; yola çıktıkları, birbirlerine tutundukları ve geride kalan acılara rağmen yürümeye devam ettikleri için güçlenirler. Zeynep Vildan’ın Meriç kıyısında bıraktığı tekerlekli sandalye ise kitabın en unutulmaz görüntülerinden biri olarak kalır: Karanlığın içinde, özgürlüğe doğru yürümeyi seçen küçük bir çocuğun geride bıraktığı sessiz fakat son derece güçlü bir tanık.
‘Beni Görürsen Ağla’ üzerinde düşünülmeyi ve daha geniş kitlelere ulaştırılmayı hak eden bir eser. Kitabı bitirdiğinizde, Mahmut Nedim Hazar’ın kamerasıyla da anlatması gereken çok sayıda hikâye biriktirdiğini hissediyorsunuz. Çünkü bu metinlerin önemli bir bölümü daha şimdiden sinematografik bir yapıya sahip: Meriç kıyısında bırakılan tekerlekli sandalye, karanlıkta çamura gömülen telefondan yükselen Rodrigo’nun gitar konçertosu, Noel Baba’yı bekleyen çocukların kapı önündeki ayakkabıları, reçeteye bir portakal yazılmasını isteyen Samira ve trafiğin ortasında “Langsam!” diye haykıran Ronebeck, güçlü birer sinema sahnesi gibi hafızaya yerleşiyor.
Sinema bilgisine ve görsel anlatı yeteneğine yakından şahit olduğum Hazar’ın, bu hikâyelerden hareketle bir film, belgesel ya da birbirine bağlanan kısa filmlerden oluşan bir yapım ortaya koyması mümkün ve aynı zamanda gereklidir. Bunun için Hazar’ın yönetmen kimliğiyle de desteklenmesi, yapımcıların bu malzemeye kayıtsız kalmaması gerekiyor. Çünkü ‘Beni Görürsen Ağla’daki hikâyeler, kişisel acıların ötesinde çağımızın göç, sürgün, zulüm ve dayanışma hafızasını taşıyor; sinemaya aktarıldıklarında ise farklı dillerden ve coğrafyalardan çok daha geniş bir insanlık vicdanına ulaşabilecek güçlü bir görsel esere dönüşme potansiyeli barındırıyor.
Bu harikulade eseri elbette hararetle tavsiye ediyorum.
Kitaba ulaşma linki: https://kitapdunyasi.eu/products/beni%CC%87-gorursen-agla?_pos=1&_sid=7da7c38ba&_ss=r
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***




































