YORUM | ADEM YAVUZ ARSLAN
Türkiye’de iktidarların medya ile kurduğu ilişki hiçbir zaman tamamen temiz olmadı.
Ancak Recep Tayyip Erdoğan döneminde ortaya çıkan yapı, klasik “yandaş medya” tarifini aşan bambaşka bir modele dönüştü. Bu düzende medya sadece propaganda aracı değil; operasyon merkezi, linç mekanizması, korkutma aygıtı ve gerektiğinde mafyatik ilişkilerin parçası olarak kullanıldı.
Bugün Rasim Ozan Kütahyalı etrafında yaşanan tartışma da tam olarak bu sistemin küçük bir özeti.
Suç örgütü lideri Sedat Peker bir videosunda “Yeni nesil bilmez” diyerek anlatmıştı. Gerçekten de eski Türkiye’nin siyaset kültürünü anlamadan bugünkü medya rejimini çözmek zor. Merhum Süleyman Demirel’in meşhur bir hikâyesi vardır. Kendisine ağır hakaretler eden, sürekli saldıran bir siyasetçiyi günün birinde partisine transfer edince, çevresi şaşırır. Demirel ise pragmatik devlet aklını özetleyen şu cümleyi kurar:
“Komşunun köpeği bizim eve doğru havlıyordu. O köpeğe yemek verip kendi bahçemize bağlayınca, bu sefer karşı eve havlamaya başladı.”
Aradan yıllar geçti. Aktörler değişti, partiler değişti ama yöntem değişmedi. Sadece daha sert, daha organize ve daha kirli hale geldi.
“Bize Ahlaklı adam lazım değil!”
Bugün Gazetesi’nin Ankara Temsilcisi olduğum dönemde buna bizzat şahit oldum. Ankara kulislerinde dolaşırken, Erdoğan’ın birinci halkasındaki etkili isimlerden biriyle sohbet ediyorduk. Konu yeni şekillenen “havuz medyası”na geldi. O günlerde iktidarı yıllarca eleştiren bazı medya figürleri birer birer Saray’a yanaşıyordu. Ben de şaşkınlıkla “Bu kadar problemli isimleri neden transfer ediyorsunuz?” diye sormuştum.
Muhatabım purosundan derin bir nefes çekip şu cevabı verdi: “Bize sağa sola saldıracak, operasyon yapacak adamlar lazım. Etik kaygısı olanlarla bu işler olmaz.”
O gün bu cümlenin ağırlığını tam kavrayamamıştım. Ama sonraki yıllarda yaşananlar, aslında Erdoğan rejiminin medya mimarisinin birkaç cümlede özetlendiğini gösterdi.
Çünkü Saray’ın istediği gazeteci tipi araştıran, sorgulayan ya da etik ilkelere bağlı kalan kişiler değildi. Tam tersine; gerektiğinde iftira atacak, hedef gösterecek, itibar suikastı yapacak, dosya taşıyacak, psikolojik harp unsuru gibi çalışacak figürlerdi. Bunun için de belli karakter özelliklerine sahip insanlar tercih edildi: saldırgan, kontrol edilebilir, para ve güç ilişkilerine açık, gerektiğinde inkâr edebilecek kişiler.
Rasim Ozanlar bitmez!
Rasim Ozan Kütahyalı işte bu sistemin prototiplerinden biriydi. Ama asla tek başına değildi. Onunla birlikte çok sayıda isim “sefer görev emri” ile yeni rejimin medya ordusuna katıldı. Yüksek maaşlar, lüks araçlar, ihale bağlantıları, ayrıcalıklı ilişkiler ve görünmez koruma kalkanlarıyla desteklendiler.
Bu yapı zamanla sadece propaganda üretmedi; doğrudan operasyon yaptı. İnsanlar televizyon ekranlarında ya da sosyal medyada hedef gösterildi. İş insanları çökme operasyonlarına maruz kaldı. Savcılar ve polisler üzerinden dosyalar üretildi. Medya üzerinden yürütülen linç kampanyalarıyla mahkemelere yön verildi. “FETÖ” kavramının nasıl bir endüstriye dönüştürüldüğünü bugün artık bizzat aktörleri anlatıyor.
Nitekim Rasim Ozan bir programda açık açık şunu söyledi: “FETÖ kavramını biz ürettik. Ben o ekibin içindeydim.”
Bu cümle tek başına bile Türkiye’de medyanın nasıl siyasallaştığını değil, doğrudan bir tasfiye aparatına dönüştürüldüğünü göstermeye yeter.
Çökme Çetesi’nin merkezine yerleştiler
Özellikle “FETÖ borsası” olarak anılan düzende medya ayağı kritik rol oynadı. Bir iş insanı ya da bürokrat önce medya üzerinden kriminalize ediliyor, ardından yargı ve emniyet devreye sokuluyor. Sonra pazarlık başlıyordu. Kimileri servetini kaybetti, kimileri özgürlüğünü, kimileri ise ülkesini.
Bu sistemde sadece ekran önündeki isimler yoktu. Arka planda organize edilen çok daha büyük bir mekanizma vardı. Dönemin MİT müsteşarı Hakan Fidan döneminde belirginleşen güvenlik-medya koordinasyonu, Sabah Gazetesi CEO’su Serhat Albayrak eksenindeki medya yapılanmasıyla birleşince ortaya yarı istihbarat, yarı propaganda aygıtı çıktı.
En önemlisi, bu yapı için ahlak hiçbir zaman belirleyici olmadı.Uyuşturucu iddiaları mı? Gayriahlaki ilişkiler mi? Mafya bağlantıları mı?
Kara para söylentileri mi? Erdoğan rejimi için bunların hiçbiri tek başına ‘sorun’ değildi.
Sistemin kırmızı çizgisi başka yerdeydi: sadakat.
Erdoğan rejiminde işlediğiniz suçtan çok, kime sadık kaldığınız önemlidir. Eğer yönünüz Saray’a dönükse korunursunuz. Ama Erdoğan sonrası döneme yatırım yapmaya başlarsanız ya da başka güç odaklarıyla ilişkilendirilmeye başlarsanız, bir anda tasfiye edilirsiniz.
Mehmet Akif Ersoy örneğinde yaşanan tartışmalar da, bugün Rasim Ozan etrafında kopan fırtına da biraz bununla ilgili. Rejim kendi içinde sürekli güç dengesi üretiyor ve gerektiğinde kendi aparatlarını harcamaktan çekinmiyor.
Düşene tekme yarışı
Bugün Adalet Bakanı Akın Gürlek gibi isimlerin parlatılması da aynı stratejinin parçası. Erdoğan’ın siyasi geleceği için kim işlevselse o öne çıkarılıyor; kim yük haline geldiyse tasfiye ediliyor.
Bu yüzden mesele Rasim Ozan’ın kişiliği değil. Açıkçası onun karakteri üzerine uzun uzun konuşmaya değmez. Asıl mesele onun nasıl mümkün hâle geldiğidir. Çünkü Rasim Ozan bir arıza değil. Bir istisna değil. Bir kaza değil. O, Erdoğan rejiminin medya düzeninin doğal ürünlerinden biri.
Belki de en çarpıcı olan şu: Sistem çökmeye başladığında herkes birbirini yemeye başlıyor. Dün aynı masada oturanlar bugün birbirini ihbar ediyor. Dün beraber operasyon yapanlar bugün sosyal medyada birbirini linç ediyor.
Bu da otoriter düzenlerin değişmeyen kaderi.
Güç dağılmaya başladığında sadakat yerini paniğe bırakır. O gün geldiğinde Türkiye sadece büyük bir siyasi enkazla değil, yıllardır biriktirilmiş devasa bir ahlaki çürümenin dökümüyle de yüzleşecek.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































