- Merkezileşme, anlatıldığı gibi ilerleme, çağdaşlaşma değil; aksine çürüme, çürütme ve gericileşmeyi yaratır. Söylenenin aksine hiçbir imparatorluk, hiçbir merkezi devlet rejimi topluma özgürlük vermemiştir
- Ulaşmak istediğimiz sonuç şudur: İlk çağlardan itibaren gelişmeye temel teşkil eden toplumsallıklarla, bu toplumsallıkları bastıran merkeziyetçilikler arasındaki çelişki, temel ve kadim çelişkidir
- Merkezileşme ile gelişme arasında pozitif değil, negatif bir bağ vardır. Bir yerde ne kadar merkezileşme varsa o kadar gerileme vardır. Tersine özgür-özerk toplumun olduğu yerde gelişme, özgürleşme ve aydınlanma vardır
Hüseyin Ali
Yerel demokrasi, Türkiye ve Kürdistan’da en fazla tartışılan konulardan biri olmaktadır. Bu konuda çeşitli konferanslar ve toplantılar yapılmaktadır. Kuşkusuz yerel demokrasi ve yerel yönetimler önemlidir. Yerel demokrasi ve yerel yönetim demokrasinin olmazsa olmaz bir parçasıdır. Sadece yerelin belli bir yönetim hakkı kazanmasıyla ilgili bir konu değildir. Demokrasiyle ve özgürlükle bağının tarihsel ve güncel olarak ortaya konulması önemlidir. Bu açıdan Rêber Apo’nun daha önceki dönemlerde ve son yıldaki çeşitli görüşmelerde bu konuda oldukça çarpıcı biçimde ortaya koydukları bulunmaktadır. Bunların bilinmesinin yerel yönetimlerin ve doğrudan demokrasinin doğru anlaşılmasını sağlayacağından bu yazımızda bu konuyla ilgili değerlendirmelerine yer vermeyi önemli gördük.
“Demokratik Modernite” kavramı bu çözümsüzlüğün içinde bir çözüm olarak gündemleştirilmiştir. Bunun tarihi köklerine ve yaşanan pratiklere bolca değinmemizin nedeni, gerçek bir çözümden yana olduğumuzun bilinmesi ve söylemek istediklerimizin doğru anlaşılması içindir. Tarihte yaşanan örnekler bize bunun çözümleyici bir sistematik olduğunu göstermektedir.
Devlet ve merkezileşme
Çıkış noktamız şudur: Devlet erkindeki yaygın kanaate göre, devletin gücü ne kadar merkezileşirse o oranda da düzen kurulabilir ve sorunlar çözülebilir. Bu konuda tarihteki ilk örnek Akad kralı Sargon’dur. Tüm şehir devletlerini bir imparatorluk altında toplayarak kendi hakimiyeti altına aldı. Böylece şehirlerin özerkliğini yok etti, komünleri dağıttı ve tek tip bir siyasal sistem yarattı. Robespierre, Fransız Devrimi’ni yapan tüm güçlerin iradelerini kırarak, devrimin komünal ve özgürlükçü yanlarını budayıp tek tip bir diktatörlük yaratarak düzeni sağlayacağını düşündü.
Ulus-devletin bu merkezileşme hastalığı iki büyük dünya savaşına yol açtı. Günümüzde aynı hastalıktan dolayı oluşturulan güç tekeli nedeniyle dünyanın her bir köşesindeki tüm topluluklar aynılaştırılmakta, denetim mekanizmalarıyla sıkıştırılmakta ve adeta nefes alamaz hale getirilmektedir.
Sargon’un, Robespierre’in veya bir başka merkezileştirme heveslisinin çözümsüzlüğü derinleştirmekten ve yeni sorunlar yaratmaktan başka bir katkıları olmamıştır. Aksine, insanlığı kurtaracak ilkeleri belirleyen yine komünal-kabilesel direnişler, felsefi arayış sahipleri, dini, mezhebi arayışlar ve bilimsel arayış sahipleri olmuştur.
Komünalite geleneği
Demokratik modernite çözümü günümüze özgü bir kavramlaştırma değildir; merkeziyetçi uygarlığa karşı tarihin her döneminde kabileler, özgür komünal topluluklar, dini gruplar, felsefi gruplar veya siyasal gruplar biçiminde karşımıza çıkan direniş geleneğinin günümüze uyarlanması olarak düşünülmelidir. Daha anlamlı bir ifadeyle merkezi olmayan, demokratik öz-yönetime, yerel demokrasiye dayanan tüm insanlık pratiğinin güncelleştirilmesidir.
Bu geleneğin temelleri de bölgemizde atılmıştır. Akad, Babil, Asur ve devamında Pers devletleri şahsında somutlaşan merkezileşmeye karşı kent komünlerinde ısrar, kabile özgürlüğünde ısrar bu geleneğin binlerce yıllık bir geçmişinin olduğunu kanıtlamaktadır.
Bir yerde ne kadar merkezileşme oluşursa, o oranda tutuculaşma, gelişmeye karşı katı duruş ve giderek faşizm gelişir. Merkezileşme, anlatıldığı gibi ilerleme, çağdaşlaşma değil; aksine çürüme, çürütme ve gericileşmeyi yaratır. Söylenenin aksine hiçbir imparatorluk, hiçbir merkezi devlet rejimi topluma özgürlük vermemiştir. Her yerde ve her zaman özgürlük merkezileşmenin zayıf olduğu; birliğin esas olarak toplumsal ilişkilerde arandığı ve yerel demokrasinin olduğu durumlarda yaşanmıştır.
Merkezi iktidar yapılarının inşa edildiği ana mekanlar olan Ur, Uruk, Kiş, Lagaş, Babil, Ninova, Memphis gibi görkemli kentlerden geriye hiçbir şey kalmamışken, kabile-aşiret yaratımları toplumu beslemeye, ona aidiyet kazandırmaya devam etmektedirler.
Zigguratların yükü
Devlet yaratımı zigguratların, piramitlerin inşası bile toplumun sırtında bir yük haline getirilmiştir. Yüzbinlerce insanın ölümü, özgür toplulukların geçim kaynaklarına el konulması, ganimet için yapılan sayısız savaşlar pahasına inşa edilen o görkemli yapıların insanlığa ne gibi bir katkısı olmuştur? Bunu nasıl uygarlık olarak adlandırabiliriz?
İktidarın merkezileştirilmesinin en eski örneğini Göbeklitepe’de görürüz. Bilinen en eski örnek olarak Göbeklitepe, Karahantepe gibi yapılarda toplumun köleleştirilmesinin klan yapılarının ve kadının köleleştirilmesiyle başladığı görülmektedir. Bunun yapılabilmesi için gücün merkezileştirilmesi gerekir. Bütün bu yapıların inşa edilmesindeki amaç, kastik tanrı-kralların yüceltilmesidir. Yaşarken kendi güçlerini abideleştiren tanrı-krallar ölürken de mahiyetleriyle birlikte gömülerek insanlığa kötülüğe devam ederler. Bunlara ilk çağların faşizmi demek yanlış değildir.
Gücün merkezileşmesi toplumsal özgürlüğü, aydınlanmayı ve benzerlerini engelleyen en büyük faktördür. Bu gerçeklik iyi anlaşılmadan, ilkesel olarak buna karşı çıkmanın neden bu kadar önemli olduğu da anlaşılamaz. Tarihte iki alanda, merkezi iktidar yapılarına karşı direnen ve özgür yaşamını korumaya çalışan kabile-aşiret yapıları söz konusudur.
Birinci alan; bugünkü Arabistan yarımadasıdır. Burada yaşayan Amorit kabileler özgürlüklerine düşkündürler. Yaşadıkları alanda gücün merkezileşmesine veya merkezi bir gücün gelip tutunmasına izin vermezler. Arap dili ve kültürü de bu yapıların eseridir. Son olarak İslam devriminde temel rol oynayan da bu yapılardır. İslam, bir tarafta Bizans, diğer tarafta Sasani imparatorluklarının baskı ve köleleştirme saldırılarına karşı Bedevi kabile ve aşiretlerin ümmet haline gelerek karşı çıkmasıyla doğmuştur. Böylece bugünkü Arap toplumunun da temelini oluşturmuşlardır.
Zagros-Toros havzası
İkinci alan; Zagros-Toros havzasıdır. Burada Kurtiler olarak tanımlanan kabile ve aşiretler de benzer bir rol oynarlar. Aryen uygarlığı olarak da bilinen bu uygarlık yaklaşık beş bin yıldır merkezileşmeyi dayatan güçlere karşı sürekli bir savaşım içinde olmuştur. Bütün saldırılara rağmen köklü bir kültür grubu olarak direnç içinde yaşayarak varlığını bugüne taşımıştır.
Bu kültürel yaratımların bugünkü dünyaya neler kattığını da iyi görmek gerekir. 20. yüzyılda kimi faşist odaklar Aryen kültürünün yaratımlarını istismar etmeye kalkıştılar. Ancak bu Aryen kültürünün önemini azaltmaz. Özü itibariyle Aryen kültürü binlerce yıldan beridir insanlık kültürüne büyük katkılar sağlamış ve geliştirmiştir. Aryen kültürü bağrında Zerdüştilik gibi bir inanç-felsefeyi doğurdu. Devlet dini haline getirilmeden önce Zerdüştilik özgürlüğün, felsefenin ve bilimin başlangıcındaki kültürel birikimi içerir.
Ulaşmak istediğimiz sonuç şudur: İlk çağlardan itibaren gelişmeye temel teşkil eden toplumsallıklarla, bu toplumsallıkları bastıran merkeziyetçilikler arasındaki çelişki, temel ve kadim çelişkidir.
Grek-Roma uygarlığı
Grek-Roma uygarlığındaki felsefe, hukuk, siyasal rejim, ekonomi, toplum ve daha birçok alandaki ilerleme, daha onlardan önceki uygarlıklarda gelişmişti. Ne zaman ki merkezileşme gelişir, sözü edilen alanların hepsinde ya tekrar ya da gerileme yaşanır. Grekler Batı Anadolu’da ve Ege kıyılarındaki yüzlerce özerk veya bağımsız kent kültürünün üzerinden yükselir. Özerk kentlerin kaynağı da Anadolu ve Mezopotamya’daki köy ve kent kültürüdür. Grekler kentleri birleştirerek merkezi bir krallığa dönüşmelerinden hemen sonra, istilaya, talana ve gaspa başlarlar. İskender’in bilinen dünyayı Helenleştirme amacı, sayısız merkezi devletin temel düşüdür. Greklerin başaramadığını Roma başarır. Muazzam büyüklükteki Roma imparatorluğu dünyayı yutan bir canavara dönüşür. Neron, Sezar ve Augustus gibi sembol isimler bu canavarlaşmanın somut örnekleridirler. Egemen aristokratik kesimin böylesine bir güce ulaşması, insanlık açısından oldukça ağır sonuçlara yol açmıştır. Güç biriktikçe, kümülatif olarak baskı ve zorbalık da artmaktadır. Asur’un, Babil’in yıkıcılığı, Roma’nın yıkıcılığı karşısında cılız bir deneme gibidir. Roma’da gücün bu denli merkezileşmesi karşısında özgürlüğü için direnen kentler, köyler, özgür topluluklar, inanç grupları olmuştur. Bu muazzam yıkım makinesine karşı yapabildikleri oranda varlıklarını korumaya çalışmışlardır.
Merkezileşme gerilemedir
Merkezileşme ile gelişme arasında pozitif değil, negatif bir bağ vardır. Bir yerde ne kadar merkezileşme varsa o kadar gerileme vardır. Tersine özgür-özerk toplumun olduğu yerde gelişme, özgürleşme ve aydınlanma vardır. Örneğin Batı Avrupa aydınlanmasının temelinde Avrupa’daki kent komünleri ve özgür topluluklar vardır. Rönesans, henüz merkezi devletin oluşmadığı koşulların İtalya’sında gelişir. İmparatorluklar rönesansı, reformasyonu üretecek potansiyele sahip değildir. Onlar ancak yaratılan değerleri gasp etme peşindedirler.
Atlas kıyılarındaki kentlerde bilim, sanat ve felsefenin geliştiği dönem olan 17. yüzyılda, söz konusu bölgede bir imparatorluk yoktur. İspanya imparatorluğu ise bu özgür kent devletlerine karşı savaş halindedir. Buradaki felsefi ve sanatsal gelişimler özgür koşulların ürünüdür. Spinoza, Rembrand gibi kişilikler esasta Hollanda devriminin çocuğudurlar.
Avrupa’daki bilim, sanat, felsefe sıçramasının özgür kent koşullarıyla bağlantısı gözardı edilemez. Ulus-devlet gelişip de devlet merkezileşmeye başlayınca bu alanları tekeline alır, yaratıcılığı öldürür ve böylece gerilemeye yol açar. Günümüze kadar gelindiğinde, kültür endüstrisi hamlesiyle, kapitalist modernite tüm bu alanları birer kâr kaynağına dönüştürür ve özgür yaşamın sonunu getirir. Artık Avrupa’da soykırımla sonuçlanacak bir ulus-devlet pratiği başlamıştır. Bu örnekleri, ulus-devletin merkezileştirilmesinin giderek faşizme kadar ilerlediğini göstermek için dile getirdik. Reel-sosyalist kamp da aynı yanlışı arttırarak uygulamıştır. Uygarlık merkezi baskı, kırım ve yok etme dışında bir şey üretecek özellikte değildir. Merkezileşmenin topluma ve toplumsal özgürlüğe bir katkısı olmamıştır. Dolayısıyla bir ulus-devlet ve ulus-devlet merkezileşmesi tercihlerimiz arasında değildir.
Tarihsel nedenler
Merkezi ulus-devlet çözümünden uzak durmamızın tarihsel nedenleri vardır. Tarihte yerel veya özerk yapıların yaratıcı ve çözümleyici güçleri daha fazla olmuştur. Komünler, kabile-aşiretler, dinler, mezhepler yukarıda anlattığımız baskı makinesinin karşısında tarih boyunca izledikleri direniş çizgisine, savundukları komünal toplum değerlerine ve var olan dirençlerine rağmen, söz konusu toplulukların istenildiği ölçüde başarılı olamadıkları ortadadır. Başarılı olmamalarının bir nedeni, merkeziyetçi imparatorluk ve devletlerin amansız bastırma savaşlarından kendilerini kurtaramamalarıdır. Merkezi devletçi eğilimden daha geri ya da çözümsüz olduklarından değildir. Despotik rejimler her zaman baskın çıkmış; kabile-aşiret ve inanç grupları her zaman savunmaya çekilmiştir. Bu da onları sürgit bir savunma psikolojisi içinde tutarak, sağlıklı gelişmelerini engellemiştir.
YARIN: Süreç neden hukuk istiyor?
PKK sonrası ne olacak?
Kürdün hakkı ne olacak?
(Demokratik Modernite’nin 55. Sayısı olan “Yerel yönetimler ve komün” den alınmıştır)
Kaynak: Yeni Yaşam Gazetesi
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***




![Tr724 [Haber Merkezi]](https://serbestgorus.com/wp-content/uploads/2026/05/Ebola-uyarisi-Bolgesel-yayilma-riski-cok-buyuk-360x180.jpg)
































