NATO liderleri 7-8 Temmuz’da Ankara’da toplanacak; ama asıl gündem masaya yatırılacak mı? Yetmiş yıl önce NATO üyeliği Türkiye’nin demokratik dönüşümünü hızlandıran bir çıpa olmuştu; AB süreci de öyle. Bugün her iki çıpa da büyük ölçüde işlevsiz. Gazeteciler ve siyasetçiler cezaevlerinde, AİHM kararları uygulanmıyor, yargı bağımsızlığı kayboluyor. NATO kendi kuruluş ilkelerini ne kadar hatırlıyor? Demokratik değerler zirve salonunda gerçekten masada olacak mı?
İDRİS GÜRSOY | YORUM
1945’in sonbaharında İsmet İnönü bir tercih yapmak zorundaydı. İkinci Dünya Savaşı bitmişti. Dünya ikiye ayrılıyordu. Doğuda Stalin’in Sovyetler Birliği genişliyor, Türkiye’nin kuzeyinden ve doğusundan baskı artıyordu. Batıda ise yeni bir düzen kuruluyordu. İnönü Batı’yı seçti.
Bu yalnızca bir dış politika tercihi değildi. Aynı zamanda bir iç politika tercihiydi. Batı ittifakına dahil olmak için tek parti sisteminin sürdürülmesi mümkün değildi. 1946’da çok partili sisteme geçildi. 1950’de ilk serbest seçim yapıldı. Ve o seçimde iktidar el değiştirdi.
Sandıkta iktidar değişimi
14 Mayıs 1950 seçimleri Türkiye siyasi tarihinin dönüm noktalarından biriydi. Seçimlerin ardından Celal Bayar cumhurbaşkanı, Adnan Menderes başbakan oldu. Bu, Türkiye tarihinde ilk kez iktidarın sandıkta el değiştirmesiydi. Küçük bir ayrıntı gibi görünebilir. Ama demokrasi tarihinde sandıkta iktidar değişimi; barışçıl, kurumsal ve kabul edilmiş bir geçiş her şeyden önce gelir.
Menderes’in Demokrat Partisi hızla adımlar attı. 1950’de Kore Savaşı patlak verdiğinde Türkiye 4 bin 500 asker gönderdi. Bu hem sembolik hem stratejik bir hamleydi: Türkiye Batı’nın yanında savaşıyordu.
Karşılığı geldi. 1952’de Türkiye NATO’ya üye oldu. Dış ittifak iç demokratikleşmeyi hızlandırmıştı. Baskı dışarıdan geliyordu ama dönüşüm içeride yaşanıyordu.
Özal: Batı ile stratejik ortaklık
1980 darbesinin ardından Türkiye yeniden bir dönüm noktasına geldi. Turgut Özal bu noktada belirleyici bir rol oynadı. Özal için Batı entegrasyonu salt bir dış politika meselesi değildi; ekonomik ve siyasi bir modernleşme projesiydi. Serbest piyasa, dışa açılma, özel girişim, uluslararası sermaye… Türkiye dünyayla bütünleşecekti.
ABD ile stratejik ortaklık bu dönemde derinleşti. Soğuk Savaş’ın kritik bir üyesi olarak Türkiye, Batı’nın hem askeri hem ekonomik desteğini aldı. Karşılığında demokratik standartlara yaklaşma beklentisi vardı. Bu beklenti her zaman karşılanmasa da bir çıpa işlevi görüyordu.
Özal döneminde Türkiye dışa açıldı. Ve dışa açılmak, kapalı bir sistemin sürdürülmesini zorlaştırdı.
AB çıpası ve paradoks
1999’da Helsinki Zirvesi’nde Türkiye’ye Avrupa Birliği adaylığı verildi. 2005’te müzakereler başladı. Sonraki yıllarda Türkiye, yakın tarihinin en kapsamlı reform dalgalarından birini yaşadı. Ölüm cezası kaldırıldı. İşkenceyle mücadele yasaları güçlendirildi. Azınlık hakları genişletildi. Yargı bağımsızlığına ilişkin düzenlemeler yapıldı. İfade özgürlüğü alanı görece genişledi.
Ve bu reformları yapan parti, İslamcı kökenli AKP’ydi. Dış çıpa işliyordu. Avrupa Birliği üyeliği umudu, iç dönüşümün motoru olmuştu.
Kopuş başlıyor
2013’ten sonra bir şeyler kırıldı. Gezi protestoları, iktidarın kitlesel muhalefete nasıl baktığını gösterdi. 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları derin bir yargı krizine dönüştü. 2016’daki darbe girişiminin ardından ilan edilen olağanüstü hal ise geçici bir tedbir olmaktan çıkıp kalıcı bir yönetim pratiğine dönüştü.
Avrupa Birliği müzakereleri fiilen dondu. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları uygulanmaz hale geldi. Rusya’dan S-400 füze sistemi alındı. NATO müttefikleriyle ciddi krizler yaşandı. Erdoğan yönetimi Moskova ve Pekin ile ilişkilerini yalnızca diplomatik düzeyde değil, yönetim anlayışı bakımından da derinleştirdi.
NATO üyeliği kâğıt üzerinde sürüyor. Ancak artık demokratikleştirici bir işlev gördüğünü söylemek zor. Batı ittifakı Türkiye’yi kaybetmemek adına sessiz kalıyor. Ankara ise bu sessizliği kullanıyor.
İki çıpa; NATO üyeliği ve AB süreci
Türkiye’yi son yetmiş yılda iki kez dönüştüren temel mekanizma dış çıpa oldu. Birincisi NATO üyeliğiydi. Çok partili sisteme geçişi, sandıkta iktidar değişiminin yerleşmesini ve Batı standartlarına yaklaşmayı hızlandırdı.
İkincisi Avrupa Birliği süreciydi. Hukuk reformlarını, insan hakları düzenlemelerini ve yargı bağımsızlığını gündemde tuttu.
Her iki durumda da iç dinamikler tek başına yeterli olmadı. Dış baskı ve uluslararası entegrasyon demokratikleşmenin katalizörü işlevi gördü.
Bugün ise her iki çıpa da büyük ölçüde işlevsiz durumda. NATO üyeliği demokratik değerlerden çok stratejik dengelerin belirlediği bir ilişkiye dönüştü. Avrupa Birliği süreci ise adı kalan ama etkisi büyük ölçüde kaybolan bir dosya haline geldi.
Bu boşluğu doldurabilecek güçlü bir iç ya da dış mekanizma henüz görünmüyor. Bu bir umutsuzluk tespiti değil; bir durum değerlendirmesi.
Çünkü NATO ve Avrupa Birliği ile ilişkiler tüm gerilimlere rağmen kopmuş değil. Bu ilişkilerin yetmiş yılı aşan tarihsel ve kurumsal bir derinliği bulunuyor. Türkiye Batı ittifakının içinde kalmaya devam ediyor; zayıflamış, gergin ve sınırlı da olsa. Bu bağ önemsiz değil.
Otoriter dönem sona erdiğinde Türkiye’nin demokratik yeniden inşasında bu ilişkilerin güçlendirilmesi belirleyici rol oynayabilir. Demokratik kurumları sıfırdan inşa etmek, zayıflamış kurumları yeniden güçlendirmekten çok daha zordur.
Türkiye’nin demokratik hafızası ve Batı kurumlarıyla kurduğu tarihsel ilişki, gelecekteki demokratik dönüşümün en önemli dayanaklarından biri olmaya devam ediyor.
Ankara’daki zirvenin asıl sorusu
7-8 Temmuz 2026’da NATO liderleri Ankara’da toplanacak. NATO yalnızca bir askeri ittifak değil. Kuruluş felsefesinde demokrasi, bireysel özgürlükler ve hukukun üstünlüğü ortak değerler olarak tanımlanıyor. İttifakın amacı yalnızca ortak savunma değil, aynı zamanda bu değerleri korumak. Ancak zirvenin ev sahibi olan Türkiye, uzun süredir bu ilkeler konusunda ciddi eleştirilerin odağında bulunuyor.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları uygulanmıyor. Gazeteciler, siyasetçiler ve sivil toplum temsilcileri cezaevlerinde tutuluyor. Yargının bağımsızlığına ilişkin uluslararası raporlar her yıl daha olumsuz bir tablo çiziyor. On binlerce insanın adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine dair başvurular uluslararası mahkemelerin önünde bekliyor.
Bu nedenle Ankara Zirvesi yalnızca savunma harcamalarının, Ukrayna savaşının ya da bölgesel güvenliğin konuşulacağı bir toplantı olmayacak. Zirvenin görünmeyen gündemlerinden biri de NATO’nun kendi değerleriyle ilişkisi olacak.
Çünkü asıl soru artık şu: NATO, üyelerinden biri demokratik standartlardan uzaklaşırken bunu yalnızca stratejik gerekçelerle görmezden gelmeye ne kadar devam edebilir?
Soğuk Savaş boyunca Türkiye’nin Batı ittifakındaki yeri çoğu zaman jeopolitik önemi üzerinden tanımlandı. Bugün de benzer bir yaklaşım hakim görünüyor. Oysa tarih gösteriyor ki Türkiye’nin Batı ile ilişkilerinin en verimli dönemleri askeri işbirliğinin değil, demokratikleşme sürecinin güçlendiği dönemlerdi. Belki de Ankara Zirvesi’nin asıl önemi burada yatıyor.
70 yıl önce NATO üyeliği Türkiye’nin demokratik dönüşümünü hızlandıran bir çıpa olmuştu. Bugün aynı ittifakın kendi kuruluş ilkelerini ne kadar hatırladığı yeniden sınanıyor.
Demokratik değerler zirve salonunda gerçekten masada olacak mı? Yoksa herkes bu soruyu bir sonraki zirveye kadar ertelemeyi mi tercih edecek?
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***


![Tr724 [Haber Merkezi]](https://serbestgorus.com/wp-content/uploads/2026/06/Dunya-Kupasi-icin-ABDye-giden-Avrupali-olmayan-milli-takimlara-terorist-360x180.png)


































