Türkiye’de medya düzeni, farklı dönemlerde benzer propaganda mekanizmalarıyla şekillendi. 1960’taki darbe atmosferinden Gezi sürecine kadar yalan haberler, toplumsal algıyı yönlendirmek için kullanıldı. Gazeteler ve televizyonlar kapatılmadan, içerikleri ve refleksleri dönüştürüldü. Sansür zamanla açık baskı olmaktan çıkıp otosansüre dönüştü. Okuyucunun aynı başlığı birçok yerde görmesi, çoğulluktan çok koordinasyonu gösteriyor.
İDRİS GÜRSOY | YORUM
1960’ın ilkbaharında Türkiye’nin büyük gazeteleri aynı haberi manşetten verdi: “Öğrenci cesetleri kıyma makinelerinde parçalandı. Asfaltların altına gömüldü.”
Haber tamamen uydurmaydı. Böyle bir olay hiç yaşanmamıştı. Ama işe yaradı. Demokrat Parti şeytanlaştırıldı. Kamuoyu hazırlandı. Darbe meşrulaştırıldı. İdamlar gerçekleştirildi.
Aradan 53 yıl geçti.
2013 Haziran’ında Türkiye’nin büyük gazeteleri ve televizyonları bu kez başka bir iddiayı aynı anda dolaşıma soktu: “Dolmabahçe Camii’nde içki içildi. Ayakkabılarla girildi.”
Bu da yalandı. Caminin imamı bile iddiayı reddetti. Güvenlik kayıtlarında böyle bir görüntü çıkmadı. Ama bu haber de işe yaradı. Gezi protestoları itibarsızlaştırıldı. Polis şiddeti meşrulaştırıldı.
İki olay arasında yarım asır vardı. Mekanizma aynıydı.
Goebbels’in en büyük başarısı
Joseph Goebbels’in en büyük başarısı gazete kapatmak değildi. Gazeteleri işlevsiz hâle getirmekti. Sistem üç ayak üzerine kuruluydu: Merkezi haber kaynağı, koordineli dağıtım, tekrarlanan manşetler. Gazeteler farklı isimlerle çıkmaya devam ediyordu. Ama hepsi aynı şeyi söylüyordu. Okuyucu onlarca farklı kaynaktan aynı mesajı alınca, bunun doğru olduğuna inanmaya başlıyordu.
Bu, çoğulluk değil; çoğulluk yanılsamasıydı.
Bugün Türkiye’de benzer işlevi büyük ölçüde Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı görüyor. Buradan servis edilen bilgi notları, ertesi gün onlarca gazetede aynı başlıklarla, bazen aynı cümlelerle yayımlanıyor. Bütçeden aktarılan devasa kaynak bu yapıyı besliyor.
Gazeteler hâlâ çıkıyor. Ama haber üretmiyorlar. Mesaj yayıyorlar.
Yuvarlak masadan otosansüre
27 Mayıs Darbesi sonrasında dönemin önde gelen gazetecileri yuvarlak masaya oturtuldu. Yeni rejime bağlılık mesajı vermeleri istendi. Baskı açıktı. Yöntem kabaydı. Bugün ise çoğu zaman masaya bile gerek kalmıyor.
2016’dan sonra resmî anlatıya zarar verebilecek çok sayıda tanıklık, belge ve itiraf medyada yer bulamadı. Çoğu zaman kimse telefon etmiyor. Kimse açık tehdit savurmuyor. Editörler zaten neyin yayımlanıp neyin yayımlanmayacağını biliyor.
Bir süre sonra sansür, dışarıdan gelen baskı olmaktan çıkıyor; refleks hâline geliyor. Mekanizma olgunlaşıyor. Daha sessiz çalışıyor.
Kapatılmadılar, dönüştürüldüler
Hürriyet kapanmadı. Milliyet kapanmadı. Sabah kapanmadı. İçleri boşaltıldı. Sahiplik değişti. Yönetimler değişti. Kadrolar değişti. Yayın politikaları değişti. Ama logolar aynı kaldı. Okuyucu için her şey normal görünüyordu.
Oysa asıl değişen içerikti. Eleştiri kayboldu. Soru kayboldu. Şüphe kayboldu.
Bu yüzden modern otoriter rejimler için “zombileştirilmiş medya”, doğrudan sansürden daha kullanışlıdır. Çünkü görünmezdir. İnsanlar haber aldığını sanır. Aslında yönlendirilmiş bir gerçeklik tüketir.
Havuç ve sopa
Sistem yalnızca korkuyla çalışmıyor. Ödülle de çalışıyor. İktidara yakın duran gazeteciler için ekranlar, köşeler, yöneticilikler açıldı. Sadakat, liyakatin önüne geçti. Gazetecilik standartları düştü. Güven eridi. Mesleğin itibarı zayıfladı.
Bu fark uluslararası alanda daha görünür hâle geliyor. Türk medyasını uluslararası medya ile yan yana koyduğunuzda fark hemen hissediliyor: Soru sorma refleksi farklı. Haber dili farklı. Güç karşısındaki pozisyon farklı.
Bir ayrıntı bunu çarpıcı biçimde özetliyordu. Donald Trump, Beyaz Saray’daki bir basın toplantısında soru soran Türk gazeteciye, Hilal Kaplan’a dönüp alaycı bir ifadeyle şöyle demişti: “Gazeteci olduğunuza emin misiniz? Türk hükümeti için çalışıyor olmayasınız?”
Eleştiri dışarıdan geldi. İçeride ise bu durum uzun zamandır normalleşmişti.
İyi gazetecilerin akıbeti
Sisteme uyum sağlamayan gazeteciler için genellikle üç yol kaldı:
Hapis… Yüzlerce gazeteci terör suçlamalarıyla yargılandı veya tutuklandı. Türkiye uzun süre dünyanın en fazla gazeteci hapseden ülkeleri arasında yer aldı. Nitekim Reporters Without Borders tarafından yayımlanan 2025 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde Türkiye, 180 ülke arasında 159. sırada yer aldı ve “çok ciddi” kategorisinde değerlendirildi.
Sürgün… Birçok gazeteci ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Yazmaya devam ettiler ama etkileri daraldı.
Ve sessizlik… Belki de en yaygın sonuç buydu.
Ülkede kalıp işini kaybetmemek için susan, sınırlarını bilen, otosansürle yaşayan gazeteciler.
Kontrollü muhalefet alanı
Bazı medya organları ise tamamen susturulmadı; belirli sınırlar içinde eleştirel bir alan olarak varlıklarını sürdürdü.
Cumhuriyet bu açıdan özel bir örnek oluşturuyor. Gazete zaman zaman iktidarı sert biçimde eleştiriyor. Ancak özellikle otoriter rejimin güvenlik politikaları, 15 Temmuz anlatısı ve belirli kırmızı çizgiler söz konusu olduğunda Türkiye’deki genel medya çerçevesinin dışına çıkan bir yayın çizgisi oluşmuyor.
Bu durum, otoriter sistemlerde sık görülen “kontrollü muhalefet” tartışmalarını gündeme getiriyor. Çünkü iktidarlar yalnızca tam destek veren medya alanlarına değil, aynı zamanda sistemin sınırlarını aşmayan kontrollü eleştiri alanlarına da ihtiyaç duyar. Bu tür alanlar hem toplumsal öfkeyi absorbe eder hem de dış dünyaya “çoğulculuk sürüyor” görüntüsü verir.
Araç aynı, kullanan farklı
1960’ta medya büyük ölçüde askerî vesayetin etkisi altındaydı. Bugün siyasi iktidarın. Aktörler değişti. Mekanizma büyük ölçüde aynı kaldı.
“Kıyma makinesi” masalı 1960’ta darbenin aracına dönüştü. “Camide içki” yalanı 2013’te Gezi protestolarının bastırılmasının aracı oldu. 2016’dan sonra kurulan söylem düzeni de benzer biçimde çalıştı: sorgulanamaz, tartışılamaz, karşı sesin görünmez hâle getirildiği bir medya atmosferi üretildi.
Türkiye’de basın özgürlüğü meselesi yalnızca gazetecileri koruma meselesi değil. Asıl mesele, bu mekanizmayı görünür kılmak.
Ve okuyucuya şu basit gerçeği yeniden hatırlatmak: Onlarca gazetede aynı gün aynı başlık çıkıyorsa, bu çoğulluğun değil, koordinasyonun işaretidir.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































