DBP Eş Genel Başkanı Çiğdem Kılıçgün Uçar, ‘çerçeve yasayı’ tarihi bir eşik olarak nitelendirerek, Cumhuriyeti demokratikleştirme ve barışı inşa etme sorumluluğunu omuzladıklarını söyledi
Demokratik Bölgeler Partisi’nin (DBP) “Barışın Sözünü Halkla Kuruyoruz” buluşmaları kapsamında Çewlîg’deki (Bingöl) temasları kent merkezindeki Üçgenpark’ta düzenlenen kitlesel halk buluşmasıyla devam etti. Çok sayıda yurttaşın katıldığı buluşmada ana gündem maddelerini çerçeve yasa, Barış ve Demokratik Toplum Süreci oluşturdu.
Toplantıda ilk olarak 33 yıllık tutsaklığın ardından tahliye edilen Ramazan Besili söz aldı. 33 yıl sonra böyle bir heyecanı ve buluşmayı yaşamaktan büyük mutluluk duyduğunu belirten Ramazan Besili, şunları söyledi: “Biz halk olarak çok acılı süreçlerden geçtik; çok canlar yitirdik, çok acılar çektik, sürgünler ve hapisler yaşadık. Maddi ve manevi olarak çok büyük kayıplar verdik ama çok şey de kazandık. Acılar öğreticidir. Biz bu acılarımızdan ders alarak bundan sonra daha sağlıklı, daha güzel günlere yürüyebiliriz. Kendinize güvenin, kendinize inanın. 53 yıldır dimdik ayakta kaldık, bundan sonra çok daha güçlü yürüyebiliriz. Bunun tecrübesi de birikimi de var; yaşanmışlıklar bize çok büyük şeyler kattı. Bu süreci de böyle değerlendireceğimize inanıyorum. Barış zordur, meşakkatlidir, uzun bir yoldur. Onun için her birimizin kendi yeteneğine ve gücüne göre sürece katılması kıymetlidir. Bu süreci kıymetlendirecek ve yolunu açacak olan buradaki güzel insanlardır.”
‘27 Şubat çağrısı yeni değil, güncel bir çağrıdır’
Sözlerine katılımcıları selamlayarak başlayan DBP Eş Genel Başkanı Çiğdem Kılıçgün Uçar da tarihi ve kritik bir zaman diliminden geçildiğini belirterek şu değerlendirmelerde bulundu: “Ülkenin kuruluşundan bugüne iki ayrı tarih yürüdü: Biri Türkiye’nin ulus-devlet tarihi, diğeri de Kürt halkının mücadelesiyle yürüttüğü tarih. O iki tarih iç içe olmalıydı; tıpkı bu ülkenin kuruluşunda olduğu gibi birlikte yürümeliydi. Ama yürüyemedi. Yok saymaya, inkara ve şiddet politikalarına rağmen Kürtler kendi varlık mücadelelerini ısrarla sürdürdüler. Bedelleri ve sonuçları ağır oldu ama bu durum Kürt halkı için bir engel oluşturmadı. Çünkü ideal büyüktü: Özgürlüktü, barıştı, kardeşlikti; kendi topraklarında kendi kimliğiyle yaşayabilme mücadelesiydi. Geldik yüzyılın sonuna. Yüzyılın sonunda, ayrı yürümek zorunda bırakılan bu mücadelenin ortak ve yeni bir yüzyılı inşa etme imkanlarını, ihtimallerini ve fırsatlarını konuşuyoruz. 27 Şubat çağrısı yeni değil, güncel bir çağrıdır. 1993 yılından beri bu ülkede barışın inşa edilmesinde, özlemini duyduğumuz ve bütün kurucu halkların birlikte yaşayabildiği bir ülkenin kurulmasında çok ciddi emeği olan Kürt Özgürlük Hareketi ve onun önderliği var. Sayın Öcalan’ın ifadesiyle: ’93 yılından beri bir muhatap arıyorum.’ Muhataplıktan kastımız, ülkenin gerçek ve kalıcı bir barışına cesaret edebilecek bir iktidar ve bunu omuzlayabilecek bir toplumsallıktı. Bugün o noktaya yaklaştık; her şey oldu bitti demiyoruz ama yaklaştık.”
‘Kök yasa hukuki ve siyasi bir başlangıçtır’
27 Şubat çağrısının ardından Meclis’te kurulan komisyonun tarihsel önemine dikkat çeken Çiğdem Kılıçgün Uçar, meclisteki sürece ve gündemdeki “çerçeve yasaya” dair konuştu. Yasanın hukuki ve siyasi bir başlangıç olduğunu belirten Çiğdem Kılıçgün Uçar, “Meclisin temel görevlerinden biri, tarih boyunca Kürt halkının varlığıyla, kimliğiyle ve mücadelesiyle ilgili her ilerlemenin, her demokratik talebin bastırılması olmuştu. Yan yana gelen partiler, Kürt halkının iradi olarak açığa çıkardığı bütün kazanımları bir tehdit olarak görüp kol kola girdiler ve Kürt’ün inkârını içeren metinlerin altına imza attılar. Ancak 27 Şubat çağrısından sonra, hem sizin hem de Sayın Öcalan’ın iradesiyle, meclisteki bütün siyasi partiler ilk defa ‘yoktur’ dedikleri, sadece seçim döneminde hatırladıkları bu tarihsel meseleyle ilgili kurulan komisyonda yan yana gelebildi” şeklinde konuştu.
Meclis’te yürütülen tartışmaların sonucunda oluşturulan “çerçeve yasaya” dikkat çeken Çiğdem Kılıçgün Uçar, konuşmasına şöyle devam etti: “Yüz yıllık Kürt halkı tarihinde yaşadığımız en büyük sıkıntı, ‘Kürtler bu ülkede nerede duruyor?’ sorusunun cevapsız bırakılmasıydı. Devletin Kürt halkıyla kurduğu ilişki bir cezalandırma politikasıydı; çünkü biz bu ülkenin hukukunda yoktuk. 1920-21 yıllarındaki Cumhuriyet’in ilk anayasasında ‘muhtariyet’ başlığı altında bir ibare vardı. Bugün biz buna özerklik diyoruz. Muhtariyet kavramından sonra yüz yıl boyunca yokmuşuz gibi bir tarih yaşatıldı. İşte bu kök yasayla birlikte ilk defa bir hukuk kapısı aralanıyor. Kök yasanın eksikliklerini ve bu ülkenin demokrasi ihtiyacını tam olarak karşılamadığını biliyoruz. Ancak güçlü bir şekilde sahiplenilip desteklenirse gerçek bir demokrasiye evrilebileceğine inanıyoruz. Şimdiyse bu zemin; insanları liyakat ve hakkaniyetle cezaevinden çıkaran, sürgüne gitmek zorunda kalanları kendi topraklarına getiren, mücadelesi için dağa çıkmış gerillaların aileleriyle ve topraklarıyla buluşabilmesini sağlayan güçlü bir imkanı ifade ediyor.”
‘Cumhuriyetin demokratikleşme sorumluluğunu omuzluyoruz’
Sürecin AKP’nin iktidar hesaplarına veya dar siyasi tartışmalara sıkıştırılmaması gerektiğini vurgulayan Çiğdem Kılıçgün Uçar, sözlerini şöyle sürdürdü: “Diyorlar ki: ‘AKP ile DEM Parti anlaştı.’ Neyin anlaşması? Niye biz bu kadar tarihi bir meseleyi AKP’nin varlığından ve iktidar talebinden bağımsız tartışamıyoruz? Biz niye illaki Kürt meselesini birilerinin cumhurbaşkanlığı ve iktidar hesaplarının gölgesinde tartışmak zorunda bırakılıyoruz? Yasada adı geçmeyen bir halk ve mücadele olarak, ülkeyi ve iktidarı kendi yasalarına ve altına imza attığı uluslararası sözleşmelere uymaya davet ediyoruz. 40 yıldır en büyük baskıyı ve şiddeti gören bu halk, 40 yılı aşkın süredir ülkeyi demokrasiye ikna etmeye çalışıyor. Kürt’ün varlığının inkarı ve buna karşı gelişen isyan, ilk defa idam sehpasında değil; ilk defa güçlü bir müzakere masasında ve en geniş temsiliyetin bulunduğu meclis zemininde yeniden konuşuluyor. Kürt inkarı kararının alındığı yer meclisti; o meclis yüz yıl sonra, Kürt inkarını hukuken sonlandırmanın yol ve yöntemlerini tartışmak üzere yüzünü yeniden Kürt hakikatine döndü. Türkiye’de yeni bir iklim var. Bu iklimin rüzgarını estiren; hem Kürtlerin özgürlük mücadelesi hem de Sayın Öcalan’ın barış ısrarıdır. Alevi felsefesinde de ifade edildiği gibi, 72 millete aynı nazarla bakıp barışı sağlarsak; hiç kimsenin kimseyi hor görmediği bir süreci birlikte yaşayacağız. Niye Demokratik Cumhuriyet? Çünkü bir rejimin görevi, kendi coğrafyasındaki tüm halkları, inançları ve kimlikleri korumaktır. Cumhuriyet uzun süre Kürtleri dışlayan bir yapıda tutuldu; şimdi ise Kürtler, kendisini kabul etmeyen bu cumhuriyeti demokratikleştirme sorumluluğunu omuzlayarak büyük bir özgürlük yolu yürüyor.”
‘Kolektif akılla yaşamı inşa edeceğiz’
Konuşmasının son bölümünde Çewlig özelindeki toplumsal sorunlara değinen Çiğdem Kılıçgün Uçar, bu dönemi inşa edenlerin kazanacağı bir dönem olduğunu ifade ederek, “Bingöl’ün doğasını korumak, fuhuş ve uyuşturucu kıskacındaki gençliğimizi kurtarmak, göç etmek zorunda kalan veya işsizlikle sınanan halkımızla birlikte; kolektif bir akılla, dayanışmayla kendi öz kimliğimizle yaşayabileceğimiz bir yaşamı inşa etmekle karşı karşıyayız. Bu dönem ‘Kim kazandı, kim kaybetti? Kime güveniyoruz, kime güvenmiyoruz?’ tartışmasının ötesinde; kim inşa ederse onun kazanacağı bir dönemdir. 27 Şubat çağrısından bugüne önümüzde çok güçlü bir politik zemin bulunmaktadır” diye konuştu.
Toplantı soru-cevap bölümünün ardından sona erdi.
Kaynak: JINNEWS
Kaynak: Yeni Yaşam Gazetesi
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































