AYM üyeleri, kendi kararlarının uygulanmamasına isyan ediyor. Bir anayasa yargıcı, bu tutumun bireysel başvuru sistemine ve hukukun üstünlüğüne ölümcül darbe vuracağını söylüyor. Aynı sorun AİHM kararları için de geçerli: İhlal tespit ediliyor ama sonuçları giderilmiyor. Bu isyan seçici olmamalı; AYM, AİHM kararlarının uygulanması için de aynı kararlılığı göstermeli. Hak arayan insanlar haklı bulunmayı değil, haksızlığın son bulmasını istiyor.
AV. NURULLAH ALBAYRAK | YORUM
“Zira muhatap mahkemelerce bu biçimdeki keyfî yaklaşımın tekrarı bireysel başvuru sistemine ve hukukun üstünlüğüne ölümcül bir darbe vurabilir.”
Bu cümle, Anayasa Mahkemesi üyesi Yusuf Şevki Hakyemez’in, Tayfun Kahraman başvurusunda verilen ikinci ihlal kararına yazdığı ek gerekçede yer alıyor. Türkiye’nin anayasal düzenini korumakla görevli mahkemenin bir üyesi, kendi kararlarına uyulmamasını hukuk düzeninin varlığına yönelik bir tehdit olarak tanımlıyor.
Bir anayasa yargıcının “ölümcül” kelimesine başvurması, uyarının ağırlığını gösteriyor. Bu satırları hukuksuzluğa karşı bir “isyan” olarak okumak da mümkün.
Davanın arka planı
Gezi davasında 18 yıl hapis cezasına çarptırılan Tayfun Kahraman hakkında Anayasa Mahkemesi, 31 Temmuz 2025’te hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiğine hükmetti ve yeniden yargılama yapılmasını istedi. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi bu talebi reddetti, infaza devam etti ve AYM’yi “yetki gaspı” ile itham etti. AYM’nin aynı dosyada verdiği ikinci ihlal kararı, 6 Ekim 2026’da Resmî Gazete’de yayımlandı.
Kahraman bir kez daha haklı bulundu. Ancak ilk ihlal kararı, mağduriyetini gidermeye yetmedi. İkinci kararın verilmiş olması da giderimin gerçekleştiği anlamına gelmiyor; bunun için kararın gereğinin yerine getirilmesi gerekiyor.
AYM’nin ilk kararından sonra mahkemeden beklenen olağanüstü bir şey değildi. Tespit edilen ihlalleri giderecek bir yeniden yargılama yapması isteniyordu. Bu, hukuk düzeninin temel işleyişiydi. Ancak mahkeme bu süreci başlatmayı bile reddetti.
Engin Yıldırım, Selahaddin Menteş ve Kenan Yaşar’ın ortak ek gerekçesindeki şu ifade, meselenin neden sıradan bir görüş ayrılığı sayılamayacağını açıklıyor: “Anayasa Mahkemesi kararlarının etkisizleştirilmesi, salt bir yargı organının başka bir yargı organıyla yaşadığı görüş ayrılığı olarak görülemez. Mesele, anayasal hükümlerin bağlayıcılığının somut olayda askıya alınıp alınmadığı meselesidir.”
Hiçbir derece mahkemesi, yorum farklılığı, takdir yetkisi ya da hukuki değerlendirme ayrılığı gerekçesine sığınarak AYM kararını etkisiz bırakamaz. Dolayısıyla tartışılan, farklı hukuki görüşlerin varlığı değil, bağlayıcı bir kararın uygulanmasının mahkemenin tercihine bırakılmasıdır.
Hakyemez’in kaygılarını paylaşan bu üyeler, yaşanan çelişkiyi başka bir ifadeyle de ortaya koyuyor: “Zira bu durumda devlet, bir yandan temel hakkın ihlal edildiğini resmen kabul etmekte, diğer yandan bu ihlalin sonuçlarını sürdürmektedir. Aynı hukuk düzeni içinde hem ihlali tespit edip hem de o ihlalin sonuçlarını yaşatmak, anayasal sadakat ilkesiyle açıkça bağdaşmaz.”
Aynı metinde, bunun hak arayan insan açısından sonucu da belirtiliyor: “Birey bakımından da Anayasa’ya başvuru yolu fiilen sonuç doğurmayan sembolik bir başvuru mekanizmasına dönüşür.”
Bu sözler, ihlal kararı almanın neden tek başına yeterli olmadığını anlatıyor. Karar kişinin hayatında bir değişiklik yaratmıyorsa, hukuki güvencenin fiilen neyi koruduğu sorusu ortaya çıkıyor.
İsyanın unutmaması gereken adres: AİHM
AYM üyelerinin kendi kararları için dile getirdiği kaygı, AİHM kararlarının uygulanması konusunda da karşımıza çıkıyor. AİHM’de haklı bulunan bir başvurucu, yeniden yargılama talebinde aynı gerekçelerle ve aynı değerlendirmelerle karşılaşabiliyor. İhlal gerekçeleri etkili biçimde ele alınmadan talebin reddedilmesi veya eski hükmün yeniden üretilmesi, başvurucunun mağduriyetini sürdürebiliyor.
AYM üyelerinin isyan ettiği tablo ile AİHM’de haklı çıkan başvurucuların karşılaşabildiği tablo benzer: İhlal tespit ediliyor, fakat ihlalin sonuçları giderilmiyor. Bu nedenle AYM’nin kendi kararları için yükselttiği ses, AİHM kararları için de yükselmelidir. Aksi hâlde ihlal tespitinin değerini, kararı hangi mahkemenin verdiğine göre ölçen tutarsız bir anlayış ortaya çıkar.
AİHM kararının icrası, yalnızca tazminat ödemesinden ibaret değildir. İhlalin niteliğine göre başvurucunun mağduriyetini giderecek bireysel tedbirler ve benzer ihlallerin tekrarını önleyecek genel tedbirler gerekebilir. Uygun dosyalarda yeniden yargılama bu tedbirlerden biridir. Fakat dosyanın yeniden açılması tek başına yeterli olmaz. Yeniden yargılama, ihlalin kaynağına dokunmadan aynı sonuca varıyorsa, bu bir giderim değil, ihlalin yeniden tekrarıdır.
İsyanı kurumsal tutuma dönüştürmek
Hakyemez’in kaygısı, hukuka aykırı bir kararın varlığıyla sınırlı değil. Bu tutumun alışılmış hâle gelmesine de dikkat çekiyor: “Öyle ki bu biçimdeki keyfî yorumlarla Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığını sorgulama ve bireysel başvurudaki ihlal kararlarının gereğini yerine getirmeme gayretine girişilmesi âdeta kanıksanır bir hâl almaya başlamıştır.”
Hukuksuzluğun kanıksanması, ona karşı gösterilmesi gereken tepkinin de zayıflaması demektir. AİHM kararlarının uygulanmamasının olağan bir durum gibi karşılanması aynı tehlikeyi taşıyor. Her yeni ihlal kararından sonra aynı mağduriyetin devam etmesine alışmak, hak arama mekanizmalarının etkisizleşmesine alışmaktır.
AYM, AİHM kararından sonra yeniden yargılama taleplerini reddeden veya ihlalin sürmesine yol açan kararları incelerken, kendi kararları için gösterdiği hassasiyeti göstermelidir. İhlalin giderilmesini engelleyen yorumları açıkça tartışmalı, giderim için gerekenleri somutlaştırmalı ve süren mağduriyetleri kararlarına yansıtmalıdır.
Seçici olmayan bir isyan
AYM üyelerinin söyledikleri önemli bir başlangıçtır. Ancak her yeni ihlal kararında daha sert bir ek gerekçe yazmak, tek başına bir çözüm üretmez. Bu çıkışın kalıcı bir kurumsal tutuma, içtihada ve etkili giderim kararlarına dönüşmesi gerekir.
Ortak ek gerekçedeki şu tespit, bu beklentinin neden gerekli olduğunu gösteriyor: “Anayasa Mahkemesi kararlarının gereğinin yerine getirilmemesi, güvence altına alınan hak ve özgürlükleri yalnızca kâğıt üzerinde varlığını sürdüren, uygulamada ise etkisiz kalan normlara dönüştürmektedir.”
AİHM kararlarının gereği yerine getirilmediğinde de hakların kâğıt üzerinde kalması tehlikesi oluşuyor. AYM’nin koruması gereken, ihlal kararını hangi mahkemenin verdiğinden bağımsız olarak, başvurucunun anayasal haklarıdır. Kendi kararları için dile getirilen bu güçlü uyarılar, AİHM kararlarından sonra devam eden mağduriyetleri ele alan içtihada da yansımalıdır.
Ve bu isyan seçici olmamalıdır. AYM, kendi kararlarının uygulanması için gösterdiği kararlılığı, AİHM kararları sonrasında önüne gelen dosyalarda da göstermelidir. Hukuk devleti, ihlali tespit etme kapasitesi kadar, onun sonuçlarını ortadan kaldırabilmesiyle de belli olur.
Hak arayan insanlar bir kez daha haklı bulunmayı değil, yaşadıkları haksızlığın son bulmasını istiyor ve bekliyor.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































