Türk siyasetine iki somut nesne hâkim oldu: Rozet ve kelepçe. AKP rozetini tak, soruşturma dosyan kapanır; direnirsen, dosyan hazır. Erdoğan için iktidar artık bir siyasi tercih değil, biyolojik bir zorunluluk; durduğunda başka şeyler de durur. CHP’nin yanılgısı ise olağan bir hukuk devletinin araçlarıyla, olağanüstü bir rejim stratejisine karşı mücadele etmeye çalışmak. Bu bir hukuk sorunu değil, rejim sorunudur. Rozet ile kelepçe arasında sıkıştırılan yalnızca CHP değil; nihayetinde Türkiye’nin kendisidir.
M. NEDİM HAZAR | YORUM
Ne kadar farkındasınız bilemiyorum ama Türk siyasetinin sözcük dağarcığına yeni bir metafor girdi. Eskiden seçim meydanlarında umut vaatleriyle, sandık başlarında sandık kurullarıyla, meclis kürsülerinde muhalefet söylemleriyle dolup taşan bu siyaset dünyasına, artık iki somut nesne hâkim: Rozet ve kelepçe.
Birincisi AKP rozeti; bugün yalnızca bir parti aidiyetinin değil, dokunulmazlığın, ihale kapılarının açılmasının ve savcılık koridorlarından uzak durmanın sembolüne dönmüş durumda.
İkincisi ise kelepçe; sandıkta kazanmış, seçilmiş, halk tarafından görevlendirilmiş isimlere uzatılan, savcılık yazısıyla değil siyasi iklimiyle şekillenen o soğuk metal.
Türkiye’de muhalif siyasetçiye sunulan hayat artık giderek bu iki şık arasına sıkışıyor. Üçüncü bir yol giderek daralıyor hatta neredeyse kaybolmak üzere. Ve bu tablo, sadece bir partinin krizi değil, bir siyasi düzenden diğerine geçişin en çıplak resmini bize sunuyor.
Önce size Erdoğan’ın defalarca kullandığı ve her seferinde ülkeye yedirdiği bir yöntemden bahsetmek istiyorum.
Erdoğan’ın “son kez” söylemi, artık Türk siyasi edebiyatında kalıcı bir türün adı oldu. 2009’da “son kez”, 2013’te “son kez”, 2018’de “son kez”… Her seçim döneminde yenilenen bu söylemin altında yatan şey, güçten değil kırılganlıktan kaynaklanıyor. Gerçekten güçlü liderler böyle cümleler kurmaz. Putin, sahneye çıkıp, “Beni son kez seçiyorsunuz!” demez, çünkü buna ihtiyacı yoktur; iktidarının kaynağı seçmen duygusuna değil, devlet aygıtının tamamına hâkimiyetine yaslanır. Xi Jinping’in böyle bir retoriğe ihtiyaç duyduğunu hayal bile edemezsiniz.
Erdoğan’ın “son kez” formülü ise her zaman duygusal bir koz oldu. “Biraz daha ver!” demek aslında ama zamanla, bu “biraz daha”nın önü kapandıkça, söylemin altındaki gerçek anlam değişiyor. Artık bu cümle bir vedanın değil, bir şantajın örtmecesi oluyor: “Beni son kez seçmezseniz, hem ülke hem de ben mahvoluruz!”
Çünkü Erdoğan, iktidarı hayatına öyle bir eklemledi ki, ikisi artık ayrı düşünülemez. İktidar gittiğinde gidecek olan yalnızca bir makam, bir koltuğun konforu değildir. Gidecek olan, yıllar içinde biriken milyarlarca dolarlık mal varlığının hesabı, yakın çevresinin devlet kurumlarındaki konumları, inşa edilmiş iş ağlarının güvencesi ve en önemlisi, onlarca yıllık yolsuzluk iddiasının üzerine çekilmiş iktidar örtüsüdür. Bu örtü kalkarsa, gün ışığına çıkacak tablo eminim Erdoğan’ın uykularını kaçırıyordur.
İşte bu yüzden Erdoğan için iktidar artık bir siyasi tercih değil, biyolojik bir zorunluluk. Solunum gibi. Durduğunda başka şeyler de durur!
31 Mart 2024, Türkiye siyaset tarihinin hafızasına kazınacak bir tarih oldu. O güne kadar AKP’nin sorgulanamaz hâkimiyet alanı sayılan Anadolu kentlerinde CHP öne geçti; İstanbul ve Ankara elde tutuldu; yüzde 37,7’lik CHP oy oranı, yüzde 35,5’teki AKP’nin önüne geçerek Türkiye’nin birinci partisi konumuna yükseldi. Son yirmi yılın en ağır yenilgisiydi bu, salt rakamsal olarak değil, psikolojik olarak da.
Ama Erdoğan için asıl mesele rakamlar değildi. Asıl mesele, o seçimde herkesin görmesi gereken şeydi: CHP artık “iktidar olabilecek” bir parti haline gelmişti. Ekrem İmamoğlu, soyut bir muhalefet figürü olmaktan çıkmış, somut bir cumhurbaşkanlığı alternatifi haline gelmişti. İstanbul Büyükşehir Belediyesi, 5 yıl boyunca yönetilebilir, hesap verebilir, görünür bir profil çizmiş; ülkeyi yönetebilir bir kadronun var olduğunu ispatlamıştı.
Bu ise Erdoğan’ın tolere edebileceği bir şey değildi.
2019’da İstanbul’u kaybetmenin travmasını yaşayan Erdoğan, o yenilgiden bir ders çıkarmıştı; ancak bu ders muhalefetle baş etme biçimini değil, muhalefetin önünü kesme yöntemini belirledi. Ve 2024, o dersin uygulamaya geçirilmesinin fiilen başlama noktası oldu. Sandıktan çıkan sonuç kabul edildi ama sandığın bir daha aynı sonucu üretmemesi için gereken her adım atmaya hazır bir zihin, o gece sarayın koridorlarında defalarca o hesabı yaptı.
Yani havuç dönemi bitmiş, sopa dönemi başlamıştı.
Nisan 2025 sonunda TBMM’deki AKP grup toplantısında Erdoğan, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’e seslenirken şu cümleyi kurdu: “Bunun nefesi 2028’e kadar yetecek mi izleyip göreceğiz. Bakalım Cumhurbaşkanlığı hevesi yolunda daha kaç CHP’li siyaset girdabında telef olup gidecek.”
Bu cümleyi sıradan bir siyasi polemik olarak okumak, bilinçli bir körlük olur.
“Telef olmak” pasif bir şikâyetin dili değil şüphesiz. Bir kere dilimizde insanlardan ziyade evcil hayvanlar için kullanılıyor. Burada Erdoğan, telef edeni değil, telef olanları anlatıyor; yani konuşanın kendisi, örtük biçimde, o telef etme eyleminin faili. Cümle ilk okunuşta bir gözlem gibi görünebilir, ikinci okumada ise bir tehdit olduğu apaçık. Öyledir, tehdidin dili her zaman böyledir: Söyleyen kendini gizler, söylenen manzarayı belgeler.
Erdoğan’ın bu cümleyi söylediği tarihte, zaten on dört belediye başkanı tutuklu veya görevden uzaklaştırılmış durumdaydı. 2026’ya gelindiğinde yirmi ikiyi bulacaktı. Sözün arkasında eylem, eylemin arkasında bir plan vardı ve Erdoğan o planı kürsüden sesli düşünme biçiminde kamuoyuyla paylaşmış oluyordu.
Mart 2025, birbirine zincirlenen iki hamleyle Türkiye’nin siyasi gündemine kazındı. İlk hamle teknik görünüyordu ama etkisi siyasiydi: İstanbul Üniversitesi, Ekrem İmamoğlu’nun üniversite diplomasını iptal etti. Türkiye’nin cumhurbaşkanı adayının yükseköğretim mezunu olma zorunluluğu gözetildiğinde, bu hamlenin anlamı açıktı: İmamoğlu’nun önünün, resmi bir mahkeme kararına bile gerek kalmadan, bürokrasinin raflarında kapatılmaya çalışılması.
İkinci hamle çok daha sert indi: 19 Mart’ta İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne düzenlenen operasyon. İmamoğlu, “suç örgütü liderliği” suçlamasıyla tutuklandı. Hakkında talep edilen ceza, 828 yıldan başlayıp 2 bin 352 yıla uzanan bir rakam olarak tarihe geçti. Bu rakam hukuki değil bir mesajıydı; “Bu adamı telef ediyoruz!” mesajının sayısal koduydu.
Burada derin bir ironiyi kaydetmeden geçmek mümkün değil. İmamoğlu’nun diploması iptal edilirken, Türkiye’nin yirmi üç yıldır cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturan ismin kendi üniversite diplomasına ilişkin soru işaretleri hâlâ cevapsız duruyor. İki farklı diploma sicil numarası, mezun olduğu tarihteki okulun resmi kuruluş tarihiyle çelişen ayrıntılar, resmi kurumların belge paylaşma taleplerini geri çevirmesi, noter onaylı belgelerde tekrarlanan tutarsızlıklar… Tüm bu muğlaklıklar içinde yaşayan bir liderin, rakibinin diplomasını tam da cumhurbaşkanlığı adaylığı eşiğinde iptal ettirmesine baktığımızda manzaranın, hukuki bir işlem olarak değil, siyasi bir simge olarak tarihin sayfasına yazılacağını söyleyebiliriz.
Kendi sicili tartışmalı olduğu için mi bu konuda hassastı, yoksa tam da bu hassasiyetin üzerini örtmek için mi bunu yaptı? Bu soruyu Erdoğan’a sormak bugün mümkün değil. Ama soru burada durmalı.
31 Mart 2024’ten bu yana Türkiye’de yaşanan tablo, herhangi bir siyasi analiz çerçevesine sığdırmak gerçekten güç. Çünkü bu tablo, daha önce emsaline az rastlanmış bir sistematik kuşatmayı gösteriyor.
Suçlamalar her dosyada birbirinden hafifçe farklılık gösterdi ama genel şablonu tanımak zor değil: “ihaleye fesat karıştırma”, “rüşvet”, “suç örgütü kurma”, “terör örgütüne yardım”. Bu son suçlama özellikle dikkat çekici. Bir belediye başkanının günlük işlerini yürütmesi — toplu taşıma ihaleleri, park yapımı, kültür merkezi açılışları — nasıl terör örgütüne yardıma dönüşür sorusunu boşuna sormayalım, bunların hemen ardından “siyasi yasak” geleceğini az çok tahmin ediyorsunuzdur.
Özgür Özel biraz geç anlamış olsa da evet bu operasyonlar yolsuzlukla mücadele filan değil. Gerçi Özel, son derece basit bir mantık yürütüyor ama ona da razıyız; eğer yolsuzlukla mücadele olsaydı, kapsamı AKP’li belediyeleri de kapsardı! Bu operasyonlar, seçimle gelen iradenin savcılık mekanizmasıyla geri alınması operasyonu. Milletin oyu, savcının imzasıyla iptal edilmekte.
Bu cümleyi kurmak eski Türkiye’de çok sert görünebilirdi ama tablonun geometrisine bakıldığında son derece doğru.
Malum; Afyonkarahisar Belediye Başkanı Burcu Köksal, CHP’den ayrılıp AKP’ye geçti. Rozetini bizzat Erdoğan taktı. Bu transfer, her zamanki gibi iktidar kamuoyunda “bireysel kararla parti değiştirme” vakası olarak sunuldu.
Köksal, bu kararı açıkladığında CHP’nin içinde ciddi baskıya maruz kaldığı dönemdeydi. Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Gökhan Böcek ise savcılık sürecinde “etkin pişmanlık” kapsamında ifade verdi ki Adalet Bakanı Akın Gürlek bunu kamuoyuna çok önceden duyurmuştu bile! Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım da aynı süreçten geçti. “İtirafçı belediye başkanı” kavramı Türk siyasetinin sözlüğüne nicedir girmişti zaten!
Bu iki örneği yan yana koyduğunuzda, muhalif bir belediye başkanına sunulan menünün ana hatları netleşiyor.
Birincisi: AKP rozetini tak. Soruşturma dosyan kapanır, siyasi hayatın kurtulur, iktidarın güvenli limanına sığınırsın.
İkincisi: Direnirsen, dosyan hazır. İtirafçı ol, yoksa hapis.
Üçüncüsü, ki bu seçenek artık teorik olarak bile zorlaştı: Diren, hapse gir, yıllarca sürecek bir dava anaforunun içinde yok ol.
Rozet artık yalnızca bir partinin simgesi değil. Rozet, hukuki akıbetin de anahtarına dönüşmüş durumda. Kelepçe ise artık yalnızca bir cezanın aracı değil. Kelepçe, itaatsizliğin bedelinin somut göstergesi. Ve bu iki nesne arasındaki mesafe, Türk siyasi tarihinde hiç bu kadar yakınlaşmamıştı.
Erdoğan’ın Kürt siyasetiyle ilişkisinin kökten değiştiğini görmek için kısa bir hafıza yolculuğu yeterli. Onlarca yıl boyunca “PKK’yla masaya oturulmaz” diyen, HDP’li milletvekilleri için, “Teröristtir, cezaevine gidecekler” açıklamaları yapan, Kürt siyasi hareketini fiilen yasadışılık sınırında tarif eden Erdoğan; 2024 sonrasında DEM Parti ile barış süreci zemininde temas kurdu. Öcalan’a doğrudan mesajlar iletildi, müzakere kapıları aralandı, dil değişti.
Bu dönüşümü bir hakikat arayışının, demokratikleşme iradesinin ya da vicdan hesaplaşmasının ürünü olarak okumak büyük safdillik olun. Zira tam da bu dönüşümün yaşandığı dönemde CHP’ye yönelik operasyonlar yoğunlaşıyor, belediyeler kuşatılıyor, İmamoğlu cezaevinde tutuluyordu. DEM’e uzatılan el, CHP’yi döven yumruğun aynı anda attığı bir zeytin dalı mahiyetinde.
Siyasi mantık şeffaf aslında: Meclis aritmetiğinde DEM oylarına ihtiyaç var. Olası bir anayasa değişikliği için, yeniden adaylık için, iktidarın sürdürülebilirliği için. Bu ihtiyaç karşılanacaksa, bir bedel ödenecek. Ve bu bedel, Kürt siyasetinin “anlaşılabilir konuma getirilmesini” zorunlu kılıyor.
Erdoğan, kendisi için gerekli gördüğünde dün kriminalize ettiği aktörlerle masaya oturabilmekte. Ama aynı esnekliği CHP’ye göstermiyor; çünkü CHP’nin büyümesi onun için tehdit, DEM’in büyümesi ise kontrol altında tutulabilir bir faktör.
Bu seçici müzakere anlayışının adı da elbette demokratikleşme filan değil; iktidar matematiği için siyasal araçsallaştırma. Ve bu araçsallaştırmanın maliyetini, Kürt halkı da ödeyecek; zira bu sürecin karşılığında elde edilen haklar güvenceye bağlı değil, iktidarın ihtiyaç duyduğu sürece geçerli olacak.
Erdoğan’ın bugünkü siyasetini anlamak için onun önündeki anayasal, ekonomik ve siyasi tabloyu aynı anda görmek gerekiyor.
Anayasal tablo şöyle: Erdoğan’ın iki dönem sınırını doldurduğu görüşü akademik çevrelerde baskın. Yeniden aday olabilmek için ya anayasanın değişmesi ya da mevcut parlamentonun erken seçim kararı alarak sayacı yeniden başlatması gerekiyor. Her iki senaryo da DEM’in desteğini zorunlu kılıyor. Bahçeli’nin 2024’te gündeme getirdiği anayasa değişikliği tartışması, bu sıkışmanın açık bir itirafıydı.
Ekonomik tablo: Enflasyon, faiz oranları, döviz kuru ve işsizlik rakamları, halkın ekonomik acısının derinleştiğine işaret ediyor. İktisadi büyüme alanında yaşanan zorluklardan ciddi biçimde etkilenen geniş seçmen kitleleri, 2024’te AKP’ye tarihî bir ceza verdi. Bu cezanın bir sonraki seçimde daha ağır gelebileceği ihtimali, Erdoğan’ın her kararının arka planında gizli bir baskı unsuru olarak duruyor.
Siyasi tablo: CHP, “iktidara gelebilir” bir aktör olarak kendini ispatladı. İmamoğlu, daha tutuklanmadan önce kamuoyu yoklamalarında Erdoğan’ın önünde yer alıyordu. Bu durum Erdoğan’ın sistematik olarak inşa ettiği “korkutan rakip yokluğu” atmosferini paramparça eden bir gerçeklikti.
Bu üç tablonun kesiştiği noktada duran Erdoğan, artık her şeyi kontrol edebilen bir lider değil, köşeye sıkışmış bir lider psikolojisiyle hareket ediyor. Köşeye sıkışmış bir lider, seçenekleri azaldıkça daha agresifleşir. Daha az şey kaybedecek, daha çok şey korunacak varlığa sahip olduğunu hisseder. Ve bu his, tarihin en tehlikeli siyasi dinamiklerinden birini doğurur: Kaybetmekten korkan bir güç, kazanmaktan umutlu bir muhalefetten çok daha tehlikeli eylemler gerçekleştirebilir.
Ve geldik meselenin belki de en kritik boyutuna.
CHP, bugün yaşanan tabloyu hâlâ yanlış çerçevelemekte. Açılan davalara hukuk sisteminde çözüm arayan bir gözle bakıyor, savunma yazıyor, itiraz ediyor, AİHM yolunu zorluyor. Meclis kürsüsünden güçlü konuşmalar yapıyor, basın açıklamalarında sert cümleler kuruyor, mitinglerde kalabalıklar topluyor. Elbette tüm bunlar normal işleyen bir demokraside gerçekten etkili olan araçlar.
Ama karşınızdaki sistem artık normal işleyen bir demokrasi değil.
Savcı kimdir bu sistemde? Siyasi iktidarın yönlendirmesiyle hareket eden, Erdoğan’ın “Telef olup gidecek!” söyleminin hemen arkasından operasyon yapan bir mekanizma.
Yargı kimdir? 2016 sonrasında kadrosu yeniden oluşturulmuş, bağımsızlık iddiasını kâğıt üzerinde taşıyan ama pratikte siyasi baskıya açık bir kurumlar bütünü.
Medya kimdir? Havuz medyasının her belediye operasyonunu manşete taşıdığı, “itirafçı belediye başkanı” haberlerinin canlı yayınla sunulduğu bir enformasyon ortamı.
Bu üçgenin içinde, klasik hukuki savunma mekanizmasıyla savaşmak, yangını söndürmek için bardak suyla değil yangını büyüten bir sıvıyla müdahale etmek gibi. Her “hukuki” girişim, rejime yeni bir gerekçe sağlar. Her itiraz, yeni bir soruşturmanın bahanesi olabilir. Her mitingde yükselen ses, “Bakın nasıl kışkırtıyorlar” propagandasının materyaline dönüşür.
CHP’nin asıl yanılgısı ise şurada: Olağan bir hukuk devletinin araçlarıyla, olağanüstü bir rejim stratejisine karşı mücadele etmeye çalışmak. Bu bir strateji değil, bir alışkanlık ve alışkanlıkların tehlikesi de şudur: Onlar değişmeden dünyanın değiştiğini fark etmezsiniz.
Bir noktada CHP ya bu tabloyu açıkça bir rejim meselesi olarak adlandıracak ve buna uygun bir mücadele biçimi geliştirecek ya da adım adım, belediye başkanı belediye başkanı, aday aday, kurum kurum tüketilerek Erdoğan’ın ona biçtiği role, yani “rejimi meşrulaştıran dekor muhalefete” mahkûm olacak. Artık ortası kalmadı.
Tarih, hayatta kalma içgüdüsüyle hareket eden liderlerin nasıl davrandığını bize defalarca gösterdi. Bu liderler, sıradan dönemlerde demokratik bir rekabete razı gelebiliyor. Ama köşeye sıkıştıklarında, kaybetmenin bedelini geri dönüşsüz hissettiklerinde, kuralların dışına çıkmak için her türlü entrikayı deniyorlar.
Erdoğan bu eşiği geçti artık. Bunu söylemek kahinlik değil son iki yılın gözlemlenen davranış kalıplarının mantıksal çıkarımı.
Evet apaçık görüldüğü üzere Erdoğan artık gemi yakma eşiğini de geçti. Bu saatten sonra artık geri dönemez. Yargıyı bu kadar araçsallaştırdıktan, muhalefet belediyelerini bu kadar sert kuşattıktan, seçilmiş başkanları bu ölçekte kriminalize ettikten sonra, yarın barışçıl bir iktidar devri mümkün değil. Çünkü böyle bir devir, tüm bu eylemlerin hesabının sorulacağı bir ortam doğurur. Ve Erdoğan bunun farkında.
Bu yüzden onun için “yönetmek” ile “hayatta kalmak” artık aynı eylem. Siyaset, rekabetçi bir alan olarak değil, bir hayatta kalma operasyonu olarak yaşanmakta. Ve bu psikoloji, karşısındaki herkese, her şeyi, her zaman mubah kılıyor.
İşte bu noktada CHP, rozet ile kelepçe arasındaki denklemin gerçek anlamını kavramak zorunda. Bu bir siyasi tercih dayatması değil, bir varoluşsal tasfiye planı. Erdoğan, CHP’nin varlığını değil, iktidar alternatifi olarak var olma kapasitesini yok etmeye çalışmakta. Eğer bunu başarırsa, geriye kalan CHP sadece dekor muhalefet olur. Eğer başaramazsa ve süreç beklenmedik bir şekilde tersine dönerse, o zaman zaten her şey değişir.
Tüm mesele de bu zaten.
Türkiye bugün, siyasi tarihinin en derin bölünme çizgisinin üzerinde duruyor. Bir yanda, iktidarını varoluşuna eklemlemiş, geri dönüşü imkânsız hisseden bir lider ve onun inşa ettiği kontrol mekanizmaları. Öte yanda, bu mekanizmanın doğasını hâlâ yeterince göremeyen ya da görmek istemediği için eylemsiz kalan bir muhalefet.
Rozet ile kelepçe arasındaki bu denklem, Türkiye’nin belediye başkanlarına sunulan bir seçenek olarak kalmayacaktır emin olun. Eğer önü alınamazsa, bu denklem sıradan vatandaşların da günlük yaşamına sızacak, hangi sporu yaptığın, hangi kitabı okuduğun, hangi sosyal medya paylaşımını beğendiğin siyasi bir kimlik ifşası haline gelecek ve o kimliğin “doğru” tarafında yer almak, giderek bir hayatta kalma hesabına dönüşecektir.
Peki bu tablodan çıkış var mı?
Tarih, “durdurulamaz” sanılan her rejimin eninde sonunda bir gün durduğunu gösteriyor. Çavuşesku, son konuşmasında hâlâ alkışlanacağını düşünüyordu; alkış yerine yuhalanma geldi ve üç gün sonra tarih oldu. Otoriter rejimlerin en büyük kırılganlığı, bilgi balonu içinde gerçeklikle temaslarını yitirmeleri. Erdoğan’ın etrafını çeviren yalakalar duvarı kalınlaştıkça, bu kırılganlık da büyüyor.
Ama bu teselli, bugün kelepçeyi takan insanlar için bir anlam taşımıyor. Tarihsel optimizm, cezaevindeki belediye başkanını rahatlatmaz. Bu yüzden asıl soru, Türkiye’nin bu tabloyu “eninde sonunda” değil, makul bir süre içinde aşıp aşamayacağı.
Bunun cevabı, önce muhalefetin kendi zihninde vereceği bir cevabı gerektiriyor: Bu bir hukuk sorunu mu, yoksa bir rejim sorunu mu?
Eğer hukuk sorunu olarak görülmeye devam edilirse, davalar sürer, savunmalar yazılır, temyizler yapılır ve hayat devam eder ancak Erdoğan’ın inşa ettiği dönüşüm de devam eder.
Eğer rejim sorunu olarak görülürse, o zaman başka bir dil gerekmekte. Demokratik kurumlara sığınırken aynı zamanda bu kurumların siyasi araçlara dönüştürüldüğünü kamuoyuna açıkça söyleyen, muhalefeti “sandıkta görüşürüz” kalıplarının ötesine taşıyacak bir dil ve strateji.
Rozet ile kelepçe arasında sıkıştırılan yalnızca CHP değil. Rozet ile kelepçe arasındaki o dar koridorda sıkıştırılan, nihayetinde Türkiye’nin kendisidir!
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***
































![Tr724 [Haber Merkezi]](https://serbestgorus.com/wp-content/uploads/2026/05/Yerel-secimlerin-ardindan-79-belediye-baskani-AKPye-gecti-iste-o-350x250.jpg)




