Otoriter rejimlerin en büyük başarısı muhalefeti susturmak değil, kendi dilini muhalefete benimsetmektir. Bugün Türkiye’de yaşanan tam olarak bu. Devlet aklı söylemi artık iktidarın değil, muhalefetin kendi sonunu açıklamak için kullandığı bir araca dönüşmüş durumda.
M. NEDİM HAZAR | YORUM
Önce kısa bir özet geçelim… Bu yazı serisine, CHP’de yaşanan ‘mutlak butlan’ tartışmaları sırasında sıkça karşımıza çıkan “devlet aklı” kavramının ardına saklanan zihniyeti anlamak için başladık. İlk bölümde, Makyavelli’den Botero’ya, Richelieu’den Meinecke’ye uzanan tarihsel çizgiyi takip ederek “devlet aklı”nın aslında ne olduğunu, nasıl ortaya çıktığını ve zamanla iktidar sahiplerinin sorumluluktan kaçmak için kullandıkları bir meşrulaştırma aracına nasıl dönüştüğünü anlattık.
Kavramın tarihsel izini sürdüğümüzde elimizdeki netice şu oldu: Klasik devlet aklı teorisinde devlet, hükümdardan büyüktü ve gerektiğinde hükümdar bile devlet adına feda edilebilirdi. Türkiye’de ise bu mantık tersine çevrilmiş durumda; artık devlet liderden büyük değil, lider devletten büyük kabul ediliyor. Bu nedenle bugün tanık olduğumuz şey devlet aklının uygulanması değil, devlet aklının yağmalanması.
Öyle ya; klasik devlet aklı, devleti kurtarmak (genellikle bunu devlet kurumlarını koruma adına yapar) için hukuku askıya alır. Ülkemizde ise bir tür “Reis Aklı” geçerli olduğu kurumsal olarak sarayı, bireysel olarak Erdoğan’ı korumak, kurtarmak ve varlığını devam ettirmek adına, gerekirse ve hiç gözünün yaşına bakmadan en ciddi devlet kurumu bile tasfiye edilebilir!
Şimdi T24 sitesinde yayınlanan Bülent Kuşoğlu röportajına biraz daha yakından bakabiliriz. Bu söyleşi hakkındaki ilk tespitim tuhaf bir hukuk-suskunluk döngüsünün tebarüz etmesi oldu.
Ülkede yaşananlar sanki çok normalmiş gibi davranan bir tuhaf zihniyet var şu anda CHP’nin başında. Ülkenin ekonomisi normal, adaleti normal, siyaseti normalmiş de yapılan operasyonlara bu sebeple hukuki çerçevede bakıyorlarmış gibi bir hava veriyorlar kendilerine. Oysa aynı sistemin kendilerinin çok değil birkaç yıl önce, terörist, hain diye yaftalandığını unutuyorlar. Demek ki Erdoğan, Kılıçdaroğlu’nun kendisini engelleyeceğine tam inanmış olsaydı, İmamoğlu’ndan çok önce ona bu operasyonları çekecekti!
Devlet aklı söyleminin bir sistematiğini de keşfettim bu röportajda. Şöyle ki: Devletin(!) bekası için yapılan operasyonlar ilk etapta, “hukuki çerçevede” sunulur. Mahkeme kararı, yasalar, prosedürler var. Yani formalde “legal” görünür.
Fakat, operasyon derinleştiğinde, yargı kurumlarının bağımsızlığı sorgulanmaya başlanır. İşte tam da bu noktada, “devlet aklı” söylemi devreye giriyor: “Bu işi yapan aslında yargı değil. Evet yargı bağımlı olabilir ama esas arzulayan ve icra ettiren devlet aklıdır.”
İşte tam bu aşamada (tıpkı günümüzde olduğu gibi) gerçek fail ortadan kalkar. Artık, “Saray istiyor!” yerine, “Devlet kurumları bunu kararlaştırdı!” ve “Tarihsel zorunluluk bunu yaptırdı.” söylemi aktif ediliyor.
Oysa, ortada son derece somut haltlar vardır. Masum insanların hayatları parçalanmakta, lekelenmeme hakkı umursanmamakta, maddi ve manevi bedel ödetilmektedir. Tüm bunlar şahane bir “devlet aklı” söyleminin muğlaklığına batırılır.
Son aşamada ise açıkça hukuksuz olan işlemler, “Mecburi ve zarurî hukuksuzluk” gibi sunulur. “Anayasaya aykırı ama gerekli” “hukuk ihlali ama devlet çıkarı.” Böylece, hukuksuzluk, normatif hale geliyor.
Burada iki kavramı karşı karşıya koymalıyız…
Klasik Devlet Aklı: Devlet çıkarını kişi çıkarından ayırmaya çalışır.
Ama bu ayrışmanın kendisini, siyasal bir soruna dönüştürür: Devlet çıkarı kimce bilinir? Kim karar verir?
Çoğu zaman, bu sorunun cevabı, kurumsal bir mekanizmadır. Monarşi, aristokrasi yahut parlamento. Yani hep bir kural vardır. Bu kuralın dışında olan kişi, “devlet aklı” adına hareket etse bile, hukuksuz kabul edilebilir.
En nihayetinde, süreklilik fikri, (meşhur ‘Devlette daimilik esastır’ palavrasını hatırlayalım) devlet aklını kullananlar için şahane bir bahaneye dönüştürür. Çünkü eğer devlet ve kurumlar kalmayacaksa anlamsızdır geri kalan her şey!
Reis ya da Saray Aklı: Lider çıkarını devlet çıkarı ile özdeş kılar.
Kişi = Devlet denklemini kurulur. “Devlet çıkarı,” tam olarak liderin çıkarı demektir. Bu durumda, “devlet aklı” söylemi, bir kişinin iradesini meşrulaştırma aracı haline gelir. Süreklilik fikri, devlet ve kurumlar için değil, lider için geçerlidir. Lider gitse bile, onun ortaya çıkardığı sistem kalmalı, onun temin ettiği “düzen” korunmalıdır.
Şimdi, daha önce yazdığımız cümleyi yeniden okuyalım: “Devlet aklı, modern siyasetin en eski bahanesidir. Hukukun sustuğu, ahlakın geri çekildiği, failin görünmezleştiği yerlerde sahneye çıkar.”
Yani devlet aklı söylemi, otoriterliğin hukuki meşrulaştırmasıdır. Otoriter iktidarlar, “devlet aklı” söylemini kullanarak, hukuksuz işlemleri “zarurî hukuksuzluk” bahanesiyle normalleştirip, sıradanlaştırırlar. Lider ve çevresinin çıkarına olan tüm hukuksuz işlemler, “tarihsel zorunluluk” haline gelmiştir artık.
Ve fakat bu söylemin, yalnızca otoriter iktidarlar tarafından değil, muhalefet tarafından da benimsenebileceğini söyleyelim. Kılıçdaroğlu örneğinde tam da bu yaşanıyor. Kılıçdaroğlu’nun CHP’ye kayyım atanmasını meşrulaştırmak için, Kuşoğlu’nun kullandığı “devlet aklı” söylemi, muhalefet partisinin kendi kurucu rolünü teslim ettiğini gösteriyor. Ve durum, esasen pratikte yaşanılan ve muhalefet liderlerinin bile söylemeye korktuğu durumun ulaştığı seviyeyi gösteriyor.
Ne acıdır ki, artık “devlet aklı” söylemi, muhalefete karşı değil, muhalefet tarafından kendi kendisinin tasfiyesi için kullanılıyor.
Ve bu da bizi muhalefetin en büyük ve ölümcül hatasına götürüyor: Rejimin silahlarıyla rejimi yenmeye çalışmak. ‘Devlet aklı’ anlatısını kabul ettiği anda, kendi siyasi varlığını inkâr etmiş olacağının farkında bile değiller. Kendi kuyruğunu yemek için ısıran yılan misali…
Devam edeceğiz…
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































