HASAN CÜCÜK | YORUM
Trabzonspor denince akla sadece şampiyonluklar, kupalar, efsane futbolcular gelmez. Bir de “kendi evladı” kavramı gelir. Bordo-mavili kulübün en güçlü taraflarından biri, kendi insanından, kendi futbolcusundan, kendi şehrinin değerlerinden beslenmesidir.
Peki son dönemde Trabzonspor kendi evlatlarına gerçekten ne kadar güveniyor?
Çünkü kulübün tarihine baktığımızda ilginç bir çelişki görüyoruz. Trabzonspor’un en büyük başarılarının altında Ahmet Suat Özyazıcı ve Özkan Sümer gibi Trabzon’un içinden çıkmış teknik adamların imzası var. Sonraki yıllarda Şenol Güneş’ten Fatih Tekke’ye, Ünal Karaman’dan Tolunay Kafkas ve Hami Mandıralı’dan Hüseyin Çimşir’e kadar kulübün formasını giymiş birçok isim teknik direktörlük koltuğuna oturdu.
Fakat aynı hikâyenin devamında başka bir gerçek çıkıyor karşımıza: Trabzonspor kendi evlatlarına kapıyı açıyor ama çoğu zaman o kapının arkasında yeterince uzun süre beklemiyor.
Asıl mesele burada.
Trabzonspor’un ilk büyük çıkışı zaten bu şehrin insanlarıyla geldi. 1975-76 sezonunda İstanbul hegemonyasını kırarak şampiyonluğu İstanbul dışına taşıyan takım, sadece bir kupa kazanmadı; Türk futbolunda yeni bir sayfa açtı. O takımın başında Ahmet Suat Özyazıcı vardı. Kulübün resmi tarihçesi de o dönemi Trabzonspor’un futbol düzenini değiştirdiği yıllar olarak anlatıyor.
Özkan Sümer ise yalnızca bir teknik direktör değildi. Oyuncu olarak formasını giydi, altyapının oluşmasında öncü oldu, teknik direktörlük yaptı, başkanlık koltuğuna oturdu. Trabzonspor’un tarihinde futbolcu, teknik direktör ve başkanlık görevlerinin üçünü de yapan ilk ve tek isim olarak yer aldı. Teknik direktör olarak da iki lig şampiyonluğu ve bir Cumhurbaşkanlığı Kupası kazandı.
Yani Trabzonspor’un “kendi evladı” modeli geçmişte sadece romantik bir söylem değildi. Gerçekten başarı getirdi.
Sonra ne oldu?
Şenol Güneş’in Trabzonspor hikâyesi bile bunun ne kadar karmaşık olduğunu gösteriyor. Kulübün efsane kalecisi ve teknik direktörü olarak Trabzonspor tarihinin en önemli isimlerinden biri olmasına rağmen, her döneminde aynı sabrı görmedi. Kulüp zor durumda kalınca Güneş’i göreve getirdi. Ardından yine bildik senaryo işledi.
Ünal Karaman da benzer biçimde Trabzonspor ile güçlü bir duygusal bağ kurmuş isimlerden biriydi. Tolunay Kafkas, Hami Mandıralı ve diğer eski futbolcular için de durum farklı olmadı. Hepsi Trabzonspor formasının ağırlığını bilen, kulübün kültürünü tanıyan isimlerdi. Fakat teknik direktörlük koltuğu söz konusu olduğunda geçmişte kazanılan sevgi, gelecekte gösterilecek sabrın garantisi olmadı.
Burada bir parantez açmak gerekiyor.
“Kendi evladı” olmak teknik direktörlük için tek başına yeterli değildir. Trabzonspor’un efsane futbolcusu olmak, otomatik olarak iyi teknik direktör olunacağı anlamına gelmez. Bu noktada romantizme de gerek yok.
Ama başka bir gerçek daha var.
Bir kulüp kendi içinden yetişen bir teknik adamı göreve getiriyorsa, onun başarılı olması için gerekli şartları da oluşturmak zorunda. Yoksa “bizden biri” diyerek göreve getirip ilk ciddi krizde kapının önüne koymanın anlamı nedir?
Fatih Tekke’nin gönderilmesi bu tartışmayı yeniden gündeme taşıdı.
Trabzonspor formasını giymiş, kaptanlık yapmış, kulübün Avrupa’daki en önemli golcülerinden biri olmuş Tekke, Mart 2025’te teknik direktör olarak takımın başına geçti. Yaklaşık 18 aylık görev sürecinde Türkiye Kupası kazanıldı. Kulübün açıklamasında Tekke’nin oyuncu gelişimine ve ekonomik kazanımlara katkı sağladığı özellikle vurgulandı.
Trabzonspor’un Ferencvaros karşısında 4-0 yenilerek Avrupa Ligi’ne veda etmesinin ardından Fatih Tekke istifa ettiğini açıkladı. Yönetim ilk aşamada istifayı kabul etmedi ve Tekke’nin görevinin başında kalacağını duyurdu.
Ancak Amedspor yenilgisi sonrasında bu kez yollar ayrıldı. Trabzonspor, 1 Eylül’de Tekke ile karşılıklı anlaşarak yollarını ayırdığını açıkladı.
Her başarısızlıkta hocayı değiştirmek kolaydır. Zor olan, doğru hocayı bulup arkasında durmaktır. Zor olan, transfer politikasını teknik direktörün oyun anlayışıyla uyumlu hale getirmektir. Zor olan, altyapıdan çıkan oyuncuya hata yapma hakkı vermektir. Daha da zoru, kötü sonuçlar geldiğinde bütün faturayı teknik direktörün önüne koymamaktır.
Trabzonspor’un geçmişinde bunun güzel örnekleri var.
Özyazıcı ve Sümer dönemlerinde yalnızca takım kurulmadı; bir futbol kültürü oluşturuldu. Özellikle Sümer’in altyapı konusunda yaptığı çalışmalar, Trabzonspor’un bugün hâlâ konuşulan “kendi oyuncusunu yetiştirme” anlayışının temellerinden biriydi.
Bugün ise “kendi evladımız” sözü çoğu zaman bir futbol projesinden çok, kriz anlarında kullanılan bir güven kartına dönüşüyor. Tekke’yi gönderip yerine ’emanetçi’ olarak Hüseyin Çimşir’i getirmesi de oldukça ironik!
Trabzonspor’un efsane futbolcularına teknik direktörlük kapısını açması önemli. Ama asıl mesele kapıyı açmak değil, o kapıdan girenlere ne kadar sabır gösterebildiği.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***
![Tr724 [Haber Merkezi]](https://serbestgorus.com/wp-content/uploads/2026/09/Kecioren-Belediyesinde-uyusturucu-testi-krizi-Emniyet-ve-savcilik-arasinda-gerilim.-Ozgur-Ozel-gectigimiz-subat-ayinda-AKPye-360x180.jpeg)
![Tr724 [Haber Merkezi]](https://serbestgorus.com/wp-content/uploads/2026/09/5-yil-erken-emeklilikte-2027-isareti-Kimler-yararlanacak-360x180.jpg)



































