AHMET KURUCAN | YORUM
Bazı kitaplar vardır, elinizin altında yıllarca durur ama kıymetini çok sonra anlarsınız. Mealli Dua Mecmuası benim için biraz böyle bir kitaptır. 1980’li yılların ilk yarısında yıllarda elimizdeydi. Peygamber Efendimizin (sas) dualarından meydana gelen bir mecmua olduğunu da biliyorduk. Onun sayfaları arasında dolaşarak dualarımızı da yapıyorduk. Fakat bugün dönüp baktığımda rahatlıkla söyleyebilirim ki onun mahiyetini, arkasındaki düşünceyi ve Hocaefendi’nin ona yüklediği manayı o günlerde yeterince kavrayamamışız.
O yıllarda Cevşen daha fazla gündemimizdeydi. Kur’an okumalarımız vardı. Evrad u ezkâr adına başka metinler de hayatımızdaydı. Mealli Dua Mecmuası da vardı ama hak ettiği ölçüde hayatımızın merkezine oturmamıştı. Daha sonraki yıllarda, bilhassa Hocaefendi’nin bu konudaki ısrarlı teşviklerini ve zaman zaman siteme varan ifadelerini gördükçe meselenin farklı bir boyutunun bulunduğunu daha iyi anladım.
Fethullah Gülen Hocaefendi, Efendimiz’den (sas) bahsederken zaman zaman, “Hüzün Peygamberi” tabirini kullanırdı. Bu tabiri, yanlış hatırlamıyorsam İsmail Lütfi Çakan hocamızdan duymuş veya onun bir yazısında okumuştu. Ardından kendi hissiyatını ifade ederken şöyle derdi: “Eğer ben de Allah Resûlü’ne bir sıfat verecek olsaydım, ‘Dua Peygamberi’ derdim.”
Dua, hayatın kendisidir!
Gerçekten de Efendimiz’in (sas) hayatına baktığınızda bunun ne kadar isabetli bir tavsif olduğunu görürsünüz. Yatağına girerken dua, uyanırken dua, elbisesini giyerken dua, evden çıkarken dua, eve girerken dua, mescide giderken dua, tuvalete girerken ve çıkarken dua… Horoz öttüğünde ayrı, kulağı çınladığında ayrı bir dua… Yolculuğa çıkarken, bineğe binerken, yağmur yağarken, rüzgâr eserken, bir güzellikle karşılaştığında, hoşuna gitmeyen bir şey gördüğünde…
Kısacası insan hayatının yirmi dört saatini kare kare önünüze koyun; Allah Resûlü’nün (sas) dudaklarının hemen her karede Allah’a yönelen bir dua ile kıpırdadığını görürsünüz.
Bu açıdan bakınca dua, Efendimiz’in (sas) hayatında belli zamanlara sıkıştırılmış bir ibadet değildir. Hayatın kendisidir. Kulun Rabbiyle irtibatının kesintisiz devam etmesidir. Hocaefendi’nin “Dua Peygamberi” tavsifi de esasen bunu anlatıyordu. Mealli Dua Mecmuası işte bu hayat tarzını bugünün insanına taşıma gayretinin bir ürünüdür.
Mecmuanın ilk derleniş sürecine şahit olmadım.
Hocaefendi duaları toplamış, Hattat Muzaffer Ecevit hocamız da hat yazıyla hattıyla yazmıştı. Mavi, yumuşak kapaklı ilk baskısını hatırlıyorum. Sonradan bazıları el yazısını okumakta zorlandıklarını söyleyince eserin matbaa harfleriyle yeniden basılması gündeme gelmiş.
İşte benim hikâyeye dâhil oluşum bundan sonra başladı. 1986 yılıydı. Hocaefendi’nin yanında bir yıllık talebeyiz. Bize yaklaşık on beş günlük bir tatil vermişti. Herkes memleketine gitmişti. Ben de Tavşanlı’ya gittim. Ama üzerinden daha iki gün geçmişti ki haber geldi: “Hocaefendi seni çağırıyor.”
Geri döndüm.
Elinde Dua Mecmuası vardı. Matbaa harfleriyle yeniden basılacağını, fakat basılmadan önce içerisindeki rivayetleri bir kere daha gözden geçirmek istediğini söyledi. “Bu konuda bana yardımcı olmanı istiyorum.” dedi. Kaldı ki yıllarca süren ilk derlemesinde de hadisleri baştan sona kontrol etmişti kendisi.
Her duayı tek tek kontrol ettik
Yaklaşık 15 gün boyunca çalıştık. O günleri bugün gibi hatırlıyorum. Yamanlar’daki beşinci katta küçük, dikdörtgen salonda sabah kahvaltısından sonra otururduk. Önünde rahlesi, elinde mecmua… Bir duayı açar, birkaç kelimesini okur ve “Hadi bakalım, bunu bul gel.” derdi. Ben de odasındaki kütüphaneye giderdim. Önce konkordanstan rivayetin yerini tespit etmeye çalışır, ardından ilgili hadis kitabını bulur, hadisi açar, Hocaefendi’nin önüne getirirdim. Sahih olduğunu çok iyi bildiğimiz rivayetlerde bile bunu yapardık.
Dikkatinizi çekerim: Bazı duaları değil, mecmuadaki duaların tamamını bu şekilde yeniden gözden geçirdik.
Burada Hocaefendi’nin hadis rivayetlerine yaklaşımını göstermesi bakımından hiç unutamadığım bir hatıra vardır. Bir duada “Allah’ım, ansızın ölmekten Sana sığınırım.” manasına gelen bir ifade vardı. Fakat rivayette geçen bir kelimenin hangi masdarla okunacağı konusunda farklı ihtimaller bulunuyordu. Kelimenin birkaç farklı telaffuzu lügat açısından mümkündü. Fakat mesele sözlük açısından sahih olması değildi. Allah Resûlü’nün (sas) ağzından hangisi çıkmıştı?
Aradık, taradık. Hadis kaynaklarına baktık. Bulamayınca İmam Nevevî’nin el-Ezkâr’ı gibi başka eserlere müracaat ettik. Fakat o farklı rivayetler içinde Hocaefendi’nin aradığı kesinliğe ulaşamadık. Netice? O dua mecmuaya alınmadı.
Neden?
Çünkü Hocaefendi’nin meseleye bakışı çok farklıydı. Allah Resûlü’nün (sas) ağzından çıkan dua lafızlarını bir anahtarın dişlerine benzetirdi. Anahtarın dişlerinden birisi eksik veya farklı olduğunda nasıl kilit açılmıyorsa, nebevî duaların lafızlarında da mümkün olduğu ölçüde Efendimiz’in (sas) ağzından çıkan şekli muhafaza etmek gerektiğini düşünüyordu.
Hadis ilmiyle meşgul olanlar bilirler; rivayetlerde mana ile nakil vardır. Literatürde ‘rivayet bi’l mana caizdir’ denilerek dile getirilir bu durum. Yani sahabeden veya sonraki ravilerden biri, manayı değiştirmeden farklı bir kelime kullanmış olabilir. Muhaddisler farklı tariklere, ravilerin sayısına ve rivayetlerin mukayesesine bakarak hangi lafzın daha kuvvetli olduğunu tespit etmeye çalışırlar. Biz de o on beş gün boyunca mümkün olduğu ölçüde bunu yapmaya çalıştık. Hocaefendi’nin hassasiyeti, “Mana aynı, nasıl olsa olur.” şeklinde değildi. Nebevî lafza ulaşabiliyorsak ona ulaşmalıydık.
Bana göre Mealli Dua Mecmuası’nın kıymetini anlatırken bu 15 günlük tahkik sürecini de bilmek gerekir. Çünkü elimizdeki metin gelişigüzel bir dua derlemesi değildir. Arkasında hem de en az iki defa kaynaklara dönme, rivayetleri mukayese etme ve Allah Resûlü’nün (sas) dilinden dökülen ifadeyi mümkün olduğu ölçüde aynen tespit etme gayreti vardır.
Tahkik tamamlandıktan sonra başka bir mesele çıktı karşımıza: Hangi Arapça karakterle basılacaktı? O zaman Ankara’da Arapça dizgi ve tashih yapabilen bir matbaa vardı. Hocaefendi birkaç farklı karakterle örnek sayfalar bastırmamızı istedi. Cuma Ördü hocamla beraber İzmir’den Ankara’ya gittik. Matbaayı bulduk. Farklı karakterlerle örnekler hazırlattık, getirdik. Fethullah Gülen Hocaefendi bunların arasından birisini seçti ve yeni baskı o karakterle gerçekleştirildi.
Tercümeyi Ramazan’da 18 günde bitirdim
Fakat iş burada bitmedi. Yıllar sonra mecmuanın Türkçe tercümesi gündeme geldi. 1989-1990 yıllarıydı. Rahmetli Şerafettin Kocaman hocamız bu konuda çok ısrar etti. “Ahmet Hoca, bunu sen tercüme et. Yaparsın.” deyip duruyordu. O sırada vaizlik yapıyordum. Vaizliğin yanında çevre ilçelerde programlarım oldukça yoğundu. Nihayet “Ramazan’da başlayayım.” dedim. Çünkü Ramazan boyunca vaizi olduğum Ahmetli ilçesinde kalacak ve her akşam şehir merkezi veya köylerinde vaazlar yapacaktım. Gündüzleri bir anlamda boştum.
Ramazan’ın birinci günü “Bismillah” deyip oturdum. Gündüz mümkün olduğu kadar tercümeyle meşgul oluyor, akşam da vazifeme gidiyordum. Ramazan’ın 18. günü tercüme bitti. Şerafettin hocayı arayıp “Hocam müjde, bitti.” dediğimde nasıl sevindiğini hâlâ hatırlarım.
Ama bugün burada bir hakkı teslim etmem gerekiyor. İlk tercümeyi yaptıktan sonra bazı ifadeler içime tam oturmadı. Cemal Türk hocamla konuştum. “Cemal Hocam, tercümeyi birlikte gözden geçirelim.” dedim. Sağ olsun kabul etti. Oturduk ve tercümeyi baştan sona yeniden gözden geçirdik.
Elimde hâlâ o çalışmanın nüshaları vardır. İlk dizginin üzerinde kendi el yazımızla yaptığımız düzeltmeler, çizilen kelimeler, yerine konulan yeni ifadeler… Bazı sayfalarda çok yoğun tashihler vardır. Cemal Hocanın Türkçe zevki ve edebî hassasiyeti gerçekten çok kuvvetliydi. “Ağabey, bunu şöyle desek daha güzel olur.”, “Bu ifade daha edebî olur.”, “Bu şekli Hocaefendi’nin diline daha yakın.” dediği çok olmuştur.
Onun için yıllardır söylüyorum: Bu tercümenin üzerinde yalnızca benim adım yazsa da işin hakikati açısından “Ahmet Kurucan ve Cemal Türk tercümesi” denilmesi daha doğru olurdu. Kendisinden defalarca isminin mütercim olarak yazılmasını istedim, kabul etmedi. Ne o zaman Türkiye’de ne de Amerika yılları dahil sonraki baskıların yapıldığı tarihlerde. Bu vesile onun hakkını bir kez daha bu satırlarla teslim etmiş olayım.
Daha sonra eser Zaman gazetesinin kitap hediyelerinden biri olarak yüz binlerce eve ulaştı. Nihat Özdemir Ağabey’in dizgisinden baskısına kadar ciddi gayretleri oldu. Böylece belki daha önce nebevî dualarla bu ölçüde karşılaşmamış yüz binlerce insan Allah Resûlü’nün (sas) dualarını görme ve okuma imkânı buldu.
Bütün bunların ötesinde, üzerinde asıl durulması gereken husus kanaatimce başka. Hocaefendi bu mecmuanın hazırlanmasını, tahkikini ve basılmasını sadece kütüphanelerde bulunacak güzel bir dua kitabı ortaya koymak için istemiyordu. Arzu ettiği şey, Allah Resûlü’nün (sas) dua hayatının bizim gündelik hayatımıza taşınmasıydı.
Amerika yıllarında da bunu defalarca gördük. Bazen Meâlî Dua Mecmuası’nı raftan ister, eline alır, sayfalarını karıştırır ve bu duaların insanların günlük hayatına girmesini arzu ettiğini ifade ederdi.
Hocaefendi’nin sitemi…
Fakat burada bir şeyi daha söylemek lazım. Sadece teşvik etmezdi. Sitem de ederdi. “Biz bu Dua Mecmuası’nın önemini cemaate anlatamadık.” mealinde hayıflandığını çok defa duymuşumdur. Çünkü onun nazarında bunlar herhangi bir insanın güzel bulup kaleme aldığı dua metinleri değildi. Bunlar büyük ölçüde Allah Resûlü’nün (sas) mübarek dudaklarından dökülmüş, onun Allah ile münasebetini bize taşıyan dualardı. Dolayısıyla Müslümanın gündelik hayatında bunların mutlaka bir yeri olmalıydı.
Bu noktada evrâd u ezkâr geleneğimiz açısından da üzerinde düşünülmesi gereken bir husus var. Büyük âlimlerin, ariflerin, gönül insanlarının yazdığı dualar elbette çok kıymetlidir. Onların Allah karşısındaki yakarışları, gözyaşları, marifetleri ve iç dünyaları bize ufuk açar. Fakat bir tarafta herhangi bir âlimin veya velinin duası, diğer tarafta Allah Resûlü’nün (sas) duası varsa burada bir öncelik meselesinin bulunduğunu da kabul etmek gerekir.
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin üzerinde durduğu noktalardan biri buydu. Nitekim tasavvufî yol ve yöntemlerden bahsederken kitap ve sünnete ittiba üzerinde hassasiyetle duran, hususi birkaç ism-i şerifi vird edinmekle yetinmeyip Allah Resûlü’nün (sas) ibadet, dua, zikir ve fikir usulünü araştıran bir anlayışı öne çıkarır. Aslında mesele tam da burada düğümleniyor.
Hasılı, Mealli Dua Mecmuası’nı yalnızca “Hangi duayı ne zaman okuyalım?” sorusuna cevap veren bir kitap olarak görülürse eksik anlaşılmış olur. O, bir bakıma Sünnet-i Seniyye’yi dua üzerinden gündelik hayata taşıma projesidir.
Sabah uyandınız. Allah Resûlü (sas) ne diyordu?
Evinizden çıkıyorsunuz. Ne diyordu?
Yolculuğa başladınız. Ne diyordu?
Bir nimetle karşılaştınız. Ne diyordu?
Bir musibet haberi aldınız. Ne diyordu?
Gökyüzünde bulutları gördünüz, yağmur yağdı, rüzgâr esti. Ne diyordu?
Yeni bir elbise giydiniz. Ne diyordu?
Gece yatağınıza girdiniz. Ne diyordu?
Bu soruları çoğalttığınızda fark ediyorsunuz ki Mealli Dua Mecmuası bize sadece dua öğretmiyor; Allah Resûlü’nün (sas) hayatı nasıl Allah merkezli yaşadığını öğretiyor.
Belki bugün bizim yeniden keşfetmemiz gereken tarafı da burası. Modern hayat insanı parçalıyor. Ev başka bir dünya, iş başka, yolculuk başka, alışveriş başka, hastalık başka, sevinç başka, üzüntü başka… Din ise çoğu insanın zihninde camiye, namaza, Ramazan’a veya belli ibadet saatlerine sıkışabiliyor. Nebevî dualar bu parçalanmışlığı ortadan kaldırıyor. Tuvalete girişinizden yatağa yatışınıza, elbisenizi giymenizden yolculuğa çıkışınıza kadar hayatın tamamını Allah ile irtibatlandırıyor.
Böyle olunca dua artık sadece “Allah’tan bir şey istemek” olmaktan çıkıyor. Bir şuur haline geliyor. Bir hayat tarzına dönüşüyor. Belki Hocaefendi’nin Mealli Dua Mecmuası üzerinde bu kadar durmasının sebebi de buydu.
Yıllar geçti. Bugün 1986 yılında Yamanlar’daki o küçük salonda Hocaefendi’nin rahlesinin önünde açılan her rivayetin, kütüphanede aradığımız her hadisin, farklı tariklerini mukayese ettiğimiz her duanın arkasında bu düşüncenin bulunduğunu daha iyi anlıyorum. Maksat bir kitap basmak değildi. Maksat, Allah Resûlü’nün (sas) dua ufkunu insanımızın hayatına taşımaktı. Ve galiba Hocaefendi’nin yıllar sonra hâlâ “Bunu yeterince anlatamadık.” diye hayıflanmasının sebebi de buydu.
Şimdi önümüzde bu mecmua var. Üstelik eskisinden çok daha güzel baskılarla, kolay okunabilir şekliyle. Belki yapılması gereken, onu kitaplığımızdaki diğer evrâd kitaplarının arasına koymakla yetinmemek. Açmak. Okumak. Manasını öğrenmek. Sonra da yavaş yavaş hayatın içine taşımak.
Hepsini bir günde ezberlemek gerekmiyor. Bir dua ile başlanır. Evden çıkarken… Sonra eve girerken… Yatağa yatarken… Bir yolculuğa çıkarken… Derken Allah Resûlü’nün (sas) duası bizim dilimize, onun Allah’a yönelişi bizim gündelik hayatımıza yerleşmeye başlar. O zaman belki Hocaefendi’nin yıllarca üzerinde durduğu ama gerçekleştiremediğimiz bir arzuya da küçük bir katkıda bulunmuş oluruz: Dua Peygamberi’nin (sas) dualarını kendi hayatımızın duaları haline getirmek.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































