AHMET KURUCAN | YORUM
“PKK/KCK mensupları için özel yasa çıkarılarak tahliye ve infazı erteleme yolları açılıyor. Yıllardır haklarında hiçbir somut delil olmaksızın ‘terör örgütü üyeliği’ suçlamasıyla hapiste bulunan Hizmet Hareketi insanları için ise benzer bir adım atılmıyor! Neden?”
Bu sorunun insanın içine oturduğunu biliyorum. Dışarıdaki insan için bir haber başlığıdır belki bu. Telefonunun ekranında görür, okur, geçer. Fakat içerideki insan için öyle mi?
10 yıldır cezaevinde bulunan bir insan düşünün. Çocuğunun büyüdüğünü uzaktan seyretmiş. Annesini, babasını kaybetmiş, cenazesine gidememiş. Eşi tek başına hayatın yükünü omuzlamış. Belki eşi boşanmış. Çocukları babasız ya da annesiz büyümüş. Bir gün kapının kendisi için de açılacağını bekliyor.
Sonra böyle bir haber geliyor ve insan soruyor: “Allah’ım, muradın ne?”
Uzun zamandır yaşadığımız hadiseler karşısında zihnimi en fazla meşgul eden sorulardan biri bu: “Allah’ım, bütün bunlarda muradın ne?”
Dikkat edin, “Niçin bunlara izin veriyorsun?” demiyorum. “Bizi neden kurtarmıyorsun?” da demiyorum. “Onlara kapıları açarken bize neden açmıyorsun?” diye haşa Allah’ı sorgulamıyorum. Sadece anlamaya çalışıyorum: Muradın ne Allah’ım? Bize ne anlatıyorsun? Bizden ne istiyorsun?
Çünkü mümin, hadiseleri sadece görünen sebepler üzerinden okumaz. Siyaseti görür, hukuku görür, mahkemeyi görür, hâkimi görür, iktidarı görür. Bunların hiçbirini inkâr etmez. Haksızlığa haksızlık der. Zulme zulüm der. Hukukun çiğnendiği yerde bunu açıkça söyler. Ama bütün bunların üzerinde bir de kader vardır. İşte iman burada devreye giriyor.
Yusuf (as), hapishaneden çıkacağını düşündüğü iki kişiden birine, “Efendine benden bahset.” dedi. Fakat şeytan, efendisine Yusuf’tan söz etmeyi ona unutturdu. Böylece Yusuf (as) birkaç yıl daha hapishanede kaldı. (Yusuf, 12/42)
Düşünebiliyor musunuz? Yusuf (as) masum. Suçu yok. Hapiste bulunmayı hak etmiyor. Üstelik çıkması için bir vesile de doğmuş ama kapı açılmıyor. Bir yıl daha… Bir yıl daha… Bir yıl daha… Suat Yıldırım Hocam mealinde bu ‘birkaç’ yılın 8 yıl olduğunu söylüyor. Dile kolay, haksız yere bir 8 yıl daha hapiste.
Neden?
İnanan bir insan hadiseye kader penceresinden baktığında şunu düşünür: Yusuf’un (as) hapishaneden sadece çıkması murad edilmiyor. Onun hapishaneden hangi zamanda, hangi şartlarda ve hangi vazifeye doğru çıkacağı da kader planının içinde. Bazen biz kapının açılmasını istiyoruz. Allah ise kapının doğru zamanda açılmasını murad ediyor. İkisi aynı şey değil.
Kur’an’ın anlattığı bir başka sahneye gidelim…
Musa (as) ve beraberindekiler denizin önüne geldiklerinde arkalarında Firavun ordusu vardı. Sebepler planında her şey sükût etmiş, yolun sonu görünmüştü. Kur’an o anı anlatırken insanların söylediği sözü nakleder: “Eyvah! İşte yakalandık!” (Şuarâ, 26/61)
Ne kadar insanî bir söz… Önünde deniz. Arkasında ordu. Kaçacak yer yok.
Hz. Musa’nın (as) cevabı ise iman ile kader arasındaki münasebeti tek cümlede anlatıyor: “Hayır! Rabbim benimle beraberdir; bana mutlaka bir çıkış yolu gösterecektir.” (Şuarâ, 26/62)
Dikkatinizi çekerim, Hz. Musa bunu söylediğinde deniz henüz yarılmamıştı. Çok önemli burası. Musa (as), deniz yarıldıktan sonra, “Allah bizimleymiş.” demedi. Deniz önünde, Firavun ordusu arkasında dururken söyledi bunu.
İman da zaten biraz burada belli oluyor. Kapılar açıldıktan sonra, “Allah büyüktür.” demek kolay. Mesele, kapılar kapalıyken söyleyebilmekte.
Bir de mukayese meselesi var…
Soruda olduğu gibi tahliyeler başladığında cezaevlerindeki insanlarımızın yaşayabileceği en ağır duygulardan birinin bu olacağını düşünüyorum: “Onlar çıkıyor, biz niye çıkmıyoruz? Onlara bu imkân veriliyor, bize neden verilmiyor? Biz ne yaptık?”
Bu soruları sormalarını ayıplamam. Bunlar insanî sorular. Ama burada dikkat edilmesi gereken ince bir çizgi var. Başkalarının özgürlüğü bizim öfkemizin sebebi hâline gelmemeli. PKK mensubu da olsa, başka bir siyasi gruba mensup da olsa, herhangi bir insan hakkında hukuk devletinin, barışın ve toplumsal uzlaşmanın gerektirdiği adımlar atılıyorsa buna prensip olarak karşı çıkamayız.
Bizim bu noktada söylememiz gereken, “Onları neden çıkarıyorsunuz?” değil; “Hukuku neden herkese uygulamıyorsunuz?” olmalıdır. Çünkü adalet, sadece benim sevdiğim insanlara uygulanınca adalet olmaz. Adalet, herkes için adalettir.
Bir toplum silahlı bir çatışmayı bitirmek, yarım asırlık bir problemi çözmek için adım atıyorsa bundan rahatsız olmam. Keşke Türkiye bütün problemlerini konuşarak çözebilse.
Benim itirazım başka…
Eline bırakın silahı, kesici bir aleti dahi almamış; hayatında şiddeti yöntem olarak benimsememiş; öğretmenlik yapmış, doktorluk yapmış, esnaflık yapmış, öğrenci okutmuş, insanlara hizmet etmiş insanlar hâlâ hapisteyse orada çok ciddi bir adalet problemi vardır. Bunu söylemek başkasının özgürlüğüne karşı çıkmak değildir. Kendi insanımız için de hukuk istemektir.
Peki ya insanın aklına şu soru gelirse: “Allah bizi unuttu mu?”
İnsan bazen bunu söylemeye dili varmasa bile içinden geçirebilir. Kur’an’ın cevabı çok açık: “Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da.” (Duhâ, 93/3)
Bu ayetin Mekke’de hangi psikolojik atmosferde geldiğini hatırlayalım. Vahiy bir müddet kesiliyor. Allah Resûlü (sas) bekliyor. Müşrikler, “Rabbi Muhammed’i terk etti.” diye alay ediyorlar. Allah’ın cevabı: “Rabbin seni terk etmedi.”
Bugün cezaevinde bulunan masum, mağdur ve mazlum herkese Kur’an’ın bu diliyle seslenmek isterim: Kapıların henüz açılmamış olması Allah’ın sizi terk ettiği anlamına gelmez.
Duaların hemen karşılık bulmaması, o duaların duyulmadığı anlamına gelmez. İnsanların sizi unutması, Allah’ın sizi unuttuğu anlamına hiç gelmez. Bazen Allah bir insanı insanların gözünden uzaklaştırır ama kendi nazarından uzaklaştırmaz.
Tam da burada çok önemli bir yanlış anlamanın önüne geçmek isterim. Bu sözlerimle yaşanan hukuksuzluklara “kader” deyip onları meşrulaştırmıyorum. Asla…
Bir insan suçsuz yere hapiste tutuluyorsa bu zulümdür. Bir anne çocuğundan haksız yere ayrılmışsa zulümdür. Bir insan siyasi aidiyeti, dinî düşüncesi, okuduğu okul, çalıştığı kurum, yatırdığı para, kullandığı banka veya tanıdığı insanlar sebebiyle suçlu ilan edilmişse ve ortada bireyselleştirilmiş gerçek bir suç yoksa bunun hukukla izah edilmesi mümkün değildir.
Bunları avazımız çıktığı kadar haykırarak söyleriz. Söylemek zorundayız da.
Fakat olaylara bakışta iki ayrı penceremiz var bizim. Birincisi hukuk penceresi. Oradan baktığımızda haksızlığa karşı mücadele ederiz. İkincisi kader penceresi. Oradan baktığımızda ise şöyle sorarız: “Allah’ım, bu imtihan içinde beni nasıl bir insan yapmak istiyorsun?”
Ve biliriz ki Allah’ın kader dairesinin dışına çıkmış değiliz.
Kader inancı, insanın iradesini askıya alması, hakkını aramaktan vazgeçmesi anlamına gelmez. Tam aksine mümin, kaderin Allah’a bakan yönünü teslimiyetle karşılarken kendi iradesine bakan yönünde üzerine düşeni sonuna kadar yapmakla mükelleftir. Hukuk yolları açıksa başvurur, itiraz edilmesi gereken yere itiraz eder, dilekçe verilmesi gerekiyorsa verir, hakkını arar; içerideyse hayata tutunmaya, dışarıdaysa içeridekinin hukuk mücadelesine omuz vermeye devam eder.
“Nasıl olsa kader” deyip hukuktan ümit kesmek, yapılabilecekleri yapmadan geri çekilmek bizim kader anlayışımız olamaz. Yusuf (as) da hapishanede kaderine iman ettiği hâlde çıkmasına vesile olacağını düşündüğü kişiye, “Efendine benden bahset.” demişti. Demek ki tevekkül sebepleri terk etmek değil; sebeplere müracaat ettikten sonra neticeyi Allah’a bırakmaktır. Biz de hukukun bütün meşru imkânlarını sonuna kadar kullanır, irademizin hakkını verir, sonra netice ne olursa olsun Rabbimize karşı teslimiyetimizi muhafaza ederiz.
Hasılı, bugün başkaları hakkında tahliye ve infaz düzenlemeleri konuşulurken aynı hukuk kapılarının bizim insanımıza kapalı tutulması, imtihanın bir başka boyutu.
Burada Hz. Yakup misali: “Ben kederimi ve hüznümü yalnız Allah’a arz ediyorum.” (Yusuf, 12/86) demenin sağlam bir duruş noktası olduğunu düşünüyorum.
Bakın, Hz. Yakup Yusuf’unu ve peşi sıra Bünyamin’ini kaybetmekten dolayı üzüntü duymuyor değil. Elbette bir baba olarak acı duyuyor, elem çekiyor, ıstırap içinde kıvranıyor. Ama bu duygularının kendisini yönetmesine, iradesini elinden almasına izin vermiyor. Acı ve ıstırabını Allah’tan uzaklaşmanın değil, Allah’a yaklaşmanın vesilesi yapıyor.
Bunu dışarıda yaşayan bir insan olarak söylemenin kolay, içeride yaşamanın ise çok zor olduğunun farkındayım. Fakat elimden başka ne gelir?
Onun için diyorum ki tıpkı Hz. Yakup misali acımızı, ıstırabımızı, elemimizi, hüznümüzü, hasretimizi Allah’a arz edebiliriz. Derdimizi O’na anlatabiliriz. “Çok yoruldum Allah’ım.” “Çocuklarımı özledim Rabbim.” “Artık dayanamıyorum.” diyebiliriz. Bunların hiçbirisi imansızlık değildir. Ama “Allah bizi unuttu.” diyemeyiz. Çünkü Allah unutmaz. Kur’an’ın ifadesiyle: “Rabbin unutkan değildir.” (Meryem, 19/64)
Onun için bugün yaşananlara bakıp ümitsizliğe düşmemek lazım. Başkalarının kapılarının açılması, bizler için kapınızın hiç açılmayacağının delili değildir. Hatta kim bilir… Belki bugün başka kapıların açılıyor olması, yarın adaletin daha geniş konuşulacağı bir zeminin başlangıcıdır.
Bilmiyoruz…
Bilmediğimiz yerde Allah adına kesin hükümler vermeyiz. Sadece dua eder, çalışır, hukuk mücadelemizi sürdürür ve bekleriz. Ve her sabah yeniden sorarız: “Allah’ım, bugün benim için muradın ne?”
Belki cevap hemen gelmez. Ama mümin şunu bilir: Allah’ın sustuğunu zannettiğimiz yerde bile kader konuşmaya devam eder.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































