AHMET KURUCAN | YORUM
(Yeni Asya’da yayımlanan üç yazı vesilesiyle…)
Kaldığım yerden devam ediyorum. En son, “Bir insanı sevmeniz, onun hakkında söylediğiniz her şeyi doğru yapmaz. Aynı şekilde bir insana mesafeli olmanız da onun hakkında söylediğiniz her şeyi yanlış yapmaz. Hakikatin ölçüsü sevgi veya mesafe değildir; vakıadır, delildir ve şahitliktir.” demiştim.
Kadir Akbaş’a göre güya Fethullah Gülen Hocaefendi zamanla kendisini merkeze yerleştirmiş, etrafında şahıs eksenli bir yapı oluşturmuş, Risale-i Nur çizgisini kendi liderliği lehine gölgelemiş ve neticede büyük bir toplumsal kırılmanın fikrî zeminini hazırlamış!
Bu, oldukça ağır bir hüküm. Eğer böyle bir hüküm verilecekse de bunun ispat yükü son derece ağırdır. Çünkü artık tartışılan bir fikir değil, bir insanın ömrüdür.
Ben, yaklaşık 40 yıl boyunca Hocaefendi’yi en yakın dairede farklı zamanlarda ve farklı şartlarda tanıma imkanı bulmuş birisi olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Onun en belirgin vasıflarından birisi şahsını sürekli geri çekmeye çalışmasıydı. Onunla aynı ortamı paylaşanlar çok iyi bilirler ki, kendisini merkeze alan övgülerden rahatsız olur, şahsına yönelik aşırı ifadeleri tashih etmeye çalışır, Hizmet’in bir şahıs hareketi değil, “şahs-ı manevî” etrafında yürütülmesi gerektiğini tekrar tekrar vurgulardı. İnsanların kendisine olan teveccühünü hayra hizmet yolunda bir kredi gibi kullandığını söyler, soyismine izafeten söylenen cemaat söylemlerini (Gülen Cemaati denilmesini) şirk kabul ederdi.
Bununla beraber Hocaefendi’yi seven bazı kişilerin zaman zaman tam tersi söylem ve eylemleri olmuştur. Bunu inkar edemem. Fakat Hocaefendi gibi kurucu lideri değerlendirirken, bazı mensuplarının aşırılıklarını liderin düşüncesi ve davranışı yerine koymak, ilmî açıdan ciddi bir metodoloji problemidir. Akbaş’a bu noktada düşen görev söz konusu aşırı yorumları değil, o kişinin kendi sözleriyle kendi pratiği arasında bir hükme varmaktır. Ama nedendir bilmem, Akbaş bunu yapmamıştır.
Bir de Risale-i Nur meselesi var. Bu iddiayı -siz iftira da diyebilirsiniz- okurken kendi kendime şu soruyu sordum: Bir insanın fikrî aidiyeti neyle ölçülür? Sloganlarla mı? Yoksa ömrü boyunca ortaya koyduğu eserlerle, yaptığı atıflarla, benimsediği usulle ve yetiştirdiği insan tipiyle mi?
Ben ikinci şıkkı tercih ederim. Çünkü ilim ve insaf bunu gerektirir. Hocaefendi’nin sohbetlerini, vaazlarını ve eserlerini bilen herkes bilir ki, Üstad Bediüzzaman Said Nursi, Hocaefendi’nin ana beslenme kaynaklarından biridir ve bunu hayatının hiçbir döneminde inkar etmemiştir.
Pekala Üstad ve Hocaefendi arasında hiç mi fark yoktur? Vardır ama bu her ikisinin de beslenme kaynağı olan Kur’an ve sünnette değil öncüleri oldukları hizmetlerdeki yöntemdedir. Bediüzzaman, yaşadığı dönemin şartlarında iman hizmetini yürüttü. Hocaefendi ise değişen dünyanın şartlarında aynı iman hizmetini sivil toplum kurumları vasıtasıyla eğitim, diyalog, insani yardım ve benzeri alanlarda bütün dünyaya açtı. Bu metodik farklılığı “kopuş” olarak okumak, hem Bediüzzaman’ın tecdid anlayışını hem de Hocaefendi’nin öncüsü olduğu dünya geneline yayılan hizmetleri eksik okumaktır.
Bir de Akbaş, rejimin “15 Temmuz” söylemleri ile Hocaefendi’nin 86 yıllık hayatını adeta yeniden kurguluyor.
İnsaf diyorum, insaf!
Tarih, büyük şahsiyetleri tek bir olay üzerinden değerlendirmez. Hz. Musa’yı yalnızca Mısır’dan çıkış hadisesiyle okuyamazsınız. Hz. Osman’ı sadece hilafetinin son altı yılına indirgerseniz adaletli olamazsınız. Hz. Ali’yi yalnızca Cemel ve Sıffîn üzerinden okursanız onu anlamış sayılmazsınız. Çünkü büyük insanların hayatı, tek bir hadiseye sığmayacak kadar geniştir. İşte benim itirazım tam da buradadır.
Hocaefendi’nin 86 yıllık hayatı 2016’dan bu yana yapılan iddialar, ithamlar, yalanlar, iftiralar ve tartışmalar üzerinden okunuyor. Yazık! Bu ne tarih yazıcılığına sığar, ne yorumculuğuna. Bırakın tarih yazıcılığı ve yorumculuğunu, ahlaki, vicdani, insani, İslami hiçbir şeye sığmaz. İnsaf dememin sebebi de bu zaten.
Bir de yazı dizisinin ikinci günündeki manşet var: “Fethullah’ı kullanıp attılar”
Bu başlık, Ruşen Çakır’ın 26 Haziran 1999 tarihinde Milliyet gazetesinde yayımlanan röportajının başlığıdır. Üstelik bu çarpıcı ifade Ruşen Çakır’a değil, röportaj yaptığı Yeni Asya grubunun o dönemki önde gelen ismi Mehmet Kutlular’a aittir.
Bu tercih zaten başlı başına düşündürücüdür. Fakat daha vahimi şudur: Kadir Akbaş’ın yazısının hiçbir yerinde bu kupürün niçin kullanıldığı açıklanmıyor. Ne 1999’daki röportajın bağlamı var, ne Mehmet Kutlular’ın hangi hadiseler üzerine bu sözü söylediği, ne Ruşen Çakır’ın değerlendirmesi, ne de bu başlığı Akbaş’ın bugünkü iddialarına bağlayan tek bir somut delil.
Öyleyse soruyorum: Bu küpür orada niçin duruyor?
Bir insanı ve yarım asırlık bir hareketi mahkûm etmek için, içeriğiyle bağlantısı kurulmamış sansasyonel bir küpürü vitrine koymak gazetecilik değil, düpedüz algı mühendisliğidir. Başkalarını propaganda yapmakla suçlayanların, bağlamından koparılmış bir cümleyi okuyucunun zihnine peşin hüküm olarak çakmaya çalışması gerçekten ibret vericidir. Ayıptır, yazıktır, günahtır.
Hele bunu yapan bir hukukçuysa ve yayımlayan gazete kendisini hakikatin, hukukun ve mazlumun yanında konumlandırıyorsa mesele daha da ağırlaşır. Bir hukukçuya düşen, manşetlerle kanaat üretmek değil, delille konuşmaktır. Bir gazeteye düşen ise okuyucusunun zihnini yönlendirmek değil, hakikati dünü, bugünü ve yarını ile bütüncül bir gözle değerlendirerek ortaya koymaktır.
Daha net yazayım: Deliliniz varsa koyarsınız. Belgeniz varsa gösterirsiniz. Şahidiniz varsa dinletirsiniz. Ama bunlar yoksa 27 yıl öncesinden çekilip çıkarılan bir gazete küpürü, hakikatin şahidi değil; sadece verilmek istenen hükmün görsel dekoru olur.
Yazımı bitirirken aklıma şu soru takıldı: Bugün Hocaefendi hayatta olsaydı, Yeni Asya’da kendisi hakkında kaleme alınan bu üç yazıyı okuduğunda ne derdi? Kendisini tanıdığım kadarıyla, “Onlar bize bunu nasıl söyler?” demezdi. Bunun yerine, “Acaba yanlış anlaşılmamıza sebep olan bir kusurumuz oldu mu?” diye sorardı. Çünkü onun hayatında muhasebe, başkalarını hesaba çekmekten önce kendini hesaba çekmekti.
Fakat aynı Hocaefendi, adaletin zedelendiğini düşündüğü yerde de susmazdı. Şahsını müdafaa etmek için değil, hak ve hakikate hürmetsizlik etmek istemediği için. Zira hakikatin de bir hakkı vardır. Ben de bu yazıları aynı düşünceyle kaleme aldım. Ne Hocaefendi’yi hatasız göstermek ne de bir cemaati her yaptığıyla müdafaa etmek için. Sadece 40 yıl boyunca değişik vesilelerle şahit olduğum bir hakikatin tarihe eksik, çarpıtılmış ve tek taraflı intikal etmemesi için.
Onun için yazının başlığına “Şahitliğin sorumluluğu” dedim. Aslında bu Yeni Asya’nın da, Kadir Akbaş’ın da sorumluluğudur. Çünkü 86 yıllık ömrüne belki onlarca insanın hayatına sığacak kadar hizmet, mücadele, eser, eğitim faaliyeti, hicret, sürgün, mahkeme, gözyaşı ve hatıra sığdırmış bir insanı; son on yılda hakkında söylenen yalanlara, ithamlara, iddialara ve iftiralara indirgemek ne tarihe sığar ne ilme ne de vicdana.
Allah Kur’ân’da ne buyuruyor: “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adil olun; bu, takvaya daha yakındır.” (Mâide, 5/8)
Ayette bahsedilen ‘topluluk’ kim veya kimler? Sadece din ve iman düşmanı olanlar mı yoksa Üstad’ın ‘Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir, bir, bir, yüze kadar bir, bir’ dediği o birlikler içinde yerini alan bizler de dahil miyiz?
Bugün Hocaefendi hakkında yazarken de, Hizmet’i değerlendirirken de, Yeni Asya’yı eleştirirken de, kendimizi muhasebe ederken de başvuracağımız ilk ve son ölçü adalet olmalıdır. Çünkü adalet kaybolduğunda muhasebe hesaplaşmaya dönüşür. İnsaf kaybolduğunda tenkit ithama, iftiraya dönüşür. Vicdan sustuğunda ise geriye tarihin şahitliği kalır.
Tarih hükmünü verirken acele etmez. Tarih öfkeyle hüküm vermez. Tarih kırgınlıklarla karar vermez. Eninde sonunda bütün şahitleri dinler, bütün belgeleri önüne koyar, bütün tarafları tartar ve sonra hükmünü verir. Ben bu satırları, o büyük mahkemeye küçük de olsa bir şahitlik bırakabilmek için yazdım. Gerisini zamana, vicdanlara ve mutlak adalet sahibi olan Allah’ın hükmüne bırakıyorum.
Bitirirken “15 Temmuz muhasebesi” içinde Kadir Akbaş ve Yeni Asya’nın yayın kadrosunun hafızasını tazeleyecek bir soru sormak istiyorum: Daha iki yıl önce Yeni Asya’nın Genel Yayın Yönetmeni olan Kâzım Güleçyüz, 23 Ekim 2024 tarihinde neden tutuklanmıştı?
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***
































