UBS’in son Küresel Servet Raporu’na göre Türkiye, milyoner üretme hızında dünya ikincisi; aynı raporun öteki sayfasında ise 56 ülke arasında orta sınıfı en hızlı çöken ülke. Bir yılda 5 bin 650 yeni dolar milyoneri, karşısında serveti yüzde 21 eriyen “ortalama Türk”… Bu bir mucize değil, bir düzenek. İşte o düzeneğin krokisi…
M. NEDİM HAZAR | YORUM
Balzac’a atfedilen o meşhur cümleyi bilenler vardır: “Her büyük servetin arkasında bir suç yatar.”
Cümle aslında “Goriot Baba”daki halinden biraz törpülenerek dolaşıma girmiş ama özü değişmiyor. Vautrin, genç Rastignac’a Paris’te hızla zengin olmanın namusla mümkün olmadığını anlatır. Onun için servetin nasıl kazanıldığı değil, nasıl gizlendiği önemlidir. İz bırakmadan işlenmiş bir suç hayatın dikine, yani en kestirme yoludur.
Ve sanırım Vautrin bugün yaşasaydı Paris’e değil, İstanbul’a gelirdi. Çünkü İsviçre merkezli UBS bankasının son Küresel Servet Raporu, ona dünyanın en verimli av sahasını işaret ediyor. Türkiye, dolar milyoneri sayısının en hızlı arttığı ülkeler sıralamasında dünya ikincisi. Sadece bir yılda 5 bin 650 vatandaşımız daha “dolar milyonerleri kulübüne” katılmış; toplam sayı 93 bine dayanmış. Önümüzde yalnızca minicik Litvanya var; onun da bütün marifeti 921 yeni milyoner üretebilmek. Üstelik bu bir “talih yılı” da değil.
Durun bu habere bakıp, “İyi işte memlekette zengin çoğalıyor, nesinden rahatsız oluyorsun?” demeyin. Aynı kurumun bir önceki raporunda Türkiye, yüzde 8,4’lük artışla dünya birincisiydi. Yani iki yıldır kürsüden inmiyoruz.
Peki bu bir başarı mı?
Değil elbette. Çünkü aynı UBS’in aynı raporlar serisinde bir başka rakam daha var ve iki rakam yan yana geldiğinde ortaya bir “başarı hikâyesi” değil, bir suç mahalli deseni çıkıyor: Türkiye’de medyan servet, yani nüfusu servetine göre sıraladığınızda tam ortadaki vatandaşın, o “ortalama Türk”ün serveti reel olarak yüzde 21’e yakın erimiş durumda!
Bu rakam UBS’in incelediği 56 ülke arasındaki en sert düşüş anlamına geliyor. Başka bir deyişle: Milyoner üretme hızında dünya ikincisi olan ülke, orta sınıfını çökertme hızında dünya birincisi!
Kişi başına ortalama servet bile, kâğıt üzerindeki yüzde 35’lik şişkinliğe rağmen, enflasyondan arındırıldığında yüzde 14,6 gerilemiş durumda. Gelir eşitsizliğini ölçen Gini (Toprağı bol olsun Corrado mezarında ters dönüyordur!) katsayımız 0,73’e tırmanmış; UBS’in “yüksek eşitsizlik” alarmı verdiği 0,70 eşiğinin üzerinde, Birleşik Arap Emirlikleri ve Rusya ile aynı ligdeyiz.
Bir ülkede aynı anda hem milyoner sayısı roket hızıyla artıyor hem de ortadaki vatandaş hızla yoksullaşıyorsa, ortada bir mucize yoktur; ortada bir düzenek vardır sevgili okur ve gelin bu düzeneği anlamaya çalışalım.
Milyoner kimdir?
Önce kavramı yerine oturtalım, çünkü buradaki “milyoner”, Yeşilçam filmlerindeki purolu fabrikatör değil. UBS’in tanımı net aslında: Bütün varlıklarınızın — ev, arsa, araba, altın, döviz, hisse, mevduat — bugünkü değerinden bütün borçlarınızı düştüğünüzde kalan net servet 1 milyon doları, yani bugünkü kurla kabaca 47 milyon lirayı aşıyorsa, siz bir dolar milyonerisiniz.
İstanbul’un hatırlı semtlerinde tek bir dairenin fiyatının bu eşiğe dayandığı bir ülkede, iki konutu ve bir miktar altını-dövizi olan bir aile, kendini hiç zengin hissetmese de kâğıt üzerinde çoktan bu kulübün kapısına gelmiştir bile. Yani mesele bir gelir hikâyesi değil, bir varlık muhasebesi hikâyesidir. Milyonerler listesine maaş bordrosuyla değil, bilançoyla giriliyor zira.
Bu ayrım kritik, çünkü düzeneğin bütün sırrı burada.
Düzeneğin krokisi
Türkiye’de hane halkı servetinin yüzde 80’inden fazlası taşta, toprakta, konutta, altında ve dövizde duruyor. Hisse senedi, tahvil, fon gibi finansal varlıkların payı yüzde 20’nin bile altında. Şimdi bu yapının üzerine, iktidarın “Nass var!” diyerek ateşlediği, sonra da bir türlü söndüremediği yüzde 50-60-80’lik enflasyon benzinini dökün ve sistemin üç adımda nasıl çalıştığını izleyin.
Birinci adım: Yüksek enflasyon, varlık fiyatlarını nominal olarak uçuruyor. Konut, arsa, altının lira karşılığı, dövizin lira karşılığı — hepsi yukarı gidiyor. Varlık sahibinin serveti kâğıt üzerinde şişmeye başlıyor.
İkinci adım: Kur hareketiyle varlık fiyatlarındaki yükseliş birleşince, bu şişme lira bazında kalmıyor, dolar bazında bile eşik atlatıyor. Bundan 15-20 yıl önce iki daire almış bir esnaf, hiçbir yeni değer üretmeden, tek bir şirket kurmadan, sabah uyandığında kendini dolar milyoneri buluyor. UBS’in saydığı 5 bin 650 yeni milyonerin kahir ekseriyeti işte böyle “üretilmiş.”: Bir fabrika bacası tütmeden, bir patent alınmadan, sadece eldeki varlıkların yeniden fiyatlanmasıyla.
Üçüncü adım ki madalyonun öteki yüzüdür: Aynı dönemde varlığı olmayan, tek geliri maaşı olan vatandaşa ne oluyor? Maaş, enflasyonun arkasından koşar ve hiçbir zaman yetişemez. Birikimini lira mevduatında “biraz faiz alayım” diye bekleten memur, emekli, asgari ücretli, her ay reel olarak biraz daha eziliyor. Aynı enflasyon, aynı anda iki zıt iş yapıyor: Varlık sahibini dolar milyoneri yaparken maaşlıyı sefalete itiyor. UBS’in iki eğrisi — yukarı fırlayan milyoner sayısı, aşağı çakılan medyan servet aynı düzeneğin acı veren iki çıktısıdır. Pasta büyüyor; ama pasta herkes için büyümüyor, pastanın dilimleri el değiştiriyor.
Listenin utanç verici sırrı
Şimdi UBS’in milyoner artış hızı sıralamasındaki ilk beş-altı ülkeye dikkatle bakın: Litvanya, Türkiye, Letonya, Macaristan, Rusya… Bu listede İsviçre yok, Norveç yok, Danimarka yok. Refahın, hukukun, kurumsal istikrarın timsali tek bir ülke yok. Liste; yüksek enflasyonun, varlık balonlarının, otoriter eğilimli yönetimlerin ve bozuk gelir dağılımının ülkelerinden oluşuyor. Orban’ın Macaristan’ı, Putin’in Rusya’sı ve Erdoğan’ın Türkiye’si aynı klasmanda. Çünkü “milyoner üretim hızı” denen gösterge, bir refah madalyası değil, bir tür varlık enflasyonu termometresidir.
Ateşi en yüksek hastalar en üst sırada! Sağlıklı zenginleşmenin nasıl bir şey olduğunu görmek isteyen Amerika’ya bakmak zorunda. Orada geçen yıl 441 bin yeni milyonerin motoru üretken varlıklardı; halkın emeklilik fonları ve hisse senetleri üzerinden ortak olduğu, değer üreten şirketler. Bizde ise motor, taşın toprağın yeniden fiyatlanmasından başka bir şey değil. Tabii iktidarın varlık transferi politikasının önemi büyük burada. Gelişmiş ülkelerde servet üretimden doğuyor, Türkiye gibi ülkelerde ise sefaletten!
Yolsuzluk ve Servet Transferi
Ama insaf edelim; enflasyon makinesi Macaristan’da da, Letonya’da da çalışıyor. Türkiye’yi bu ligde bile “özel” kılan, sisteme monte edilmiş iki yerli turbomuz var!
Birincisi özellikle son 10 yıldır tarihte eşi görülmemiş bir hoyratlıkla alıp başını ggiden yolsuzluk düzeni. Esasen 25 senedir kamu ihalelerinin, imar rantlarının, kamu bankası kredilerinin, vergi aflarının ve “istisna” maddelerinin hep aynı adreslere aktığı, müteahhitlikten medya patronluğuna uzanan bir sadakat zincirinin devlet eliyle beslendiği bir sistemden söz ediyoruz. Garanti geçişli köprüler, garanti yolculu otoyollar, garanti hastalı şehir hastaneleri vs. hepsinin garantisi, o “tam ortadaki vatandaşın” cebinden ödeniyor. Vautrin’in formülü burada devlet politikasına dönüşmüş artık. Servetin kaynağını sormak yasak, sonucunu alkışlamak mecburi!
İkincisi ise açık servet transferi. Bunun ders kitaplarına girecek örneği, Kur Korumalı Mevduat ucubesiydi. Devlet, bütçeden — yani asgari ücretlinin vergisinden — trilyonlarca lirayı, zaten büyük mevduat sahibi olan dar bir kesimin kur farkını ödemek için aktardı. Tarihte az görülür bir tersine Robin Hood operasyonu yani: Fakirden al, zengine ver.
Buna negatif reel faizle dağıtılan ucuz kredileri, seçim öncesi açılan muslukları, yandaşa peşkeş çekilen kamu varlıklarını ekleyin. UBS’in tablosundaki o makas, yani tepede şişen servet, ortada eriyen hayat, kendiliğinden oluşmuş bir doğa olayı değil, bilinçli tercihlerle açılmış bir makas oluyor. Bu düzenin adına “ekonomi politikası” demek, kasa soygununa “nakit yönetimi” demek kadar aşağılık bir gölgelemedir.
Sefaletin öteki yakası
Rakamın yakıcılığını bir kenara bırakıp o “medyan vatandaşa” bakalım isterseniz. Bu profil sabahları değil akşam pazar artığına giden emeklidir. Çocuğuna eti ayda bir gösterebilen asgari ücretlidir. Kirası maaşını yutan öğretmendir. On yıl okuyup ülkeden kaçmayı tek kariyer planı olarak gören genç doktordur. UBS raporu, servetimizin yüzde 21 eridiğini söylüyor ve elbette eriyen yalnızca serveti değil elbette geleceğe dair tasavvuru, çocuğunun kendisinden iyi yaşayacağına dair o eski Cumhuriyet vaadi, hepsi birlikte eriyor. Listenin sonundayız sonunda… Siyasal İslamcı iktidar, “faiz sebep enflasyon netice” diye başladığı ucubenin faturasını, kendi tabanı da dahil bütün bir orta sınıfa kesti; sonra da dönüp o yoksullaştırdığı kitleye sadaka ekonomisiyle — kömür torbası, market kuyruğu, sosyal yardım kartı — minnet borcu çıkardı. Önce yoksullaştır, sonra yardım et, sonra o yardımı oya tahvil et: Düzeneğin siyasi çıktısı da bu.
UBS’in iki eğrisini üst üste koyalım. Milyoner sayısı yukarı, medyan servet aşağı. Aynı ülkede, aynı dönemde, aynı iktidarın eseri bu. Bu iki eğrinin makası, bir ekonomi grafiği değil, bir rejimin röntgeni aslında. Refah üreten ülkeler vatandaşını zenginleştirir; varlık enflasyonu ve yolsuzlukla dönen ülkeler ise vatandaşını sefalete mahkum ederken kendi milyonerini üretir. Türkiye son beş yıldır ikinci kategorinin dünya şampiyonu; Milyoner ülke, müflis toplum.
Balzac’ın Vautrin’i haklıydı bence; büyük servetlerin arkasında çoğu zaman bir suç yatıyor. Saray iktidarı bu vecizeye kendi katkısını yaptı. Bizde suç, tek tek servetlerin arkasında saklanmıyor; bizzat servet üretim mekanizmasının kendisine dönüşmüş durumda. Ve bu mekanizmanın faili meçhul değil. Enflasyonu bir yönetim aracı olarak kullanan, kuru patlatıp KKM ile zengini kollayan, ihale düzenini sadakat düzenine çeviren, denetleyen her kurumu — Sayıştay’ından MASAK’ına — siyasi sopaya dönüştüren bir iktidarın 25 yıllık eseridir. 5 bin 650 yeni milyoner bu iktidarın başarısı değil; 86 milyonun ödediği faturanın makbuzudur kanaatimce.
Gün gelecek, bu raporlar bir iddianamenin ekleri olarak okunacak. O gün geldiğinde kimse “Bilmiyorduk” demesin diye yazıyoruz: Biliyorduk. Rakamlar ortadaydı. İsviçre’deki banka bile görüyordu; görmeyen, yalnızca görmemek için maaş alanlar ile sefaleti çektiği halde bu düzeneğe oy verenlerdi.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***


































