AHMET KURUCAN | YORUM
“Rîhukum” devletiniz mi demek? Bu yazı, Enfâl suresi 46. Ayet üzerinden bir hutbe eleştirisidir…
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 7 Ağustos 2026 tarihli “Kardeşlik” başlıklı cuma hutbesine “Allah’a ve Resulü’ne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin. Sonra yılgınlığa düşer, gücünüzü kaybedersiniz. Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.” şeklinde Türkçe’ye tercüme edilecek ayete bir kelime ilave edilmiş; devlet!
Şöyle diyor, “Allah’a ve Resulüne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin. Sonra gevşersiniz ve gücünüz, devletiniz elden gider. Sabırlı olun. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.”
Önemli mi? Elbette önemli. Zira söz konusu olan Allah’ın kelamı ve O’nun kelamındaki “rüzgâr”, “devlet” yapılıyor…
İzah edeyim…
Ayetin Arapçasındaki ifade, “fe tefşelû ve tezhebe rîhukum”dür. “Feşel”, gevşemek, yılgınlığa düşmek, cesaret ve direncini kaybetmek; “rîh” ise asıl itibarıyla rüzgâr demektir. Ancak burada mecazî olarak güç, kuvvet, heybet, nüfuz, üstünlük ve caydırıcılık manasında kullanılmaktadır.
Yani ayet, “Birbirinizle çekişirseniz moraliniz bozulur, direnciniz kırılır, gücünüz ve etkinliğiniz elden gider” demektedir.
Ama bu demek değildir ki “rüzgâr” kelimesine “devlet” manası verilemez. Hayır, benim böyle bir iddiam yok. Bunu baştan belirteyim. Klasik Arapçada ve bazı tefsirlerde bu kelimenin açıklanması sırasında “devleh/devletun” denilmiştir. Bu ise galebe, hâkimiyet, üstünlük manasına gelir. Fakat klasik metinlerdeki bu “devleh/devletun” ile bugün Türkçede kullandığımız siyasî ve kurumsal anlamdaki “devlet” aynı şey değildir. Problem de zaten tam da burada başlamaktadır.
Nüzul sebebi manasını ele veriyor
Şöyle ki ayet Bedir Savaşı vesilesi ile nazil olmuştur. Zaten Enfal sûresi büyük ölçüde Bedir’in şartları içinde inmiş, Müslümanlara düşmanla karşılaştıklarında sebat etmeleri, Allah’ı çokça zikretmeleri emredilmiş, hemen sonrasında ise yurtlarından böbürlenerek ve gösteriş yaparak çıkan Mekke müşrikleri hatırlatılmıştır. Bu da gösteriyor ki ayet aslında savaş meydanındaki psikolojiden, birlikten, disiplinden, sabırdan ve çözülmemekten söz etmektedir. Bu sebeple “… birbirinizle çekişmeyin, yoksa devletiniz elden gider!” şeklindeki bir tercüme, ayetin tarihî bağlamını bugünün siyasî kavramlarıyla yeniden kurmak anlamına gelmektedir.
Biliyordum ama yazıyı kaleme almadan önce yine de bakayım dedim. Elimin altındaki meal ve tefsirlere baktım. Beşinci ve altıncı meal ve tefsire gelince daha gerisine bakmaya gerek görmedim. Müfessirlerin hemen hepsi aynı şeyi yani Müslümanların savaş esnasında birbirleriyle çekişmeleri halinde mağlup olacakları, cesaretlerinin kırılacağı, güç ve kuvvetlerini kaybedeceklerini söylüyor. Nitekim Türkçe bazı meallerde “rüzgârınız söner”, “gücünüz gider”, “cesaretiniz kaybolur” gibi karşılıkların tercih edilmesi de bundan dolayıdır.
Kaldı ki ayetin kendi iç mantığı zaten bunu göstermektedir. Çünkü ayette önce “fe tefşelû”, yani yılgınlığa düşersiniz deniliyor; ardından “ve tezhebe rîhukum”, yani rüzgârınız, gücünüz, heybetiniz gider buyruluyor. İç çözülme dışarıya güç kaybı olarak yansıyor. Ayetin anlattığı budur.
‘Devlet’ değil, ‘devleh ya da devletun’ aynı şey değil!
Yukarıda ifade ettiğim “… birbirinizle çekişmeyin, yoksa devletiniz elden gider” şeklindeki bir tercümenin, ayetin tarihî bağlamını bugünün siyasî kavramlarıyla yeniden kurmak anlamına gelmektedir sözünü biraz daha açayım: “Devleh” veya “devletun” kelimesi eski Arapçada bugünkü anlamda belirli sınırları, kurumları, hükümeti, bürokrasisi ve anayasal yapısı bulunan modern devlet manasına gelmiyordu. Kelime daha ziyade talihin dönmesi, galebenin bir taraftan diğerine geçmesi, iktidar, üstünlük ve hâkimiyet manaları taşıyordu.
Dolayısıyla bir müfessirin bundan asırlar önce “tezhebe devletüküm” demesiyle bugün bir cuma hutbesinde “devletiniz elden gider” denilmesi aynı semantik neticeyi doğurmaz. Kelime aynıdır ama çağrışım dünyası tamamen değişmiştir.
Üstelik hutbenin kendi bağlamı bu problemi daha da büyütmektedir. Önce “savaşların farklı bölgelere yayıldığı”, “ülkemizin ateş çemberinin içine çekilmek istendiği” söyleniyor; ardından “ecdadımızın canlarını feda ederek bizlere emanet ettiği cennet vatanımız” ifadesi kullanılıyor. Daha sonra “düşmanlarımızın emelleri kursaklarında kalacaktır” deniliyor ve hutbenin sonunda da Enfâl 46, “… çekişmeyin, devletiniz elden gider…” şeklinde okunuyor. Böyle bir retorik içerisinde artık “devlet” kelimesinin klasik anlamda “galebe ve kuvvet” diye anlaşılması mümkün değildir. Türkiye’de Cuma cemaatinin zihninde bunun karşılığı açıkça bugünkü siyasî devlettir.
Kur’an devleti kutsamaz!
İşte benim esas itirazım burada. Kur’an’ın bir ayetini, hele siyak ve sibakı bu kadar açıkken, bugünün siyasî devlet söylemine taşımanın ilmî bakımdan doğru değildir. Elbette devlet önemlidir; toplumsal düzen, güvenlik, birlik ve beraberlik önemlidir. Fakat bunları savunmak için Kur’an’ın kelimelerine bugünkü siyasî anlamları yüklemeye gerek yoktur.
Ayrıca ayet “Devlete itaat edin!” de demiyor. “Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin!” diyor. Ardından da birbirinizle çekişmeyin, aksi halde gücünüz kırılır buyuruyor. Buradan hareketle “Devlet etrafında birleşin, yoksa devletiniz gider.” şeklinde bir siyasî teoloji üretmek, ayetin söylediğinin ötesine geçmektir.
Bence burada daha temel bir başka mesele daha vardır. Din devlete meşruiyet üretmek için mi vardır, yoksa devlet dinin ortaya koyduğu adalet, hak, hukuk ve insan onuru ölçüleriyle mi değerlendirilecektir? Kur’an devleti kutsallaştırmaz; adaleti, emaneti, hakkı ve zulümden uzak durmayı emreder. Devlet de bu değerlere hizmet ettiği ölçüde kıymetlidir. Kur’an’ın evrensel mesajını modern siyasî kurumların bekasına indirgeyen bir dil ise farkında olunmadan devleti dinin hizmetinde bir araç olmaktan çıkarır, dini devletin hizmetinde bir söylem aracına dönüştürür.
Onun için Enfâl suresi 46. ayetinin mesajı aslında bundan çok daha geniş ve çok daha evrenseldir: İhtilaf gücü tüketir. Çekişme cesareti kırar. İç kavga toplulukların direncini yok eder. Bu ailede de böyledir, cemaatte de, toplumda da, orduda da, devlette de. Ayetin büyüklüğü zaten belirli bir siyasî yapının ötesine geçen bu evrensel hakikattedir. Onu “devletiniz elden gider” şeklinde daraltmak, kanaatimce ayeti açıklamak değil, onun anlam alanını bugünkü siyasî bir kavrama hapsetmektir.
Tarihte görülmemiş bir siyasallaşma!
Gelelim Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bugün geldiği noktaya: Kanaatimce gelinen nokta yalnızca bir meali tercihi veya tefsir hatasıyla açıklanabilecek bir nokta değildir. Diyanet, kuruluşundan bu yana farklı dönemlerde siyasetin etkisi altında kalmıştır ama AKP iktidarı döneminde yaşadığı siyasallaşmanın benzerine tarihinin başka hiçbir döneminde şahit olduğumuzu sanmıyorum.
Kurum, dinin ve toplumun vicdanı olması gerekirken giderek siyasî iktidarın dilini dinî bir dille tahkim eden, devlet merkezli söylemi cami kürsülerine taşıyan bir yapıya dönüşmüştür. Öyle ki zaman zaman insanın, “Allah’ımız” demek yerine neredeyse “devletimiz” dense de mesele tamamen açıklığa kavuşsa, diyeceği geliyor. Çünkü burada artık devlete saygının, kamu düzenini korumanın veya milletin birliğini önemsemenin çok ötesinde bir tavırla karşı karşıyayız. Devlet, adeta sorgulanamaz, dokunulamaz ve dinî meşruiyetle çevrelenmiş bir konuma çıkarılıyor ve bunu bir zaman devlete “tâgût” diyenler yapıyor.
Bir din kurumu devlete bu kadar eklemlenmemeli, siyasetin bu kadar içine girmemeli, siyasî iktidarın ihtiyaç duyduğu dili üretmek için Allah’ın evlerini ve Allah’ın kelâmını kullanmamalıdır. Camiler herhangi bir partinin toplantı salonu değildir. Minberler iktidarların propaganda kürsüsü değildir. Hutbeler devlet politikalarının dinî meşruiyet metinlerine dönüştürülemez. Kur’an âyetleri de günün siyasî ihtiyaçlarına göre eğilip bükülemez. Hele Allah’ın kelamından bir kelime seçip onu bugünkü siyasî anlamıyla “devlet”e tahvil ederek milyonlarca insana cuma namazında okutmak, üzerinde çok ciddi biçimde düşünülmesi gereken bir iştir.
Bir Müslümanın buna rıza gösteremez. Çünkü bugün desteklediğiniz iktidar gider, yarın başka bir iktidar gelir; bugün kutsallaştırdığınız devlet politikaları yarın değişir. Fakat Kur’an orada kalır. Cami orada kalır. Minber orada kalır. Ve bütün bunların hesabı yalnızca dünyada verilmez.
Bundan 6-7 yıl önce ülkemde siyasilerin seçim meydanlarındaki konuşmalarına atıfla Türkçedeki “Yok artık!” ifadesine nazire yaparak “Var artık!” diye yazmıştım. Bugün onu da söylemekte zorlanıyorum. “Bundan ötesi olmaz!” dediğim her yerde, bir sonraki uygulama daha aşağı bir eşiği gösteriyor.
Bu gidişin -siz bu alçalışın, düşüşün diye de okuyabilirsiniz- gerçekten sonu yok mu? Bir din kurumu siyasetin yanında bu kadar saf tutabilir mi? İktidarın diliyle dinin dili bu derece birbirine karıştırılabilir mi? Allah’ın evleri ve Allah’ın kelamı günlük siyasetin hizmetine bu ölçüde sokulabilir mi?
Diyanetin görevi iktidarların bekasını Kur’an’dan deliller üreterek savunmak değildir. Onun görevi topluma dini doğru anlatmaktır. Devletin yanlışına yanlış, zulmüne zulüm, adaletsizliğine adaletsizlik diyebilecek bir ahlâkî bağımsızlığa sahip olunmadığı takdirde, halk nezdinde dinî otorite olma vasfını da kaybeder Diyanet. Belki de çoktan kaybetti.
Pekala bu hutbeyi kaleme alan, kontrol eden, onay verenler bu senin yazdıklarını bilmiyor mu diyebilirsiniz? Cevabım şu; bilmiyorlarsa, bu kişiler 86 milyonluk bir ülkenin camilerinde okunacak hutbeyi kaleme alacak ehliyette değillerdir. Nokta!
Ama biliyorlarsa ve buna rağmen bunu yapıyorlarsa bu da benim bu yazıda dile getirdiğim Diyanet’in siyasete eklemlenmesi tespitimi doğrulayan binlerce delilden bir tanesi olur.
Son sözüm şu olsun Diyanet yetkililerine; dünya için ahireti, siyaset için dini, iktidar için Kur’an’ı harcamaya değmez. Yapmayın Allah aşkına. Bugün dünya; yarın ahiret. Hesab, mizan, amel defteri, Münker-Nekir, kul hakkı, sorgu-sual, sırat, cennet-cehennem.
Anladınız ne demek isteğimi!
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































