Almanya’nın yükselen siyasi hareketi AfD, Hitler’in bıraktığı yerden devam eden bir hareket değil; Hitler’i bir daha mümkün kılmamak için kurulan bağışıklık sisteminin ürettiği dirençli mikroorganizma.
M. NEDİM HAZAR | YORUM
Kanye West müzik piyasasında ‘Ye’ olarak bilinir. 2025’te Ye kırmızı çizgileri arka arkaya geçti; gamalı haçlı tişört satışı, 8 Mayıs’ta (Avrupa’da savaşın bitişinin 80. yıldönümü) yayımladığı “Heil Hitler” adlı parça, kendini Nazi ilan etmesi vs. Ortalığı karıştırmış ama pişman da olmuştu.
Ocak 2026’da Wall Street Journal’a tam sayfa ilan vererek özür diledi; davranışını teşhis edilmemiş bir beyin travmasına ve tedavi edilmemiş bipolar bozukluğa bağladı. Mart 2026’da “Bully” albümü çıktı, 1 Nisan’da 10 yıl aradan sonra ilk turne başladı.
Avrupa ayağı bir yasak zinciri oluşturdu. Nisan’da Birleşik Krallık ülkeye girişini reddetti, Wireless Festivali iptal edildi. Fransa hükümetinin engelleme girişiminden sonra Marsilya konseri ertelendi; Marsilya Belediye Başkanı Payan onu “hoş karşılanmıyor” ilan etti. Polonya ve İsviçre’deki konserler de iptal edildi; İtalya’daki gösteri sendikaların ve siyasetçilerin baskısı altında kaldı.
Bu turnede iki olay öne çıkıyor. Birincisi; Hollanda. Arnhem’deki GelreDome konseri aylarca parlamentoda, hükümette ve son olarak mahkemede tartışıldı; konser haziran başında yapıldı ve seyircinin önemli bir kısmı sınırın 20 kilometre ötesinden gelen Almanlardı.
İkincisi İstanbul: 30 Mayıs’ta Atatürk Olimpiyat Stadı’nda 118 bin kişiye çaldı, bu bir stadyum konseri rekoru olarak kaydedildi ve Avrupa’daki yasaklar sebebiyle sahnenin İstanbul’a kayması başlı başına bir tartışma konusu oldu.
En yeni gelişme ise Rusya’dan. Geçtiğimiz hafta Petersburg’daki Gazprom Arena, ekim ayı için duyurulan iki konseri kira sözleşmesi imzalanmadığı gerekçesiyle reddetti; yerel basın iptalin “yukarıdan gelen bir telefondan” sonra geldiğini yazdı.
İlginç olan Almanya’nın bu listede hiç görünmemesi. Ülke, yabancı bir sanatçıyı sınırdan çevirme konusunda tereddüt yaşamayan bir hukuki refleks geliştirmiş durumda ama kendi topraklarındaki bir partiyi sınıflandırmakta aynı netliğe ulaşamıyor. Bugün ve birkaç gün bu konuya yakından bakacağız.
Almanya için Alternatif (AfD), 2013 yılında kurulan sağ popülist, aşırı sağcı, göçmen ve İslam karşıtı bir parti olarak biliniyor.
İnternet denilen gerçekle yalanın iç içe geçtiği deryadan aynen aktarıyorum: “Seksenli yıllar, Berlin Olimpiyat Stadyumu…
Alman gençler doldurmuş stadı.
Çünkü 20. Yüzyıl’ın en önemli filozof-sanatçılarından Frank Zappa konser verecek.
Ama bir sorun var: Konser saati gelmiş olmasına rağmen Zappa yok ortada.
Yarım saat, bir saat geçiyor, yok yok yok…
Tam iki saat sonra teşrif ediyor nihayet ağır adımlarla sahneye…
Çıkıyor, mikrofonun önünde durup seyirciye bakıyor.
Sonra eliyle bir Nazi selamı çakıveriyor aniden: Heil Hitler.
Stadyumda ölüm sessizliği…
Berlinliler şaşkın…
Yavaş yavaş bir homurtu yükselmeye başlıyor.
Sahnedeki adamsa hiç oralı değil.
Tekrar çakıyor Nazi selamını: Heil Hitler.
Seyircilerin küçük bir kısmı, aynı şekilde bağırarak cevap veriyor ona.
Ama sanatçı hâlâ memnuniyetsiz…
Daha sert bir Nazi selamı veriyor ve bağırıyor avazı çıktığı kadar: Heil Hitler.
Bu sefer seyirci daha hazırlıklı… Stadyumun yarıya yakını, sahnedeki adamın söylediği şeyi bir ağızdan tekrarlıyor.
Ne var ki tatmin olmuyor Frank Zappa…
Karşısındaki binlerce kişiye ters ters baktıktan sonra yine veriyor o selamı, yine bağırıyor: ‘Heil Hitler!’
Kitle artık ne yapması gerektiğini anlamış durumda.
Hep bir ağızdan; ‘Heil Hitler’ diye karşılık veriyorlar, bütün stadyumu inleterek…
Bir sessizlik oluyor. Kısa ama gergin bir sessizlik.
Frank Zappa’nın sözleri bozuyor sessizliği:
“Eyyyy Almanlar, gördüğüm kadarıyla siz hâlâ akıllanmamışsınız.
Size konser falan yok…!!!”
Dönüyor arkasını ve çekip gidiyor sahneden.”
Böyle bir konserin olmadığını ve dolayısıyla böyle bir olayın yaşanmadığını bugün biliyoruz. Ama yaşansa artık şaşırmayacağımız bir sosyoloji hakim Almanya’da.
23 Ağustos 2026’da merkezi Erfurt’ta bulunan Almanya’nın önde gelen kamuoyu araştırma şirketlerinden biri olan INSA’nın Bild için yaptığı anket AfD’yi yüzde 29 ile yeniden kendi rekorunda kırdı. ARD-DeutschlandTrend’de parti yüzde 28 ile tüm zamanların zirvesinde; CDU/CSU ise yüzde 21 ile 2021 Kasım’ından bu yana en düşük seviyesinde. Mecklenburg-Vorpommern’de eylül seçimleri öncesi AfD yüzde 36 ile birinci, Sachsen-Anhalt’ta rekor tazeliyor.
Ama bu rakamların hiçbiri asıl haber değil.
Asıl haber, aynı ankette Almanların yüzde 53’ü AfD’yi “aşırı sağcı” olarak tanımlaması. Yani ülke seçmenin yarısından fazlasının onu aşırı sağ olarak gördüğü bir ülkede birinci parti. Bir yıl önce bu oran daha da yüksekti: yüzde 61. Rakam düşüyor gibi görünebilir ama oy yükseliyor.
Bu makasın anlamını kavramak, Almanya’da olan biteni anlamanın anahtarı bence. 10 yıl önce bir partinin “aşırı sağ” damgası yemesi Almanya’da siyasi ölüm demekti. Bugün bu damga, milyonlarca seçmen için bir itiraz gerekçesi olmaktan çıkmış durumda. Kimileri için ise doğrudan bir tercih sebebi. Normalleşme tartışması bitmekle kalmadı sanki korkulan normalleşme gerçekleşti! Tartışılması gereken artık bunun neden ve nasıl olduğu meselesi.
Ve burada, Türkiye’de ve Almanya’daki Türk kamuoyunda neredeyse refleks haline gelmiş bir soruyla yüzleşmek gerekiyor: “Almanya Hitler’e geri mi dönüyor?”
Bu cümle aslında bir nebze olsun rahatlatıcı çünkü olağanüstü bir şeyi tanıdık bir kalıba yerleştiriyor. Ama aynı zamanda tehlikeli de çünkü yanlış yere bakmamıza sebep olmakta. Ve acizane kanaatimce AfD’yi anlamak isteyen birinin bakması gereken yer 1933 değil, 1945’ten sonraki Almanya’nın kendini korumak için kurduğu sistemin ta kendisi.
En sonda söyleyeceğimi şimdiden ifade edeyim, ola ki yazının sonuna kadar sabredemeyenler vardır: AfD, Hitler’in bıraktığı yerden devam eden bir hareket değil bence. AfD, Hitler’in bir daha mümkün olmaması için kurulan bağışıklık sisteminin, 80 yıl boyunca uyguladığı basınç altında evrimleşerek ürettiği dirençli suştur.
Dikkat buyurun “Suş” kelimesini özellikle seçtim.
“Suş”, mikrobiyolojide bir mikroorganizmanın alt türü demek (Fransızca souche’tan geliyor, İngilizcesi strain.) Aynı bakteri türünün, genetik olarak birbirinden biraz farklılaşmış çeşitleri. Grip virüsünün her yıl farklı bir suşunun dolaşımda olması, aşının da ona göre güncellenmesi gibi.
Kendi tezime dönecek olursak, bu tez “AfD masumdur” demek değil. Tam tersine: Çok daha rahatsız edici bir şey söylemek istiyorum. Çünkü malum; antikorun ürettiği direnç, mikrobun kendisinden daha zor tedavi edilir.
Tartışmayı katmanlayarak ilerleyelim. Kavramların özensiz kullanılması yüzünden daha başlarken mana kaybediliyor. O yüzden bir adım geri atmalıyız.
Benedict Anderson’ın klasikleşmiş tanımıyla ulus, “hayal edilmiş bir siyasi topluluk”tur. Buradaki “hayal”, yalan demek değil. Bir milletin üyeleri birbirini gerçekten tanımaz; aynı gazeteyi okuyarak, aynı tarih kitabını ezberleyerek, aynı marşı söyleyerek, aynı maçı izleyerek aynı topluluğun parçası olduklarını hissederler. Milliyetçilik, bu hissin siyasal dilidir; kendi başına bir hastalık değil, modern toplumun bir dokusudur. Liberalizm de, muhafazakârlık da, hatta sosyalizm de tarih boyunca bu dokuyla ilişki kurmuştur.
Faşizm ise milliyetçiliğin bir derecesi değil, bir hal değişimi. Milleti çoğulcu bir aidiyet olmaktan çıkarıp organik, homojen, kutsal ve tek iradeli bir bedene dönüştürür. O bedende farklılık zenginlik değil, mikroptur. Faşizmin ayırt edici unsurları bellidir ve bir kontrol listesi gibi okunabilir: Milletin organik-homojen bir bütün sayılması; sürekli iç düşman üretimi; lider ilkesi ve lider kültü; şiddetin yalnızca araç değil kurucu ilke oluşu; kaybedilmiş bir altın çağa dönüş ve “yeniden doğuş” vaadi; çoğulculuğun ve hukukun engel sayılması; ve toplumun sürekli seferberlik halinde tutulması.
Bu sonuncusu kritik. Otoriter askerî rejimler halkın susmasını ister, faşizm halkın kendi lehine konuşmasını. Orwell’in dediği gibi, Büyük Birader’e itaat yetmez; onu gönülden sevmek gerekir.
Şimdi bu listeyi AfD ile beraber okumaya çalışalım.
Organik-homojen millet tasavvuru…
Var, hem de partinin ideolojik çekirdeğinde.
İç düşman üretimi…
Var.
Kaybedilmiş altın çağ anlatısı…
Var.
Lider kültü…
Yok; parti eş başkanlıkla yönetiliyor ve iki eş başkanın profilleri birbirine benzemiyor bile. Kurucu şiddet ve paramiliter yapı…
Yok; partinin resmî yapısında sokak milisi yok, olan şey ona hukuki risk üretiyor.
Kitlesel seferberlik…
Yok; üye sayısı yetmiş bin civarında; Almanya’da bazı köy futbol kulüpleri daha kalabalık. Çoğulculuğun açıkça reddi…
Programda yok, söylemde kısmen var.
Peki netice?
AfD on numara faşist bir hareket değil ama faşizmi mümkün kılan siyasal reflekslerin önemli bir bölümünü demokratik sistemin içine geri taşımakta. Bu iki cümleyi aynı anda söyleyemeyen her analiz ya panik ya da aymazlık üretir. Tehlike her zaman üniformayla, marşla, meşaleyle gelmiyor. Bazen sandıkla, bazen hukuk diliyle, bazen güvenlik vaadiyle; çoğu zaman da “halkın iradesi biziz” diyerek gelir.
İkinci katmana geçelim. Evet; Nazizmin bir Führer’i vardı ama AfD’nin yok. Nazizmin milyonluk üniformalı bir sokak gücü vardı; AfD’nin yok. Nazizm parlamenter sistemi açıkça yok etmeyi vaat ediyordu; AfD bugün hakkını mahkemede arıyor, Anayasa Mahkemesi’ne başvuruyor, idari yargı kararlarını zafer olarak kutluyor. Nazizmin devrimci, savaş ekonomisine dönük bir programı vardı; AfD’nin programı vergi indirimi, sosyal harcama disiplini ve enerji fiyatları etrafında dönen bir Mittelstand muhafazakârlığından ibaret.
Önemle belirtmeliyim ki, bu tespitler AfD’yi aklamaz. Ama Nazi analojisinin neden ters teptiğini göstermesi açısından mühim. “Bunlar Naziler” cümlesi, AfD’ye kendi elinizle en güçlü silahını verir çünkü: Mağduriyet.
Seçmen kendi oy verdiği partiyi tanır, komşusunu tanır, kendini tanır ve “Ben Nazi değilim!” der. O andan itibaren size değil, partiye inanır. Almanya’da 20 yıldır tekrarlanan hata tam da bu sanırım: Ahlaki teşhis, sosyolojik teşhisin yerini almış durumda.
O halde süreklilik hiç mi yok?
Var elbette. Ama örgüt düzeyinde değil, sözlük düzeyinde. Eski tarih öğretmeni, Thüringen AfD başkanı; partinin resmî bir yönetim görevi olmayan ama ideolojik hattını belirleyen etnokültürel kanadının lideri Björn Höcke, bir SA sloganını kullandığı için iki kez mahkûm edildi. 40 yılını CDU’da geçirmiş eski bir hukukçu-bürokrat, 2013’te AfD’nin kurucuları arasında yer alan, bugün partinin onursal başkanı Alexander Gauland, Nazi dönemini bin yıllık Alman tarihinde bir kuş pisliğine benzetti. Höcke, Berlin’deki Holokost Anıtı’nı “utanç anıtı” olarak niteledi ve hafıza politikasında 180 derecelik bir dönüş talep etti.
Bunlar dil sürçmesi değil, program beyanıydı bence. Ama dikkat buyurun; talep edilen şey Nazizmin geri gelmesi değil, Nazizmin Alman ulusal hafızasındaki merkezî konumunun sökülmesi. İkisi aynı şey değil. Birincisi şüphesiz imkânsız ama ikincisi bugün ciddi biçimde mümkündür ve gerçek tehlike burada sanırım.
Bugünlük bu kadarla yetinelim, bir sonraki yazıda AfD’nin fikirlerinin Hitler’den mi yoksa ondan sonra kurulmuş fikir atölyelerinden mi geldiğine bakalım…
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































