Mustafa Dönmez’in Hintli Hanende romanı, 17. yüzyıl İstanbul’unda genç bir hanendenin verem teşhisiyle ölümle yüzleşmesini anlatıyor. Ömrünün iki yıl kaldığını öğrenen Masood, önce şifa ararken zamanla hayatının anlamını sorgulamaya başlıyor. Yunus Emre’nin şiirlerini bestelemek gibi bir vazife bulmasıyla birlikte sanat, aşk ve ölüm arasındaki ilişki yeniden şekilleniyor. Roman, ölüm bilgisinin insanı nasıl dönüştürebileceğini ve gerçek yaşamanın yalnızca uzun ömürlü olmakla ilgili olmadığını gösteriyor.
AYDOĞAN VATANDAŞ | KİTAP İNCELEME
Mustafa Dönmez’in Süreyya Yayınları tarafından yayımlanan Hintli Hanende romanı, 17. yüzyıl İstanbul’undan başlayıp insanın en eski meselesine uzanıyor ve tam da şu sorunun cevabını arıyor: İnsan, öleceğini gerçekten bildiği anda hayatıyla ne yapar? Bazı romanlarda ölüm finaldir. Hintli Hanende’de ise ölüm hikâyenin başladığı yer.
Romanın kahramanı Masood, Hindistan’dan İstanbul’a gelip yerleşen bir tüccarın oğludur. İstanbul’da doğup büyür. Güzel sesi onu genç yaşta musikinin içine taşır; Hafız Post’un öğrencisi olur, ney üflemeyi ve beste yapmayı öğrenir. Zamanla saray çevresinden Boğaz’daki yalılara kadar İstanbul’un aranan hanendelerinden biri hâline gelir.
Yirmili yaşlarının başındadır. Parası, şöhreti, sevdiği bir kadın ve dostları ve daha da önemlisi, önünde bitmeyecekmiş gibi duran bir hayat vardır.
Sonra bir gece şarkı söylerken öksürmeye başlar. Musiki susar. Ve Masood’un hayatında başka bir ses yükselir: Ölüm.
Şiddetlenen öksürükler, kanlı mendil ve nihayet hekimlerin teşhisi… Verem. Üstelik hastalık ilerlemiştir. Başhekim Masood’a en fazla iki yıl ömür biçer.
Romanın asıl hikâyesi işte bundan sonra başlıyor. Çünkü Mustafa Dönmez’in anlattığı şey esasen verem değil.
Öleceğini öğrenmiş bir insanın hikâyesi. İnsan ölümün varlığını bilir ama kendi ölümüne inanmaz Hepimiz öleceğimizi biliyoruz. Fakat bu bilgi çoğumuz için teorik bir bilgidir. Mezarlıklardan geçeriz, cenazelere gideriz, yakınlarımızı kaybederiz ama hayatın gündelik akışı kısa süre sonra ölüm bilgisinin üzerini tekrar örter.
Ölüm hep vardır fakat nedense hep biraz uzaktadır.
Nitekim Heidegger, insanın kendi ölümünü sıradan bir “bir gün herkes ölür” bilgisine dönüştürerek ondan uzaklaştığını söyler. Ölüm başkalarının başına gelen, bizim de belirsiz bir gelecekte karşılaşacağımız bir hadise gibi düşünülür. Oysa insan kendi ölümünün kaçınılmazlığını gerçekten kavradığında, hayat da başka türlü görünmeye başlar. Heidegger’in “ölüme-doğru-varlık” (Sein-zum-Tode) dediği şey tam da budur: Ölüm yalnızca hayatın sonunda meydana gelecek bir olay değil, insanın bugün nasıl yaşayacağını belirleyen en temel hakikatlerden biridir.
Masood’un başına gelen de tam da ölümün bir anda uzaktan çıkıp karşısına oturmasıdır. Doktor “en fazla iki yıl” dediği anda artık mesele bir gün ölecek olması değildir.
Ne kadar zamanı kaldığını bilmesidir. Ve insanın zamanı sınırlanınca dünyadaki her şeyin anlamı değişiyor.
Masood annesine mahalledeki evleri gösterir. Birinde çocukluk arkadaşı, diğerinde babasının dostu, karşı evde sevgilisi Zeynep vardır. Sonra annesine dönüp sorar: Bütün bunlardan nasıl ayrılacağım? Sevdiğim insanları bırakıp nereye gideceğim?
Belki de romanın en insani tarafı burası. Masood aslında ölümden çok hayattan ayrılmaktan korkmaktadır.
İstanbul yaşarken Masood ölmeyi düşünür
Romanın güçlü taraflarından biri de İstanbul. 17. yüzyıl İstanbul’u eserde yalnızca bir fon değil, adeta ikinci bir kahraman. Beyoğlu’nun eğlenceleri, Eyüp ve Fatih’in Kur’an sesleri, Sultanahmet ve Beyazıt’taki gösteriler, Eminönü ve Kapalıçarşı’nın ticareti, kahvehaneler, meyhaneler, camiler, hanlar…
Aynı şehirde birbirinden tamamen farklı hayatlar akmaktadır. Tam da burada güçlü bir tezat ortaya çıkıyor. İstanbul bütün canlılığıyla yaşamaya devam ederken Masood ölümünü düşünmektedir.
İnsanlar dükkân açıyor. Âşık oluyor. Kavga ediyor. Para kazanıyor. Şarkı söylüyor. Yemek yiyor. Plan yapıyor. Masood ise bütün bunların çok yakında kendisi için biteceğini bilmektedir. Aslında dünya değişmemiştir. Masood’un dünyaya bakışı değişmiştir.
Önce şifa arıyor, sonra anlam
Masood’un ilk tepkisi hepimizin verebileceği türden. Yaşamak istiyor. Hastalığından kurtulmak istiyor. Bir çare bulunmasını istiyor. Fakat roman ilerledikçe ilginç bir dönüşüm yaşanıyor.
Masood’un sorusu önce şudur: “Nasıl iyileşirim?” Sonra başka bir soruya dönüşür: “Kalan ömrümle ne yapmalıyım?”
İşte Hintli Hanende’nin bence en güçlü tarafı burada. Çünkü insan hayatının anlamıyla çoğu zaman hayatı kaybetme ihtimali ortaya çıktığında yüzleşiyor.
Masood da önce kendi ölümüne üzülürken zamanla başkalarının acılarını görmeye başlıyor. Parasını yoksul hastaların tedavisi için harcamaya karar veriyor. Fatih Bimarhanesi’ndeki hekimlerle birlikte fakir hastalara ücretsiz sağlık hizmeti götürmenin yollarını arıyor.
Hastalığı geçmemiştir. Ama Masood değişmeye başlamıştır. Belki de ilk gerçek şifa budur.
Konya’da aradığı ilaç değişiyor
Masood’un Konya yolculuğu romanın kırılma noktası. Oraya giderken bedeni için bir şifa arıyor. Fakat Şeyh Murat Çelebi’nin çevresinde başka bir şey buluyor: Bir hayat amacı. Şeyhin ona öğrettiği cümle bütün romanın anahtarlarından biri: “Nefis cümleden edna, vazife cümleden âlâdır.”
Yani kişinin kendisi her şeyden aşağıda, vazifesi her şeyden yukarıdadır. Masood’a yıllarca muhafaza edilmiş bir Yunus Emre kitabı emanet ediliyor. Görevi Yunus’un şiirlerini bestelemek ve bunları camilerde halka öğretmek.
Masood hemen hastalığını hatırlatıyor: Ömrüm kısa. Sesim bozuldu. Belki yakında öleceğim.
Şeyhin cevabı ise romanın temel düşüncesini özetliyor: Bunların hiçbirisi vazifeden daha önemli değildir.
Masood böylece şifadan vazifeye geçiyor. Kendi hayatının ne kadar süreceğine değil, o hayatla ne yapacağına odaklanıyor.
Hanende yine söylüyor ama artık başka biri için
Romanın başında Masood şarkı söylüyor. Romanın sonunda da söylüyor. Ama iki Masood arasında büyük fark var.
İlk Masood alkış için söylüyor. Para kazanıyor. Şöhret elde ediyor. İnsanları eğlendiriyor. İkinci Masood ise Yunus Emre’nin şiirlerini besteliyor. Üstelik bu işten para almak istemiyor. Şöhrete kavuşmaktan bile çekiniyor; çünkü bunun niyetini bozabileceğini düşünüyor.
Sanat aynı. Ses aynı. İnsan aynı. Ama niyet değişmiştir. Bence Mustafa Dönmez’in sanat hakkında söylediği en önemli şey de bu: Bir eserin değerini niçin yapıldığı belirler.
Yunus Emre’nin sesi
Roman ilerledikçe Yunus Emre neredeyse görünmeyen bir kahramana dönüşüyor. Masood ilk şiiri açıyor: “Bana Seni gerek Seni.”
Ve o andan sonra musiki artık yalnızca musiki değildir. Masood’un dünyaya bağlılığından başka bir sevgiye doğru yolculuğunun dili olur.
Anlatıcı, Yunus’un şiirlerini iki kanatlı bir kuşa benzetiyor: Bir kanadı mana, diğer kanadı ahenk. Masood bu şiirleri okudukça kendisini başka bir insan gibi hissetmeye başlıyor.
Romanın başındaki aşk Zeynep’e yöneliktir. Sonraki aşk çok daha geniştir. Tasavvufun aşina olduğumuz çizgisidir bu: Mecazdan hakikate…
Benlikten vazgeçmeye… Sahip olmaktan teslimiyete… İki yıl denilen ömür yüz yirmi yıl sürüyor
Ve romanın en güzel ironisi… Masood’a iki yıl ömür biçilmiştir. Takvimler 1772’yi gösterdiğinde ise 120 yaşındadır. Kendisinden sonra yaşayacağını düşündüğü insanların neredeyse hepsini toprağa vermiştir.
Annesini. Eşini. Beş çocuğunu. On yedi torununu. Gençliğinde mezarını düşünen adam bir asır sonra hâlâ yaşamaktadır. Ama bence romandaki asıl mucize Masood’un uzun yaşaması değil. İki yıl ömrü kaldığını düşündüğü günlerde yaşamayı öğrenmiş olmasıdır.
Çünkü insanın kaç yıl yaşadığıyla gerçekten yaşamış olması aynı şey değil. Masood’un bedeni iyileşmeden önce hayatının anlamı iyileşiyor.
Şöhretin de bir ömrü var
Final ise özellikle güzel. Masood 120 yaşında hâlâ kendisine verilen vazifenin peşindedir. Yeni bir ilahiyi insanlara ulaştırmak için yola çıkar. Atı onu üzerinden atar. Yaşlı adam yerde kalır. Yardım gelmez. Ve ölür.
Ertesi gün köylüler cesedini bulur. Bir zamanların ünlü hanendesidir bu adam. Padişahın ve devlet ricalinin dinlediği sanatçı… İstanbul’un tanıdığı isim…
Fakat onu bulan adam şöyle der: “Masood ismini bir yerlerden duydum.”
Kim olduğunu hatırlayamaz. İşte şöhretin özeti de belki budur. Bir zamanlar herkesin bildiği bir isim, bir gün birisinin zihninde belli belirsiz kalan bir sese dönüşür.
Masood birkaç köylü tarafından isimsiz sayılabilecek bir mezarlığa gömülür. Ama mezar taşına kendi istediği bir cümle yazılır: “Kerem sahipleri ile iş yapmak kolaydır. Çünkü onlar, bir alışverişten kâr beklemezler.”
Roman burada bitiyor. Fakat sorusu kalıyor: Peki biz neyi bekliyoruz? Hintli Hanende, tarihi roman, tasavvuf romanı ya da 17. yüzyıl İstanbul’una dair renkli bir anlatı olarak da okunabilir.
Ama bence bütün bunların altında çok daha basit ve rahatsız edici bir soru var: Öleceğimizi gerçekten bilsek bugün yaşadığımız hayatı yine aynı şekilde yaşar mıydık? Masood iki yıl ömrü kaldığını öğrendiğinde hayatını değiştiriyor. Bizim farkımız yalnızca doktorun bize bir tarih vermemiş olması. Oysa hüküm bakımından Masood ile aramızda hiçbir fark yok.
O öleceğini biliyordu. Biz de biliyoruz. Ona iki yıl denmişti. Bize ise ne kadar kaldığı söylenmedi. Belki Hintli Hanende’nin en güzel tarafı tam da burada: Okuru ölümle korkutmuyor. Ölümü göstererek hayatı hatırlatıyor.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***



































