Fransa’da 1894’te Yüzbaşı Alfred Dreyfus’un casuslukla suçlanması, hukuk tarihinin en öğretici davalarından biridir. Dreyfus önce suçlu ilan edilmiş, ardından Almanca bilmesi, güçlü hafızası ve kültürlü olması gibi kişisel özellikleri suç deliline dönüştürülmüştür. Bugün Muhsin Yazıcıoğlu dosyasında da benzer bir yöntemle, önce belirlenen bir sonuca uygun bağlantıların arandığı eleştirileri yükseliyor. Delilden faile gitmek yerine, failden delile giden bir soruşturma yöntemi adaleti sağlamaktan uzaklaştırıyor.
AV. NURULLAH ALBAYRAK | YORUM
Bir insanın çok iyi Almanca bilmesi suç delili olabilir mi? Ya da güçlü bir hafızaya sahip olması? Fazla kültürlü olması? Bunların hepsi, Fransa’da vatana ihanet ve casusluk suçlamasının delili yapıldı.
1894’te Paris’teki Alman askerî ataşesinin çöp kutusunda, Fransız ordusuna ait bilgiler içeren bir not bulundu. Bir casus aranıyordu; şüphe kısa sürede orduda görevli yüzbaşı Alfred Dreyfus üzerinde yoğunlaştı.
Sonrasında yaşananlar, hukuk tarihinin en öğretici olaylarından birine dönüştü. Çünkü önce Dreyfus’un suçlu olduğuna karar verildi. Ardından hayatındaki hemen her şey bu kararın delili hâline getirildi.
İlk görevlendirilen bilirkişi, ele geçen belgedeki yazının Dreyfus’un el yazısına hiç benzemediğini söyledi. Normal bir soruşturmada bunun zanlı lehine ciddi bir bulgu sayılması beklenirdi. Öyle olmadı. İstenen sonucu vermeyen bilirkişinin ardından başka uzmanlar bulundu, istenen yönde raporlar hazırlatıldı.
Bu da yetmedi: Dosyayı güçlendirmek için mahkemeye, savunmadan gizlenen bir “gizli dosya” sunuldu. Yıllar sonra o dosyadaki belgelerden birinin sahte olduğu, bir başkasının ise Dreyfus’la ilgisi kurulamayacak bir yazışma olduğu ortaya çıkacaktı.
Sonra sıra Dreyfus’un kişisel özelliklerine geldi. Onun “dikkat çekecek kadar güçlü bir belleğe sahip olması”, “fazla kültürlü olması” ve çok iyi Almanca bilmesi casusluk yapabilecek bir kişi olduğunun göstergeleri arasında sayıldı.
Dikkat edin: Dreyfus’un casus olduğu, Almanca bildiği için ortaya çıkarılmadı. Dreyfus önce casus kabul edildiği için, Almanca bilmesi suç deliline dönüştürüldü.
Sonucu baştan koyarsanız her şey delildir
Bir insan hakkında önce şu kararı verdiğinizi düşünün: “Bu adam casus.” Artık ne bulursanız anlamlandırabilirsiniz. Almanca biliyor: Demek ki Almanlarla haberleşebiliyor!
Hafızası güçlü: Demek ki gizli bilgileri yazmadan aklında tutabiliyor.
Çok kültürlü: Demek ki karmaşık bir casusluk faaliyetini yürütebilecek kapasitede.
El yazısı benziyor: İşte delil. El yazısı benzemiyor: Demek ki kendini gizlemek için yazısını değiştirmiş.
Bu düşünme biçiminde masumiyeti gösterebilecek hiçbir veri yoktur. Her şey aynı sonuca bağlanabilir. Hatta hiçbir şey bulunamaması bile, “ne kadar profesyonelce gizlenmiş” denilerek aynı sonucun deliline dönüştürülebilir.
Buna soruşturma denebilir mi? Denemez. Bu, önceden verilmiş bir hükme gerekçe üretmektir.
Gerçek şüpheli bulundu
Dreyfus mahkûm edildikten sonra Fransız Genelkurmayının istihbarat biriminin başına yarbay Georges Picquart geçti. Picquart yeni bir belge üzerinden araştırma yaptığında, şüphelerin başka bir subayda —binbaşı Ferdinand Walsin Esterhazy’de— yoğunlaşması gerektiğini fark etti.
Esterhazy’nin Alman elçiliğiyle temaslarını araştırdı. El yazısını, Dreyfus’u mahkûm ettiren belgeyle karşılaştırdı. Daha da önemlisi, Dreyfus hakkındaki gizli dosyada yer alan bazı belgelerin sahte olduğunu gördü.
Üstlerini uyardı. Peki ne oldu?
Sistem, “Demek ki yanlış adamı mahkûm etmişiz!” demedi. Tam tersine: Picquart susturulmaya çalışıldı, uzak görevlere gönderildi, tehdit edildi. Esterhazy ise yargılandı ve beraat ettirildi.
Çünkü mesele artık yalnızca Dreyfus’un suçlu olup olmadığı değildi. Bir Yahudi subayın Alman casusu olduğu kamuoyuna ilan edildikten sonra, hükümet ve ordu için geri dönüş zorlaşmıştı. Dreyfus aklanırsa, onu suçlayan Genelkurmayın itibarı da Savaş Bakanının siyasi geleceği de zarar görecekti.
Kurumun kendi ilan ettiği gerçeği korumak, gerçeği bulmanın önüne geçmişti.
Muhsin Yazıcıoğlu dosyasına bakalım
Muhsin Yazıcıoğlu ve beraberindeki 5 kişinin 25 Mart 2009’da hayatını kaybettiği olayın bütün yönleriyle araştırılması gerektiği konusunda hiçbir tereddüt yok. Ortada yıllardır cevap bekleyen ciddi sorular var. Varsa ihmal araştırılmalı. Varsa delil karartma araştırılmalı. Varsa sabotaj araştırılmalı. Varsa örgütsel bir cinayet planı sonuna kadar ortaya çıkarılmalı.
Fakat bunun tek bir yolu var: Delilden faile gitmek. Failden delile değil.
Adalet Bakanı Akın Gürlek, temmuz ayında soruşturmaya ilişkin yaptığı açıklamada, dosyada “mahrem yapılanma”, “örgütsel irtibatlar”, “Adil Öksüz bağlantısı” ve “ByLock yazışmaları” bulunduğunu, çok sayıda şüphelinin de geçmişte —kendi ifadesiyle— “FETÖ” kapsamında işlem görmüş olduğunu söyledi.
Daha sonra çıtayı yükseltti: Olaydan artık açıkça “cinayet” diye söz etti, 2007’deki Hrant Dink cinayetiyle 2009’daki ölümü aynı örgütsel gelişim çizgisine yerleştirdi ve aralarında “çok derin bağlantılar” bulunduğunu ileri sürdü.
“Bağlantı” ile “cinayet delili” aynı şey değildir
Bakan Gürlek’in saydığı bağlantılardan hangisi, Muhsin Yazıcıoğlu’nun öldürüldüğünü ve adı geçen kişilerin bu öldürme planına katıldığını gösteriyor?
Dreyfus dosyasının bize öğrettiği en önemli şey şudur: Sonucu baştan belirlediğinizde, aslında normal olan bilgiler bile suç deliline dönüşür. Dreyfus Almanca biliyordu. Almanca bilmek suç değildi. Ama “Dreyfus Alman casusudur” sonucunu baştan kabul ederseniz, Almanca bilmek bir anda anlam değiştirir.
Bugün de aynı yöntemle suçlama yapılıyor. Bir kişinin belirli bir çevreden biriyle görüşmüş olması, tek başına cinayet delili değildir. Ama önce “Bu cinayeti Cemaat işledi” derseniz, o çevreyle kurulmuş her ilişki başka bir anlam kazanmaya başlar.
Telefon görüşmesi suçla ilişkili görünür. Akrabalık suçla ilişkili görünür. Aynı kurumda çalışmış olmak suçla ilişkili görünür. Yıllar sonra bambaşka bir soruşturmada adının geçmesi bile, geçmişteki bir ölümün parçası gibi okunabilir.
Basit bir test yapalım
Bir yöntemin yanlış olduğunu anlamanın en kolay yolu, onu başka bir gruba uygulamaktır. Diyelim ki baştan şu sonuca vardık: “Muhsin Yazıcıoğlu’nu iktidar öldürttü.”
Bu varsayımı bir iddia olarak değil, yalnızca yöntemin nasıl çalıştığını göstermek için kuruyorum.
Şimdi araştırmaya başlayalım.
O tarihte devletin başında kim vardı? AK Parti. İstihbarat kimin denetimindeydi? İktidarın. Emniyet kimin yönetimindeydi? İktidarın. Arama kurtarma faaliyetlerinden sorumlu kamu kurumları kime bağlıydı? İktidara. Olay sonrasındaki soruşturmalarda görev alan bürokratlar hangi dönemde göreve gelmişti? AK Parti döneminde.
Sonra telefon kayıtlarını çıkaralım. Siyasi ilişkileri inceleyelim. İlişki ağını kuralım. “Şüpheli bağlantı” bulmak hiç zor olmayacaktır.
Ardından bir şema çizelim ve üstüne şunu yazalım: “Büyük tablo.”
Peki bundan “Cinayeti iktidar işledi!” sonucu çıkar mı? Elbette çıkmaz. Çünkü burada yapılan şey nedensellik kurmak değil, ilişki kurmaktır. İlişki kurmakla ise suç ispatlanmaz. Aynı yöntemle istediğiniz faili bulabilirsiniz
İsterseniz CHP’yi başlangıç noktası alın. İsterseniz MHP’yi. İsterseniz bir başka siyasi grubu, istihbarat teşkilatlarını, yabancı devletleri… Önce sonucu belirleyin. Sonra milyonlarca telefon görüşmesi, binlerce kamu görevlisi, sayısız siyasi ilişki, sosyal temas ve yıllara yayılan olay arasından yalnızca o sonuca uyanları seçin.
Yeterince büyük bir veri havuzunda herkesle herkes arasında bir bağlantı bulunabilir. Mesele bağlantı bulmak değil, bulunan bağlantının neyi kanıtladığıdır.
Dreyfus olayının asıl dersi
Dreyfus’un yaşadığı hukuksuzluk yalnızca sahte delillerle mahkûm edilmesi değildi. Asıl sorun, soruşturmanın yanlışlanamaz hâle gelmesiydi. Suçsuzluğa işaret eden bir bulgu ortaya çıktığında sistem bunu dikkate almak yerine kendini korudu. Gerçek şüpheli belirdiğinde ise, onu araştıran Picquart’ın kendisi problem ilan edildi.
Bir soruşturmanın sağlığını ölçmenin en iyi yolu şudur: O soruşturmayı çürütebilecek bir bulgu ortaya çıktığında ne oluyor? Dosyaya giriyor mu, yoksa dosyanın dışında mı tutuluyor?
Yazıcıoğlu dosyasında da sorulması gereken soru aynı: Baştan kurulan senaryoya uymayan bir bulgu çıktığında, soruşturma yön değiştirecek mi? Delilden sonuca mı, sonuçtan delile mi?
İki soruşturma yöntemi arasındaki fark aslında çok basit.
Birincisinde soru şudur: Muhsin Yazıcıoğlu ve beraberindekiler neden hayatını kaybetti? Bütün ihtimaller araştırılır; deliller hangi ihtimali güçlendiriyorsa oraya gidilir. İkincisinde soru başkadır: Cemaat, Muhsin Yazıcıoğlu’nu nasıl öldürdü? Bu soruyu sorduğunuz anda sonucunuz zaten vardır. Geriye yalnızca parçaları toplamak kalır.
Bir telefon kaydı. Bir ByLock kullanıcısı. Bir eski soruşturma. Bir tanıdık. Bir akraba. Bir şüpheli zamanlama. Sonra hepsini masaya koyup “Büyük tablo” dersiniz.
Gerçekten çözmek isteniyorsa
Akın Gürlek, “Bu cinayeti çözmek bizim boynumuzun borcu!” diyor. Şüpheli bir ölümün aydınlatılması için gösterilen bu kararlılık elbette takdire şayan. Ancak bir olayı çözmekle, o olayı önceden belirlenmiş bir faile bağlamak aynı şey değildir.
Çok sayıda ilişkiyi, irtibatı ve tesadüfü yan yana getirerek kurulan bir hikâye, olayın çözülmesini değil, masum insanların suçlanmasını sağlayabilir. Üstelik zararı yalnızca haksız yere suçlananlarla sınırlı kalmaz: Gerçek faillerin ve gerçek bağlantıların ortaya çıkarılmasını da imkânsızlaştırır. Baştan kapatılan bir soruşturma, kimseye adalet getirmez.
Hrant Dink cinayetinde de benzer bir yöntemle örgütsel bir hikâye anlatılmıştı. Bugün Yazıcıoğlu dosyasında aynı yaklaşımın tekrarlandığını görüyoruz: Aynı metodolojik sorunlar, başka isimler ve başka deliller üzerinden yeniden üretiliyor.
Hukuk tarihi, önce failin belirlenip ardından bütün olguların bu sonuca göre anlamlandırılmasının ne kadar tehlikeli olduğunu gösteren örneklerle dolu. Ne var ki geçmişin yanlışlarından ders çıkarmak yerine, onları yöntem olarak tekrar etmek çok daha kolay geliyor.
Gerçekten amaç bu ölümü aydınlatmaksa yapılması gereken şudur: Önceden belirlenmiş bir faili doğrulayacak bağlantılar aramak değil; hiçbir sonucu peşinen kabul etmeden, delillerin kimi ve neyi gösterdiğini ortaya çıkarmak.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***




































