AV. NURULLAH ALBAYRAK | YORUM
7 Aralık 1941’de Japonya’nın Pearl Harbor’a saldırmasının ardından Amerika Birleşik Devletleri’nde büyük bir korku, öfke ve panik oluştu. Saldırıyı gerçekleştiren belliydi ancak kısa süre içinde şüphe, saldırının faillerine değil, Japon kökenli insanlardan oluşan geniş bir topluluğa yöneltildi.
19 Şubat 1942’de Başkan Roosevelt, 9066 sayılı Başkanlık Emrini imzaladı. Bu emir, “ulusal güvenlik tehdidi” olarak değerlendirilen kişilerin Batı Yakası’ndan zorla çıkarılarak ülkenin iç bölgelerine gönderilmesinin önünü açtı. Üçte ikisinden fazlası Amerikan vatandaşı olan 120.000’den fazla Japon kökenli insan evlerinden, işlerinden ve sosyal çevrelerinden koparılarak kamplara gönderildi.
Haklarında bireysel bir suç isnadı bulunmuyordu. Herhangi bir yargılama sürecinden de geçirilmemişlerdi. Kimin hangi somut fiili gerçekleştirdiği araştırılmamış; kişisel sorumluluk yerine köken, aile bağı ve aidiyet esas alınmıştı. Bu kişilere, haklarındaki tedbirlere karşı etkili biçimde itiraz edebilecekleri gerçek bir hukuki yol da tanınmamıştı.
O günlerde Amerikan toplumunun önemli bir kısmı bu uygulamaları sorgulamadı. Savaş şartlarının, güvenlik endişelerinin, ırksal önyargıların ve devlet tarafından üretilen tehdit anlatısının etkisiyle kitlesel sürgün ve kamplarda tutma politikalarına güçlü bir kamuoyu desteği oluştu. Mart 1942’de yapılan araştırmada, Japon vatandaşı göçmenlerin Batı Yakası’ndan uzaklaştırılmasını destekleyenlerin oranı yüzde 93’e, Amerikan vatandaşı Japon kökenlilerin uzaklaştırılmasını destekleyenlerin oranı ise yüzde 59’a ulaşıyordu.
Bu tablo yalnızca devletin aldığı kararları değil, toplumların hukuksuzluğu ne kadar kolay meşru görebildiğini de gösteriyordu. Bir topluluk “güvenlik tehdidi” olarak tanımlandığında, o topluluğa mensup kişilerin ayrı ayrı ne yaptığı önemsizleşiyor; kim oldukları, nereden geldikleri ve kimlerle ilişki kurdukları tek başına bir şüphe sebebine dönüşüyordu.
1,6 milyar dolar tazminat!
ABD, yıllar sonra kendi tarihindeki bu uygulamayla yüzleşmek zorunda kaldı. 1983’te yayımlanan Personal Justice Denied raporu, Japon Amerikalıların kitlesel olarak sürülmesi ve kamplarda tutulmasının askerî zorunlulukla açıklanamayacağını ortaya koydu. Komisyon, bir topluluğun kimliği nedeniyle topluca hedef alındığı sonucuna vardı. Bu politikanın temelinde askerî gereklilik değil; ırk önyargısı, savaş histerisi ve siyasi liderliğin başarısızlığı bulunuyordu.
1988’de Başkan Ronald Reagan tarafından imzalanan Civil Liberties Act ile Amerikan devleti, söz konusu uygulamaların meşru güvenlik gerekçelerine dayanmadığını resmen kabul etti. Yasa kapsamında mağdurlara 1,6 milyar doları aşan tazminat ödendi.
Bu tarihsel örnek bize bir gerçeği gösteriyor: Büyük kriz dönemlerinde iktidarlar bazen olayı bütün yönleriyle aydınlatmaz; önce geniş bir suçlu kategorisi üretir. Böylece sorulacak soru, “Bu kişi hangi suçu işledi?” olmaktan çıkar; “Bu kişi kimlerden?” sorusuna dönüşür.
Bir süre sonra toplum da bu kategoriyi doğal ve meşru görmeye başlar. İnsanların evleri, işleri, eğitimleri, aile bağları, sosyal çevreleri, banka hesapları ve geçmişte kurdukları sıradan ilişkiler artık kendi anlamları içinde değerlendirilmez. Bunların tamamı, önceden kurulmuş suçluluk anlatısının parçaları olarak yeniden yorumlanır.
Bu yöntem aynı zamanda gerçek faillerin ve sorumlulukların araştırılmasını da gölgeler. Krizin nasıl ortaya çıktığını, hangi ihmallerin yaşandığını, hangi kurumların görevlerini yerine getirmediğini ve siyasi ya da idari sorumluluğun kimlere ait olduğunu araştırmak yerine, topluma kolayca tanımlanabilen geniş bir düşman kategorisi sunulur.
Günah keçisi bulma!
Böyle bir yaklaşım, yalnızca bazı kişilerin haksız biçimde cezalandırılmasına yol açmaz. Aynı zamanda kamuoyunun dikkatini gerçek sorumlulardan da uzaklaştırır. Toplum, olayın nasıl gerçekleştiğini ve neden önlenemediğini sorgulamak yerine, kendisine gösterilen grubun cezalandırılmasını adaletin gerçekleşmesi olarak görmeye başlar.
Bu mekanizma, siyaset bilimi ve sosyal psikoloji bakımından bir “günah keçisi yaratma” ve “düşman inşa etme” olarak değerlendirilebilir. Bu şekilde gerçek faillerin, ihmallerin ve siyasi sorumlulukların tartışılması geri plana itilmiş; geniş bir topluluk, krizin sembolik faili haline getirilmiştir.
15 Temmuz’dan sonra Türkiye’de yaşananlar da bu mekanizmayla benzerlik gösteriyor.
Elbette tarihsel olaylar birebir aynı değildir. Pearl Harbor sonrasında Japon Amerikalıların yaşadıkları ile 15 Temmuz sonrasında Türkiye’de yaşananlar farklı tarihsel, siyasal ve hukuki bağlamlara sahiptir. Ancak iki örnek arasında karşılaştırılabilecek temel bir mekanizma vardır: Bir güvenlik krizinin ardından bireysel delil ve kişisel sorumluluğun geri plana itilmesi; bunun yerine bir topluluğun, kimliğin, aidiyet iddiasının ve geniş bir sosyal grubun suç faili haline getirilmesi.
15 Temmuz’dan sonra Türkiye’de yüz binlerce, hatta milyonlarca insanın içine yerleştirilebileceği geniş bir “fail kategorisi” üretildi. Bu kategoriye yerleştirilenlerin ne yaptığı değil, hangi gruptan olduğu belirleyici hale geldi.
Bir öğretmenin darbe gecesi nerede olduğu ve ne yaptığı değil, hangi okulda çalıştığı soruldu. Bir doktorun hangi suç fiilini gerçekleştirdiği değil, hangi bankada hesabının olduğuna bakıldı. Bir avukatın darbe girişimiyle nasıl bir ilişkisi olduğu değil, müvekkillerinin kim olduğu tartışıldı. Bir öğrencinin hangi hukuka aykırı eyleme katıldığı değil, ailesin kim olduğu araştırıldı.
Bir esnafın, akademisyenin, memurun veya ev kadınının bireysel davranışları yerine; geçmişte katıldığı sohbetler, çocuklarını gönderdiği okullar, yaptığı bağışlar, çalıştığı kurumlar ve sosyal ilişkileri suçluluğun gerekçesi olarak sunuldu.
Böylece ceza hukukunun somut fiil, delil, kast ve kişisel sorumluluk üzerinden işlemesi gereken yöntemi tersine çevrildi. Önce kişi ve aidiyet belirlendi; ardından geçmişteki yasal ve gündelik faaliyetler bu kimliğin suç delilleri olarak yorumlandı. Delilden suça değil, kimlikten suça gidildi.
Sürekli yeniden üretilen bir düşman!
Bu süreç, 15 Temmuz’un nasıl olduğuna ilişkin siyasi, askerî ve idari sorumlulukların tartışılmasını geri plana itti. Darbe girişiminin önceden bilinip bilinmediği, istihbaratın neden gereği gibi değerlendirilmediği, hangi kurumların hangi ihmallerde bulunduğu ve olayın neden önlenemediği gibi soruların yerini, bir topluluğun tasfiye edilmesi aldı.
Bu nedenle 15 Temmuz sonrasındaki kitlesel uygulamalar yalnızca bir ceza hukuku veya insan hakları sorunu olarak görülemez. Aynı zamanda krizin gerçek sorumluluklarını görünmez hale getiren, toplumsal öfkeyi belirlenmiş bir gruba yönlendiren ve kamuoyuna sürekli yeniden üretilen bir düşman sunan siyasal bir mekanizma olarak görülmelidir.
Bir darbe girişimini soruşturmak ile bir topluluğu suçlu ilan etmek aynı şey değildir. İlki hukuk devletinin görevidir; ikincisi ise hukukun terk edilmesidir. Hukuk, bir kişinin kimlerle görüştüğünü, nerede çalıştığını, çocuğunu hangi okula gönderdiğini veya hangi bankada hesabı bulunduğuyla ilgilenmez. Bunları tek başına suçluluğun göstergesi haline getirdiğinizde artık fiili değil kimliği, eylemi değil aidiyeti cezalandırırsınız.
Üstelik bu uygulamalar, yalnızca soruşturma ve yargılamalarla sınırlı kalmadı. İnsanlar kamu görevlerinden çıkarıldı, mesleklerinden uzaklaştırıldı, pasaportları iptal edildi, bazılarının mal varlıklarına el konuldu, sosyal çevrelerinden dışlandı. Eşler, çocuklar, anne ve babalar da fiilen cezalandırıldı. Bir kişinin hakkındaki suçlama, ailesinin tamamını kuşatan toplumsal ve idari bir yaptırıma dönüştü. Böylece ceza sorumluluğunun şahsiliği yalnızca mahkeme salonlarında değil, gündelik hayatta da ortadan kaldırıldı.
Bu süreçte toplumun önemli bir bölümü de kendisine sunulan suçluluk kategorisini sorgulamadı. Kimi korktuğu için sustu, kimi iktidarın kendisinden daha fazla bildiğini varsayarak yaşananları sorgulamadı, kimi ise mağdurların başına gelenleri hak ettiğine inandı. Tıpkı Japon Amerikalıların kamplara gönderildiği dönemde olduğu gibi, güvenlik söylemi hukukun önüne geçtiğinde haksızlık geniş kesimler tarafından kolayca meşrulaştırılabildi.
Hukuka dönün!
Ancak, çoğunluğun bir uygulamayı desteklemesi, onu hukuka uygun hale getirmez. Amerika Birleşik Devletleri de Japon Amerikalılara yapılanların yanlış olduğunu kabul etmek için onlarca yıl bekledi. Komisyonlar kuruldu, arşivler incelendi, devletin resmî anlatısı sorgulandı, özür dilendi ve tazminat ödendi. Ancak kamplarda geçirilen yıllar, parçalanan aileler, toplum içinde yaşanan aşağılanma ve kuşaklar boyunca taşınan travma ortadan kalkmadı.
Türkiye’nin de benzer bir yüzleşme için onlarca yıl beklemesi gerekmiyor. Bugün yapılması gereken, bütün soruşturma ve yargılamaları ceza hukukunun temel ilkelerine döndürmektir. Her dosyada kişinin hangi somut fiili gerçekleştirdiği, bu fiilin hangi tarihte suç olduğu, kişinin kastının ne olduğu ve isnat edilen suçla arasında nasıl bir bağ bulunduğu ayrı ayrı ortaya konulmalıdır. Hukuka uygun ve gündelik faaliyetlerin, sonradan kurulan bir anlatı içinde geriye dönük olarak suç deliline dönüştürülmesine son verilmelidir.
Adalet, toplumsal öfkeyi yatıştırmak için mümkün olduğunca çok insanı cezalandırmak değildir. Adalet, ne kadar ağır olursa olsun her fiilin gerçek failini bulmak; suçsuz olanı ise çoğunluğun talebine rağmen koruyabilmektir.
Pearl Harbor’dan sonra Amerika’nın yaptığı hata, yalnızca masum insanları kamplara göndermek değildi. Asıl hata kolektif şüpheyi bireysel sorumluluğun yerine koymaktı.
Türkiye’nin önündeki tarihsel tercih de budur: 15 Temmuz sonrasında üretilen geniş suçlu kategorilerini korumaya devam etmek mi, yoksa geç olmadan yeniden kişisel sorumluluğa, somut delile ve hukuka dönmek mi?
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































