Kimi kendi kabahatinin üstünü örtmek için, kimi ihale çarkının dönmesi için, kimi koltuğu için, kimi düpedüz hırsızlığını sürdürebilmek için 15 Temmuz anlatısının payandası oldu. Ernest Renan, “millet olmak, birlikte hatırlamak kadar birlikte unutmaktır.” der. Türkiye’de bir millet değil, bir suç ortaklığı inşa edilmeye çalışılıyor. Herkes kendi payına düşeni unutmayı taahhüt ediyor yeter ki defter açılmasın!
M. NEDİM HAZAR | YORUM
Her rejim kendine bir doğum günü arar. Roma, Romulus’un kardeşini öldürdüğü günü seçmişti; Fransa, Bastille’in düştüğü sabahı; Sovyetler, Kışlık Saray’ın basıldığı geceyi. Çünkü iktidarın ham gücü, tek başına, kimseyi ikna etmez. Gücün bir hikâyeye, hikâyenin bir takvime, takvimin de bir ritüele ihtiyacı vardır. Eric Hobsbawm buna “icat edilmiş gelenek” diyordu: Devletler geçmişi hatırlamaz; geçmişi imal eder.
Türkiye’de bu imalatın fabrikası on yıldır tam kapasite çalışıyor ve ürettiği tek mamulün adı 15 Temmuz…
Bu sene, onuncu yıl münasebetiyle-beklenildiği gibi- fabrika fazla mesaiye kaldı. Hizmet Hareketi’ne operasyon işi Saray’ın gözüne daha da girebilmek adına abartıldıkça abartıldı. Köprülere dev ekranlar kuruldu, kamu kurumları seferber edildi, diziler çekildi. “Destan” kelimesi milyonlarca liralık prodüksiyonlarla cilalandı, trol orduları vardiya değiştire değiştire çalıştı, vaazlar verilir, hutbeler okundu. Valilikler katılım listeleri hazırladı, okullardan camilere kadar devletin dokunduğu her yüzeye aynı anlatı serildi. Harcanan paranın hesabını kimse soramaz nasılsa; çünkü sorunun kendisi suç. Ortada esasen bir anma filan yok; ortada bir rejimin kendi kuruluş mitini topluma zoraki nikâh töreni vardı.
Ve işte tam da burada bu yılın asıl haberi saklı aslında: Gelin gelmedi!
Tarih yazmak değil, tarihi zapt etmek
Önce şu tespiti soğukkanlılıkla yapmak gerekiyor. Erdoğan rejiminin 15 Temmuz’la kurduğu ilişki, bir devletin tarihî bir olayı anmasına benzemiyor. Bu, bir rejimin bütün meşruiyet senetlerini tek bir gecenin kasasına kilitlemesi hadisesi. Anayasa değişikliğinin, kuvvetler ayrılığının ilgasının, yüz binlerce insanın öğütüldüğü tasfiye makinesinin, süresiz OHAL zihniyetinin, tek adam sisteminin vesaire cümlesinin tapu senedi o gecedir. O gecenin resmî anlatısı sarsılırsa, üzerine oturan her şey sarsılır.
Bu yüzden rejim 15 Temmuz konusunda “hassas” filan değil; varoluşsal olarak tahammülsüz. Resmî anlatının dışında bir cümle kurmak şöyle dursun, resmî anlatıyı yeterince coşkuyla tekrarlamamak bile şüphe sebebi. Türkiye’de 15 Temmuz hakkında konuşmanın grameri tektir ve o gramerin öznesi de, yüklemi de, mefulü de Saray’dır. Soru sormak ima sayılır, ima suç sayılır, susmak ise sadakatsizlik. George Orwell’in kâbusunda bile bir iç dünya vardı; bizde onuncu yıl kutlamalarına “yeterince duygulanmadan” katılmak dahi mesai raporlarına geçebiliyor.
Hannah Arendt, totaliter anlatının sırrını şöyle özetlemişti: Mesele insanlara yalanı kabul ettirmek değildir; mesele doğru ile yalan arasındaki farkın önemsizleştiği bir dünya kurmaktır. On yıldır yapılan tam olarak bu. O gece hakkında hâlâ cevaplanmamış yüzlerce soru var — ve daha geçen hafta bizzat Saray’ın damadı, “O gece bizimle mezara gidecek çok şey var!” diyerek resmî anlatının kendi mutfağında bile tamamlanmadığını itiraf etti.
Düşünün: Anlatının sahipleri dahi “Her şeyi anlatmadık!” diyor ama sizin “Her şey anlatılmadı!” demeniz terör propagandası sayılıyor.
Suç ortaklığının sosyolojisi
Şimdi asıl acı verici bahse gelelim. Bu tarih imalatı yalnızca sopayla ayakta durmuyor. Sopanın yanında, toplumun neredeyse her kesiminden devşirilen bir rıza var. Erdoğan’ın 15 Temmuz anlatısı, Türkiye’nin en geniş katılımlı koalisyonu ne yazık ki ve bu koalisyonun üyeleri, birbirinden nefret ederken aynı hikâyeye omuz verdiklerinin çoğu zaman farkında bile değiller.
Seküler kesimin bir bölümü için hesap basit: Bu darbe girişimi vesilesiyle, toplum içinde dinî referanslı, örgütlü, eğitimli ve yükselen bir yapı kökünden kazındı. Yıllardır “irtica” korkusuyla yaşayan bir zihniyet için bu, dolaylı bir bahşişti. Tasfiyenin hukukla mı zulümle mi yapıldığı, yarım milyon masumun araya karışıp karışmadığı filan teferruattı; önemli olan “o kesimin” gitmiş olmasıydı. Dine ve dindara duyulan alerji, hukuka duyulması gereken sadakati yendi. Ve böylece Türkiye sekülerizminin bir kanadı, tarihinin en büyük cadı avına zımnen imza attı.
CHP’nin sicili ise daha da netti, çünkü belgeli. Yenikapı sahnesini kimse fotoğraf albümünden silemez: Kemal Kılıçdaroğlu, milyonların önünde, kurulmakta olan yeni rejimin açılış mitingine renk verdi; “kontrollü darbe” cümlesini sonradan kurması, o sahnede verilen meşruiyet kredisini geri almaya yetmedi.
Dahası, ana muhalefet 15 Temmuz sürecindeki tasfiye furyasına ilkesel bir itiraz üretmek yerine, kendi Ergenekon mağduriyetinin rövanşını seyretmenin konforunu seçti. Bugün kendisine kurulan kumpasın aynısı dün başkasına kurulurken alkış tutanlar, bugün kendi genel merkezlerine kayyım atanınca “Hukuk nerede!” diye soruyorlar.
Hukuk, sizin onu başkaları için savunmadığınız gün öldü beyler.
Kürt siyaseti bu yıl tabloya kendi hesabıyla eklendi: Af beklentisi, İmralı merkezli yeni süreç ve “silahların bırakılması” atmosferi, onuncu yıl korosuna bir ses daha kattı. Anlaşılabilir bir hesap ama sonuçları itibarıyla, Meclis’ten tek bir çerçeve yasa çıkmadan tatile girilen bir yılda, peşin ödenmiş bir destek olarak tarihe geçti.
Ve elbette çemberin en içi: Kimi kendi kabahatinin üstünü örtmek için, kimi ihale çarkının dönmesi için, kimi koltuğu için, kimi düpedüz hırsızlığını sürdürebilmek için bu anlatının payandası oldu. Ernest Renan, “Millet olmak, birlikte hatırlamak kadar birlikte unutmaktır.” der. Türkiye’de bir millet değil, bir suç ortaklığı inşa edilmeye çalışılıyor. Herkes kendi payına düşeni unutmayı taahhüt ediyor yeter ki defter açılmasın!
İşte Erdoğan’ın asıl başarısı bu bence ve bu başarıyı teslim etmek zorundayız: Sopayı herkese gösterdi ama havucu da herkesin zaafına göre boyadı. Sekülere tasfiye, CHP’ye rövanş, Kürde vaat, kendi tabanına destan, ortaklarına ganimet. Tek bir gece, bu kadar farklı iştahı aynı sofrada doyurdu.
Ve fatura: Boş meydanlar
Fakat mitolojinin bir zaafı vardır: Ayin ister. Ayin de cemaat ister. Ve bu yıl cemaat gelmedi.
Onca paraya, onca seferberliğe, onca korkutmaya rağmen onuncu yıl etkinlikleri, rejimin arzuladığı milli coşku fotoğrafını üretemedi. Meydanlardaki görüntüler, ekrandaki “destan” prodüksiyonlarıyla acıklı bir tezat oluşturdu. Devlet sopasının en yakın menzilindeki kesim — kamu çalışanları, memurlar, devletin “davetli” listeleri — bile mecburiyet katılımının ötesine geçmedi. İnsanlar destanı dinlemiyor; alışveriş fişini, kirasını, çocuğunun okul masrafını dinliyor. Onuncu yılında bir kuruluş miti, kendi kurucusunun elinde, ilgisizlikten soğumuş bir çorbaya döndü.
Bunun tek bir anlamı var ve rejim bunu herkesten iyi biliyor: Zorla kutsallık olmaz. Bastille Günü’nü Fransız devleti zorla kutlatmıyor; insanlar sokağa kendiliğinden çıkıyor, çünkü o hikâyede kendilerini görüyorlar. 15 Temmuz anlatısında ise millet artık kendini değil, bir ailenin saltanat senedini görüyor. Gerçek kuruluş günleri kutlanır; imal edilmiş olanlar organize edilir. Aradaki farkı her yıl temmuz sıcağında, boş plastik sandalyeler anlatıyor.
Pirimiz Gramsci’nin kavramıyla söylersek: Rejimin zoru yerinde duruyor ama hegemonyası — yani rızayı kendiliğinden üretme kapasitesi — çöküyor. Ve hegemonyasını kaybeden iktidarların tek seçeneği kalıyor: Daha çok zorlama ve zorbalık! Ahbap’a operasyonun, sanatçı gözaltılarının, erişim engellerinin, yeni parti telaşının hepsini aynı çerçeveye koyun; göreceğiniz şey güç değil, hikâyesi eskiyen bir rejimin panik atağı olduğunu göreceksiniz.
Onuncu yılın gerçek bilançosu
Rejim bu yıl bize rakamlarla da konuştu; biz de rakamlarla cevap verelim. Kendi bakanlarının açıkladığı tabloya göre on yılda 720 bini aşkın insan hakkında adli işlem yapıldı; yarım milyona yakını takipsizlik ve beraatle sistemin kendi itirafına dönüştü. 2 milyon ihbar dosyası “lekelenmeme hakkı” başarısı diye sunuldu; sanki iki milyon ihbarın üretilmiş olması, bir toplumun nasıl muhbirleştirildiğinin vesikası değilmiş gibi. Bu rakamlar bir destanın dipnotları değil; bir korku mühendisliğinin muhasebe defteridir sevgili okur.
Ve on yılın sonunda elde kalan tablo ise şu: Kutsallaştırılamayan bir gece, inandırılamayan bir anlatı, doyurulamayan bir ganimet koalisyonu, korkutulmaktan yorulmuş bir toplum ve kendi kuruluş gününde kendi memurunu bile meydana getiremeyen bir saray.
Tarih imal edilebilir; bunu Hobsbawm’dan beri biliyoruz. Ama aynı tarih bize şunu da öğretiyor: İmal edilmiş geleneklerin ömrü, imalatçının kasasındaki parayla sınırlıdır. Para bitince, korku eskiyince, ganimet azalınca, mit çırılçıplak kalır. Sovyetler Birliği, Ekim Devrimi’nin 70 yılını görkemli geçit törenleriyle kutlamıştı ama 74. yılını göremedi. Törenlerin en görkemlisi, çoğu zaman cenazeden hemen önceki mevlittir.
Onuncu yılında 15 Temmuz anlatısına bakıyorum: Ekranlar büyük, meydanlar boş; bütçe kabarık, iman bitik; sopa havada, rıza yerde. Bir rejim kendi doğum gününde çatırdıyorsa, pastadaki mumları söndürecek rüzgâr çok uzakta değildir.
O rüzgâr estiğinde, bugün bu anlatıya payanda olan herkes — alerjisinden destek veren seküler, rövanşını seyreden CHP’li, vaade yatırım yapan siyaset, ganimetle susturulan ortak — aynaya bakmak zorunda kalacak. Ve tarih, gerçek tarih, o gün yeniden yazılmaya başlanacak: Bu kez sarayın prodüksiyon şirketleri tarafından değil.
Çünkü imal edilmiş tarihlerin tek panzehiri hakikatin sabrıdır. Ve hakikat, bu memlekette hep geç kalır ama hiç unutmaz!
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































