MAHMUT AKPINAR | YORUM
Yıllar önce, 1989-1992 arasında, muhterem merhum Fethullah Gülen Hocaefendi’nin İzmir ve İstanbul’daki düzenli vaazları için Anadolu’nun dört bir yanından otobüsler kalkardı. Düğüne, panayıra gider gibi heyecanla hazırlanır, azığımızı alır, namaz vakitlerinde mola verir, ilahiler ve şiirlerle yol alırdık.
Dönüşlerde vaazları analiz eder, neler öğrendiğimizi tartışır, seyahatin ve sohbetin muhasebesini yapardık. Yetmişli yılların vaazlarına yetişemesem de doksanlarda olan vaazların neredeyse hiçbirini kaçırmadım. İzmir’dekilerde organizasyon ekibinde yer alır, hasır taşır, çevre güvenliğini sağlar, temizlik yapar, misafirlere gıda paketleri hazırlar ve vaaz bitiminde her şeyi toplayıp tertemiz bırakırdık. Bu vazifeler bizim için sadece hizmet değil, aynı zamanda heyecan, ümit ve dinamizm kaynağıydı.
O vaazlar aynı zamanda bir buluşma mekânıydı: Farklı şehirlerden dostlar hasret giderir, kucaklaşır, bayram sevinci yaşardı. Anadolu’nun her köşesinden gelenler yıllarca görmedikleri arkadaşlarıyla muhabbet eder, birlik ve beraberliğin manevi şölenini tadardı. Bu nostaljik hatıralar, bugün hâlâ içimizi ısıtıyor ve mücadele azmimizi besliyor.
Türkiye’de demokrasinin ve hukukun yeterince kurumlaşmadığı, sokakların kolayca manipüle edilebildiği bir ortamda, merhum Bediüzzaman Hazretleri ve Hocaefendi’nin sokak eylemlerine mesafeli durma tavsiyesi pek çok hikmet barındırıyordu. Derin ve kirli devletin olduğu bir ülkede, niyetlerin ötesinde kirli emellerin devreye girmesi, kanlı olaylara ve kalıcı husumetlere yol açabilirdi. Bu nedenle Hizmet hareketi uzun yıllar ifade hürriyetini farklı mecralarda, eğitim ve diyalog üzerinden kullandı.
Ancak Avrupa gibi demokratik ülkelerde şartlar kökten değişti. John Stuart Mill’in ‘Özgürlük Üzerine’ eserinden Hannah Arendt’in kamusal alan teorisine, modern demokrasi kuramcıları ifade hürriyetini demokrasinin temel taşı olarak görür. İfade özgürlüğü, sadece bireysel bir hak değil, aynı zamanda kamusal tartışmayı, karar alma süreçlerini etkileme ve mağduriyetleri görünür kılma aracıdır.
Jürgen Habermas’ın ‘iletişimsel eylem’ kavramı gibi, barışçıl protestolar ve kamuoyu oluşturma, sivil toplumun meşru silahları haline gelir. Demokratik ülkelerde bu haklar kutsal kabul edilir; kullanılmadığında ise mağduriyetler görünmez kalır ve karar mercileri harekete geçmez.
Bu çerçevede, 24 Haziran 2026’da Strazburg’da beşincisi düzenlenen Adalet Yürüyüşü’ne katılma imkânı buldum. Pasaport sorunları nedeniyle önceki dört buluşmaya katılamamıştım; İngiltere’den bir grupla gittik. Katılım her geçen yıl artıyor, organizasyon profesyonelleşiyor.
Avrupa Konseyi önünde, büyük çınar ağaçlarının altında, 40-41 derece yakıcı sıcağa rağmen binlerce insan toplandı. Sahne, ses düzeni, tişörtler, şapkalar, bayraklar ve afişler titizlikle hazırlanmıştı. Konuşmalar, konserler ve mağduriyet anlatımlarıyla dolu verimli bir programdı. Her yaştan insan; gençler, kadınlar, bebekleriyle gelen anneler oradaydı. Hapiste yatmış, işkence görmüş arkadaşların anlattıkları hepimizde gözlerin yaşarmasına neden oldu. İnsanlar Türkiye’de bıraktıkları kardeşlerinin derdini paylaşmak, onlara vefasını göstermek için gelmişti.
Sloganlar cesur ve ahenkliydi: “Justice Delayed, Justice Denied!”, “What do we want? Justice! When do we want it? Now!”, “Geciken adalet adalet değildir!”, “Hak, hukuk, adalet!”. Sesler Avrupa Konseyi binasından duyuluyordu.
Programın amacı, Türkiye’de milyonları etkileyen keyfi tutuklamalara, ağır hak ihlallerine, cezaevindeki çocuklara, annelere ve hastalara dikkat çekmek; AİHM kararlarının (Kavala, Demirtaş, Yalçınkaya gibi) uygulanmasını talep etmekti. Türkiye, AİHM önünde 23 bin 50 başvuruyla (toplamın yüzde 40,6’sı) açık ara önde; 457 önde gelen kararın 453’ü uygulanmamış durumda ve tek ihlal prosedürü Türkiye’ye karşı yürütülüyor. Bu istatistikler sistematik sorunları ve çözmeme iradesini gösteriyor.
Dışarıdaki mitingin paralelinde, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nde (AKPM) ‘Türkiye ve AİHM: Mahkeme kararlarına uyumun sağlanmasında Parlamenter Meclis ve sivil toplumun rolü’ başlıklı panel düzenlendi. Sir Christopher Chope’un ev sahipliğinde, Av. Coşkun Yorulmaz moderatörlüğünde Constantinos Efstathiou (2025 Raportörü) ve Alexis Anagnostakis konuştu. Etkinlik, sorunu hukuki olmanın ötesinde siyasi bir gündeme taşıdı; farkındalık oluşturdu ve Bakanlar Komitesi üzerindeki baskıyı artırdı.
Strazburg buluşmaları bende nostaljik hatıraları da canlandırdı. Sabah İzmir’den tanıdığım bir dostum kahvaltıya davet etti; program sonrası bir esnaf kardeşimiz kendi imkânlarıyla yüzlerce kişiye kavurma, bulgur pilavı, karpuz ikram etti. Bu samimiyet ve cömertlik eski vaazların hizmet, hasbilik, fedakârlık dolu atmosferini hatırlattı.
Elbette bu buluşmalar nostalji veya hasret gidermek için yapılmıyor. Türkiye’de hak arama imkânı daralmışken, dışarıdaki insanımız demokratik mekanizmaları; mitingler, lobi, raporlar, uluslararası hukuk şiddete bulaşmadan kullanmalı. Üzülmek, küfretmek çözüm değil; sistematik, etkili ve geniş katılımlı ses yükseltmek gerekiyor. Farklı mağdur kesimlerle iş birliği, STK’larla güç birliği bu sürecin gereğidir ve gördüğüm kadarıyla yapılmaktadır.
Beşinci Strazburg Adalet Buluşması, Hizmet hareketinin Avrupa’da demokratik haklarını ve ifade hürriyetini profesyonelce savunma konusunda mesafe kat ettiğini gösterdi. İlk yılların utangaçlığından cesur kararlara, profesyonel organizasyonlara geçmeye ihtiyaç var. Strazburg toplanmalarında her geçen yıl yabancı katılımcılar, parlamenterler ve medya ilgisi artıyor. Bu işleri yapmak hak ve adalet arayışı yanında geride kalan mazlumlara vefa borcumuzdur. Daha geniş, verimli buluşmalarla, etkili çalışmalarla hakkımızı aramaya devam etmeliyiz.
Hizmet, demokratik tepki vermeyi öğreniyor. Bu öğrenme, hem nostaljik köklerle hem akademik temellerle beslenerek umut verici bir yöne evriliyor.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































