New Jersey’de 5.100 kişinin ziyaret ettiği bir Türk festivali, Stuttgart’ta 20 ülkeden 130 gencin aynı sahneyi paylaştığı bir kültür etkinliği. İlk bakışta farklı iki organizasyon; ama her ikisi de aynı soruya cevap arıyor. Göçmen topluluklar kimliklerini nasıl korur, nasıl yeniden üretir ve gelecek kuşaklara nasıl aktarır? Kültür aynen muhafaza edilmez; yeni şartlar içinde yeniden yorumlanır ve yaşatılır. Diasporanın gerçek hikâyesi budur.
AYDOĞAN VATANDAŞ | YORUM
Haziran ayının ilk yarısında, birbirinden binlerce kilometre uzaklıkta gerçekleşen iki etkinlik dikkat çekiciydi. Biri New Jersey’de düzenlenen Central Jersey Türk Festivali, diğeri ise Almanya’nın Stuttgart kentinde gerçekleştirilen Uluslararası Dil ve Kültür Festivali’nin (IFLC) ‘Yeryüzü Senfonisi’ adlı ana programıydı. İlk bakışta biri yerel bir kültür festivali, diğeri uluslararası bir sahne gösterisi gibi görünse de, sosyolojik açıdan bakıldığında her ikisi de aynı soruya cevap arıyordu: Göçmen topluluklar, yaşadıkları yeni coğrafyalarda kimliklerini nasıl korur, nasıl yeniden üretir ve gelecek kuşaklara nasıl aktarırlar?
Göç olgusunu yalnızca insanların bir yerden başka bir yere taşınması olarak görmek eksik bir yaklaşımdır. Göç hafızanın, dilin, sembollerin, geleneklerin ve aidiyet duygularının da yer değiştirmesidir. Ancak bu süreçte kültür sürekli yeniden inşa edilen bir gerçekliktir. Sosyologların uzun zamandır dikkat çektiği gibi diaspora toplulukları, geçmişe ait olanı aynen muhafaza etmez; onu yeni şartlar içinde yeniden yorumlar ve yaşatırlar.
Bu açıdan New Jersey’deki Türk Festivali ile Stuttgart’taki IFLC programı aynı hikâyenin iki farklı yüzünü temsil ediyordu.
New Jersey’de yaklaşık 5.100 kişinin ziyaret ettiği festivalde kurulan çadırlar, sunulan yemekler, halk oyunları ve gönüllülerin özverili çalışmaları dışarıdan bakıldığında sıradan bir kültür etkinliği gibi görülebilir. Oysa bu tür organizasyonlar, diasporanın gündelik hayatta kendisini yeniden ürettiği önemli sosyal mekânlardır. Bir annenin açtığı gözleme, gençlerin sahnelediği halk oyunları, çocukların Türkçe şarkılar söylemesi veya yüzlerce gönüllünün sabahın erken saatlerinden geceye kadar çalışması, aslında bir kültürün görünür hale gelme çabasıdır.
Çünkü kültür, insanların birlikte yemek yemesinde, aynı müziği dinlemesinde, aynı hatıraları paylaşmasında ve ortak semboller etrafında buluşmasında hayat bulur. Göçmen topluluklar açısından yemek kültürü bu nedenle son derece önemlidir. Adana kebap, mantı, sarma, lokma veya gözleme aynı zamanda geçmişle bugün arasında kurulan sembolik köprülerdir. Birçok insan için bu tatlar, çocukluk hatıralarını, aile büyüklerini ve geride bırakılan coğrafyaları yeniden hatırlatan kültürel hafıza taşıyıcılarıdır.
Ancak diasporanın hikâyesi aynı zamanda geleceği kurma hikâyesidir. Stuttgart’taki IFLC tam da bu noktada farklı bir boyut ortaya koyuyordu.
Yaklaşık 20 ülkeden gelen 130 gencin aynı sahneyi paylaşması, günümüz dünyasında kültürlerarası ilişkinin nasıl kurulabileceğine dair güçlü bir örnek sundu. Afrika ritimleriyle Anadolu ezgilerinin, Kazak dombra geleneğiyle Avrupa klasik müziğinin, Kürtçe şarkılarla dünya müziğinin aynı program içinde yer alması, kültürel çeşitliliğin bir çatışma alanı değil, ortak bir üretim alanı olabileceğini gösteriyordu.
Modern ulus-devletler büyük ölçüde ortak bir kimlik üretme fikri üzerine kurulmuştur. Ancak küreselleşme ve kitlesel göç hareketleriyle birlikte insanların hayatları çok katmanlı hale geldi. Bugün Almanya’da doğmuş bir Türk genci, aynı anda hem Alman toplumunun bir parçası hem Türk kültürel mirasının taşıyıcısı hem de küresel bir dünyanın vatandaşı olabiliyor. Sosyologların ‘çoğul aidiyetler’ olarak tanımladığı bu durum, çağımızın en önemli toplumsal gerçekliklerinden biridir.
IFLC sahnesinde görülen tablo tam da buydu. Sahneye çıkan farklı aidiyetlerin birbirini dışlamadan birlikte var olabileceğini gösteriyorlardı. Bu nedenle IFLC’yi salt bir müzik veya dans organizasyonu olarak değerlendirmek eksik kalır. O sahnede aslında yeni kuşak diasporaların kimlik arayışı görünür hale geliyordu.
Bu noktada her iki etkinliğin ortak paydasını oluşturan gönüllülük ruhuna ayrıca dikkat çekmek gerekir. Modern toplumların en önemli sorunlarından biri insanların giderek yalnızlaşması ve ortak amaçlar etrafında bir araya gelme kapasitesinin zayıflamasıdır. Robert Putnam’ın yıllar önce dikkat çektiği sosyal sermaye tartışmaları, tam da bu mesele etrafında şekillenmiştir. İnsanların birbirlerine güven duyması, ortak hedefler için çalışması ve gönüllü faaliyetlerde bulunması, sağlıklı bir toplumun temel göstergeleri arasında kabul edilir.
Hem New Jersey’deki festival hem de Stuttgart’taki organizasyon, yüzlerce insanın hiçbir maddi beklenti olmadan ortaya koyduğu emek sayesinde gerçekleşti. Öğrenciler, öğretmenler, veliler, sanatçılar ve gönüllüler aynı amaç etrafında birleştiler. Bu durum, diasporanın yalnızca kültürel değil, aynı zamanda sosyal bir dayanışma zemini oluşturduğunu da göstermektedir.
Aslında bu iki etkinlik, çağımızın temel sorularından birine cevap veriyor. Küreselleşme insanları birbirine yaklaştırırken aynı zamanda köksüzleşme riskini de beraberinde getiriyor. İnsanlar giderek daha hareketli hale geliyor, ülkeler değiştiriyor, diller arasında geçiş yapıyor ve farklı kültürlerle temas kuruyorlar. Böyle bir dünyada aidiyet duygusunun nasıl korunacağı önemli bir mesele olarak karşımıza çıkıyor.
New Jersey’deki festival meydanı ile Stuttgart’taki dev sahne arasında görünenden çok daha derin bir bağ bulunuyor. Birinde insanlar geleneksel yemekler etrafında buluşuyor, diğerinde dünyanın dört bir yanından gelen gençler aynı sahneyi paylaşıyor. Fakat her ikisinin de temelinde aynı arayış yatıyor: İnsanların kim olduklarını unutmadan dünyaya açılabilmeleri.
Çünkü güçlü kimlikler genellikle kendine güven duyduğu için başkalarına açılabilen kimliklerdir. Kendi kültürünü tanıyan ve ona güvenen bireyler, farklı kültürlerle daha sağlıklı ilişkiler kurabilirler. Diasporanın en önemli katkılarından biri de budur. İnsanlara hem köklerini koruma hem de başka kültürlerle karşılaşma imkânı sunuyor.
Bu nedenle New Jersey’deki Türk Festivali de Stuttgart’taki IFLC de göçün ürettiği yeni toplumsal gerçekliklerin sahneye çıktığı alanlardır. Bir yanda kültürel hafızanın korunması, diğer yanda farklılıkların uyum içinde bir araya gelmesi; bir yanda geçmişe bağlılık, diğer yanda geleceğe açıklık…
Stuttgart’ta finalde söylenen ‘Yeni Bir Dünya’ şarkısı ile New Jersey’de festival alanında kurulan dostluk sofraları aynı fikri temsil ediyordu. İnsanlar farklı diller konuşabilir, farklı coğrafyalardan gelebilir ve farklı geleneklere sahip olabilirler. Ancak ortak bir insanlık fikri etrafında buluşabildikleri ölçüde, kültürler birbirlerini tehdit eden duvarlar değil, birbirine açılan kapılar haline gelir.
Diasporanın gerçek hikâyesi de tam olarak budur.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































