Uzaylılar mı, yoksa vahiy mi? Spielberg’in yeni filmi ‘Disclosure Day’ ilk bakışta bir bilimkurgu gibi görünüyor; ama özünde insanlığın binlerce yıldır sorduğu kadim soruyu soruyor: Evrende bizden daha büyük bir bilinç var mı? Filmde uzaylılar anlatının öznesi değil, aracı. Asıl konu insan bilincinin dönüşümü. Spielberg ufolojiyi dinin karşısına yerleştirmiyor; her ikisinin de aynı metafizikle ilgili olabileceğini ima ediyor. Disclosure Day, modern çağın vahiy anlatısı olarak okunabilir.
AYDOĞAN VATANDAŞ | YORUM
Modern çağın insanı şimdilerde gökyüzüne farklı bir sözlükle bakıyor. Kutsal metinlerin melek anlatıları bugün dünya dışı zeki varlıklar olarak anılıyor. Geçmişte ilahi tecelli olarak yorumlanan bazı deneyimler artık kozmik temas ihtimali üzerinden tartışılıyor. Vahyin, kehanetin ve göksel habercilerin yerini UAP’ler, uzaylılar ve bilinç araştırmaları almış durumda. Fakat değişen gerçekten insanlığın temel soruları mı, yoksa sadece bu soruları ifade etmek için kullandığımız dil mi? Steven Spielberg’in Cuma günü vizyona giren Disclosure Day filmi tam da bu sorunun etrafında dolaşıyor.
Film özünde dünya dışı yaşamdan çok daha eski ve daha derin bir meseleyle ilgileniyor: İnsanlığın aşkınlık arayışı. Bu nedenle Disclosure Day’i bir bilimkurgu filmi olarak okumak eksik kalacaktır. Bana göre filmin merkezinde uzaylılar değil, vahiy fikri bulunuyor. Spielberg, ufolojiyi dinin karşısına yerleştirmek yerine, her ikisinin de aynı metafizikle ilgili olabileceğini ima ediyor.
Anlatayım…
Öncelikle, “filmde uzaylılar var, o halde film uzaylılar hakkındadır” gibi yüzeysel bir okumanın ötesine geçmemiz gerekir. Çünkü edebiyat ve sinemada bir anlatının konusu ile meselesi aynı şey değildir. Moby Dick bir balina romanı değildir; kötülük, kader ve takıntı üzerine bir romandır. Karamazov Kardeşler bir cinayet romanı değildir; Tanrı ve ahlak problemidir. Aynı şekilde Disclosure Day de uzaylılar hakkında bir film olmaktan çok, insanlığın aşkın olanla karşılaşması hakkında bir filmdir.
Bunu gösteren ilk unsur, filmin merkezindeki karakterlerin bilim insanı değil, ‘mesaj taşıyıcısı’ olmalarıdır. Daniel Kellner ve Margaret Fairchild’ın hikâyedeki işlevi, dünya dışı varlıkları araştırmak değildir. Onlar seçilmiş kişilerdir. Kendilerinden daha büyük bir hakikatin taşıyıcısı haline gelirler. Üstelik bu rolü gönüllü olarak üstlenmezler; tıpkı klasik vahiy anlatılarındaki peygamberler gibi, çağrının muhatabı olurlar. Hz. Musa’nın (as) veya Hz. Muhammed’in (sav) hayat hikâyelerinde olduğu gibi, burada da birey önce sarsılır, sonra dönüşür ve nihayet bir mesajın sorumluluğunu yüklenir. Film boyunca Daniel’in yaşadığı kriz, bilgi sahibi olmanın değil, hakikatin yükünü taşımanın krizidir.
Spielberg’in yeni filmi ‘Disclosure Day’ ilk bakışta bir bilimkurgu gibi görünüyor; ama özünde insanlığın binlerce yıldır sorduğu kadim soruyu soruyor:
Filmin merkezindeki kavramın ‘contact’ değil ‘disclosure’ olması son derece anlamlıdır. Eğer Spielberg’in amacı yalnızca dünya dışı yaşamı anlatmak olsaydı filmin adı Contact Day, First Contact veya buna benzer bir şey olabilirdi. Oysa ‘disclosure’ kelimesi, gizli olanın açığa çıkması, örtünün kaldırılması anlamına gelir. Bu kavramın dinler tarihindeki karşılığı vahiydir. Hristiyanlıkta ‘Revelation’, İslam’da ‘vahiy’, Yahudilikte Tanrı’nın kendisini insanlığa açması aynı temel yapıya sahiptir. Ortada gerçekliği değiştiren bir açıklanma vardır. Filmde yaşanan budur. İnsanlık yeni bir veri öğrenmiyor; evrendeki konumuna ilişkin bütün varsayımları sarsılıyor.
Filmde uzaylıların biyolojik özellikleri neredeyse önemsizdir. Spielberg bilinçli olarak onların teknolojisini, gezegenlerini veya medeniyetlerini merkeze yerleştirmez. Klasik bilimkurgu filmlerinde anlatının ağırlık noktası budur. Burada asıl vurgu insanların yaşadığı dönüşümdedir. Başka bir ifadeyle, uzaylılar anlatının öznesi değil, aracıdır. Tıpkı dini metinlerde meleklerin çoğu zaman mesajın kendisinden daha az önemli olması gibi. Cebrail’in fiziksel özelliklerinden çok getirdiği vahyin önemli olması gibi, Disclosure Day’de de dünya dışı varlıkların kim olduğundan çok, neyi temsil ettikleri önemlidir.
Filmin sürekli bilinç temasına dönmesi dikkat çekicidir. Hikâyede tekrar tekrar vurgulanan şey teknolojik ilerleme değil, insan bilincinin dönüşümüdür. Spielberg’in asıl sorusu “Evrende başka canlılar var mı?” değildir. Asıl soru şudur: İnsan, kendisinden daha büyük bir hakikatle karşılaştığında ne olur? Bu soru doğrudan teolojik bir sorudur.
Filmin finalinde ortaya çıkan sembolizm bu yorumu daha da güçlendirir. Spielberg, seyirciye kesin cevaplar vermekten özellikle kaçınır. Çünkü film bir açıklama filmi değildir. Bir çağrı filmidir. Tıpkı kutsal metinlerin amacı bilimsel bilgi vermek değil, insanı dönüştürmek olması gibi.
Film boyunca hissedilen duygu merak değil hayrettir. Hayret, Aristoteles’ten beri hem felsefenin hem de dinin başlangıç noktası kabul edilir. İnsan kendisinden daha büyük bir gerçeklikle karşılaştığında önce hayret eder. Spielberg’in elli yıl önce Close Encounters of the Third Kind’da yaptığı da buydu. Disclosure Day ise aynı hayret duygusunu daha olgun, daha metafizik bir düzlemde yeniden kurmaya çalışıyor.
Bu nedenle bana göre filmdeki uzaylılar, anlatının gerçek konusu değil; aşkınlığın modern çağdaki sembolleridir. Bir zamanlar meleklerin, ilahi habercilerin ve vahyin taşıdığı işlevi bugün dünya dışı zekâlar üstlenmektedir. Spielberg’in asıl ilgilendiği şey ise onların nereden geldiği değil, insanlığın binlerce yıldır aynı soruyu sormaya devam etmesidir:
Evrende bizden daha büyük bir bilinç var mı?
Bu soru teolojinin de, ufolojinin de, hatta felsefenin de başlangıç sorusudur. Ve tam da bu nedenle Disclosure Day’in merkezinde uzaylılar değil, vahiy fikri bulunmaktadır.
Filmin en dikkat çekici yönlerinden biri, uzaylı meselesini bilgi problemi olmaktan çıkarıp bilinç problemine dönüştürmesi. Klasik bilimkurgu anlatılarında temel soru genellikle şudur: Evrende yalnız mıyız? Spielberg ise bu soruyu ikinci plana itiyor. Onun asıl ilgilendiği mesele, insanlığın kendisinden daha büyük bir gerçeklikle karşılaştığında buna nasıl tepki vereceğidir. Bu nedenle Disclosure Day boyunca izleyicinin karşısına çıkan gerilim, dünya dışı yaşamın varlığıyla ilgili değildir; hakikatin ağırlığıyla ilgilidir. Film, insanlığın yeni bir bilgiye ulaşmasından çok, yeni bir bilinç eşiğine yaklaşıp yaklaşmadığını sorguluyor.
Bu yaklaşım filmin finalinde daha da belirgin hâle geliyor. Spielberg, yıllardır süren UFO tartışmalarının merkezindeki büyük soruya kesin bir cevap vermeyi özellikle reddediyor. İzleyiciyi tatmin edecek ayrıntılı açıklamalar, teknolojik gösteriler veya kozmik sırların ifşası yerine, çok daha sembolik bir noktaya yöneliyor. Burada önemli olan öğrenmekten çok anlamak, görmekten çok duymak, bilgi sahibi olmaktan çok farkındalık kazanmaktır. Film boyunca hissedilen şey, insanlığın evrendeki yerini yeniden düşünmeye zorlanmasıdır.
Bu durum, Disclosure Day’i alışılmış UFO filmlerinden ayıran temel özelliklerden biridir. Çünkü filmde uzaylılar teknolojik üstünlükleriyle değil, insan bilincinde meydana getirdikleri sarsıntıyla önem kazanıyorlar. Spielberg’in ilgisini çeken şey yıldızlararası mesafelerin nasıl aşıldığı değil, insan zihninin kendi sınırlarını aşma ihtimalidir. Bu nedenle film boyunca tekrar eden temalar teknoloji, mühendislik veya bilimsel keşifler değil; sezgi, farkındalık, empati ve dönüşümdür. Bir anlamda Spielberg, kozmik temayı fiziksel bir olaydan çok ontolojik bir deneyim olarak ele almaktadır.
Bu nedenle Disclosure Day, ilk bakışta bir bilimkurgu filmi gibi görünse de özünde teolojik bir anlatıdır. Spielberg burada din ile bilimi, vahiy ile teması, kutsal ile kozmik olanı karşı karşıya getirmek yerine, bunların aynı insani arayışın farklı tezahürleri olabileceğini ima etmektedir. Film boyunca ortaya çıkan büyük soru, uzaylıların var olup olmadığı değil, insanlığın tarih boyunca farklı isimler verdiği aşkın deneyimlerin arkasında ortak bir gerçekliğin bulunup bulunmadığıdır. Spielberg’in ilgisi gökyüzünden gelecek bir istiladan çok, insan bilincinin bilinmeyen karşısındaki kadim hayretine yönelmiştir.
Bu noktada film, ufolojiyi dinin alternatifi olarak değil, modern çağın metafizik dili olarak ele alır. Tıpkı antik çağlarda vahyin göksel bir kaynaktan geldiğine inanılması gibi, günümüz insanı da evrendeki başka bilinç biçimlerinden gelebilecek mesaj ihtimali üzerinde durmaktadır. Her iki durumda da değişmeyen unsur, insanın kendisinden daha büyük bir hakikate ulaşma arzusudur. Spielberg’in filmi tam da bu sürekliliğin izini sürmektedir. Çünkü insanlık tarihinin büyük anlatıları incelendiğinde görülen şey, farklı dönemlerde farklı semboller kullanılsa da aynı temel soruların tekrar tekrar sorulduğudur.
Spielberg’in filminde uzaylılar, popüler kültürün alışık olduğu anlamda gelişmiş biyolojik varlıklar olmaktan çok, insanlığın karşısına çıkan aşkın bir hakikatin temsilcileri gibi durmaktadır. Nitekim filmin finalinde gelen mesajın içeriği değil, onun biçimi önem kazanır. İnsanlık cevap almaktan çok dinlemeye çağrılır. Bu yönüyle Disclosure Day, bir UFO hikâyesinden ziyade modern çağın vahiy anlatısı olarak okunabilir. Spielberg’in elli yıl önce Close Encounters ile başlattığı yolculuk burada yeni bir boyut kazanır: Bilinmeyeni görmekten çok, bilinmeyene kulak vermek. Çünkü filmin ima ettiği üzere insanlığın temel sorunu bilgi eksikliği değil, hakikati duyabilecek bir bilinç seviyesine ulaşıp ulaşamadığıdır.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































