DEM Parti Colemêrg Milletvekili Vezir Parlak ile kentin bir çığ gibi artan sorunlarını ve nedenlerini konuştuk:
Ekonomik olarak toplum yaşamı sürdürebilir bir pozisyonda olursa diline, kimliğine daha fazla sahip çıkacak. Bunu bir güvenlik tehdidi olarak algıladılar. Özel savaş politikalarıyla toplumu sindirmek istemişler
Reyhan Hacıoğlu
Ferit Edgü’nün romanından uyarlanan “Hakkâri’de Bir Mevsim” filminde, öğretmenin eşine yazdığı mektupta, çorapsız ve papuçsuz yoksul çocukların yaşadığı, ağaçsız dağların, tozlu bürokrat masalarının olduğu, soğuk yer yüzü cenneti olarak tanımlıyordu Colemêrg’i (Hakkâri). Film 1964’lü yıllarda Colemêrg’in bir dağ köyüne atanan bir öğretmenin yaşadıklarını anlatıyordu. Kent, kendine özgü halayı, ulusal değerlere bağlılığı ve direnişi ile her dönem adından söz ettirse de bugün filmden 62 yıl sonra hala aynı; geri bıraktırılmış, işsiz, iradesi gasp edilmiş, doğası talan edilmiş, yolları çukurlarla dolu soğuk bir cennet(!) Üç dönem kayyım atanan, sınır kenti olmasından kaynaklı ölümlerin ve işkencelerin çok yaşandığı, son on yılda özel savaş politikalarının uygulandığı kent, Sümbül Dağı’nın eteklerine kurulmuş bir şantiyeye dönüştürülmüş durumda.
Kentin yaşadığı sorunları, özel savaş politikalarını ve süreçle birlikte yeni dönem sorumluluklarını kentin seçilmişi DEM Parti Milletvekili Vezir Parlak’a sorduk.
- Konuşacak birçok konu var ama sondan başlayalım. Neredeyse her hafta maden tahribatları, altyapı ve yol sorununu Meclis’te dile getiriyorsunuz. Nedir durum?

Hakkâri doğasına, coğrafyasına, diline, kültürüne en fazla sahip çıkan yerlerden biri. Fakat güvenlikçi politikalarla birlikte bugün maden sahasına açılmış durumda. En son öğrendiğimiz kadarıyla 152 pafta daha maden sahası açılmış, bu da kentin 3’te 2’si demek. Madenlerin çıkarılış biçimi bile kente nasıl rant odaklı yaklaşıldığını, doğaya nasıl zarar verildiğini -ki elbette biz de isteriz doğaya zarar vermeden madenlerin ihtiyaç doğrultusunda çıkarılmasını- gösteriyor, bununla birlikte maden ocaklarından çıkarılanlar satılmak üzere başka ülkelere gönderiliyor. Yani halk gelirinden bile faydalanamıyor.
Bugüne kadar maden çıkaran bir iş insanının buraya yatırım yaptığını görmedik. Aksine zarar veriyor, mesela Ölmez Madencilik. Buranın yerlisi ve atıkların Zap’a dökülmemesi için hiçbir çabası yok. Burada devletin bir denetleme mekanizması da yok, çünkü kurulan ilişkilerde tek amaç para elde etmek. Zap Suyu’nda birçok canlının ölümüne yol açılıyor. Yine kenti doğa turizmine açalım diyorlar. Kamyonların, tırların her gün maden taşıdığı bir yere hangi turist gelecek!
- Bu artış son yıllara mı özgü?
2015’ten sonra arttı. 90’lı yıllardaki güvenlikçi, göçertme politikaları şimdi sermaye ile yerli işbirlikçileri de içine koyarak 100 yıldır bölgeye uygulanan özel bir politikaya dönüştürüldü. Elbette özgürlük mücadelesi ile birlikte bu alana daha farklı bir yaklaşım da gösteriliyor. Örneğin Türkiye 7 bölgeye ayrılmış ama bölgeler arasında ciddi bir eşitsizlik var. Gerekçe “terör” gösteriliyor, ancak PKK öncesine baktığımızda da tablo aynı.
- Son aylarda ciddi bir yol sorunu yaşadınız…
Evet, Hakkâri-Van arası 180 km. Yaklaşık 2 saat sürmesi gerekiyor ancak 3 saatlik bir yoldan gidebiliyorsunuz. Şimdi harıl harıl bir çalışma var.
Bu haraketliliğin nedeni ise yakın zamanda bir katı atık tesisi nedeniyle heyelan oldu. Fakat bir özel savaş politikasıyla aynı anda her yerde yol çalışmalarına başladılar. Peki, bu çalışmalar neden daha erken yapılmadı? Neden hâlâ Esendere Sınır Kapısı’ndan Yüksekova halkı faydalanamıyor? Sınır ticaretini arttıracağız diyorlar. Fakat neden sınır ticaretinde kotalar var?
Heyelan oldu yollar 20 gün kapalı kaldı. Kent neredeyse Türkiye idaresinden koptu. Eğer kentin yolları bizim denetimimizde olsaydı ve onca gün bir çözüm üretememiş olsaydık yani Hakkâri’yi Türkiye idaresinden koparmak ayrı bir yönetim ilanı olarak yorumlanıp hakkımızda yapılmadık işlem kalmayacaktı(!) Bütün sorunlar birbirine bağlı, son aylarda 200’e yakın esnaf kepek kapatmak zorunda kalmış çünkü iş yapamıyor, çünkü borcunu ödeyemiyor.
Yine kentte dünya kadar kaza oluyor. Bugüne kadar karayolları, valilik yaşanan kazalara ilişkin bir rapor tutmuş değil. Bunun için demokratik mekanizmaların kurulması gerekiyor. Ancak AKP’ye biat etmiş çevreler bütün resmi kurumların müdürlüklerinde göreve getirilmiş durumda ve anti-demokratik bir yönetim anlayışı ile karşı karşıyayız.
- Yoksulluk, işsizlik dediniz. AKP’li yetkililerin İŞKUR gündemli toplantılarına dair görüntüler basın yansımıştı…
Evet, aslında yaşadıklarımız bir sonuç ve buna neden olan merkeziyetçi politikalar. Bunun yanında ekonomidir, işsizliktir, yoksulluktur. Halk yoksullaştırıldı ve bilinçli yapıldı. Çünkü iktidar otoritesini o yoksullaştırma üzerine kurabileceğini düşündü.
Bugün bir sürü intihar vakası yaşanıyor. Uyuşturucu bağımlılığı, aileler arası kavga, çatışma çok artmış durumda. Bunun temel nedeni ekonomi. AKP bütün seçimlerde Hakkâri ve Şırnak özelinde bütün bakanlarıyla seferberliğe giriyordu. Bu neden yoksulluk, işsizlik için olmuyor? Yakın zamanda İstanbul’dan, İzmir’den iş kazasında ölen gençlerin cenazeleri geldi. AKP, 2003’te iktidara geldiğinde Hakkâri işsizlikte 1. sıradaydı, bakıyorsunuz 2026’da hala işsizlik var.
Bunun nedeni güvenlikçi politikalardaki ısrardır. Toplumun kendi kendisini yönetmesini engellemektir. Bugün eğer ki hiçbir şekilde merkezi bir yapı olmasaydı emin olun toplum yaşamını ilgilendiren bütün alanlarda örgütlenip mekanizmalarını kurar. Böyle bir tecrübesi var bu coğrafyanın, aslında Ortadoğu’daki bütün halkların tarihsel olarak böyle bir tecrübesi var.
İŞKUR dediniz. AKP’li yöneticiler Ankara’ya gidiyor diyorlar ki 5 bin kişilik İŞKUR sayısını 6 bine çıkarabilir miyiz? Çünkü İŞKUR tamamen özel savaş politikalarına hizmet ediyor. Nasıl ediyor? İŞKUR başvurularında kendilerine yakın hareket edenler listeye giriyor. Ama ihtiyacı olanlar giremiyor. Bugün AKP’ye yakın dar bir grup İŞKUR’da bir düzen oturtmuş. Kendilerine ekstradan örtülü ödeneklerden ödemeler yapılıyor. Bunun neye harcandığını kimse bilmiyor. Ama biz söyleyelim; Özel savaş politikalarına. Kentin 2003’te gelişmişlik sıralaması 81 il içinde 77 ve 2026’da yine 77. sırada. Peki, siz kime hizmet ettiniz? Kendinize…

- Devlet bu kentten ne istiyor?
Özgürlük Hareketi’nin ya da yaşadığımız coğrafyanın tarihine baktığımızda birçok nedeni var. Çünkü dilin, kimliğin, kültürün muhafaza edildiği bir bölgede yaşıyoruz. Özgürlük Hareketi çalışma yaptığında bu bölgede büyük bir desteğin oluşacağını aslında öngördüler. Burada bölgeler arasındaki eşitsizliğin nedenini de görebiliyoruz. Çünkü ekonomik olarak toplum yaşamı sürdürebilir bir pozisyonda olursa diline, kimliğine daha fazla sahip çıkacak. Bunu bir güvenlik tehdidi olarak algıladılar. Ancak bir tehdit değil. Eğer diyalog kurulabilseydi zamanında bugüne kadar bunca insan yaşamını yitirmeyecekti. Kent dimdik ayakta kaldıkça örtülü ödeneklerle, özel savaş politikalarıyla bu toplumu sindirmek istemişler. Ancak bu halk direngen bir halk, tarihte olduğu gibi şimdi de mücadele ediyor. Buna karşı iktidar devletin siyasal programına uygun yerel birçok yöneticiyi araçsallaştırmış, sonuç almaya çalışıyor. Alamazlar. Hatta bunlar yakın bir zamanda süreç eğer başarıyla sonuçlanırsa bizim durumumuz ne olacak diye ortada dolanıyorlar. Madem yanlış yaptığınızı biliyorsunuz, niye kendinizi araçsallaştırıyorsunuz?
Kayyum politikalarına bakıyoruz. Kürtler kendi sorunlarını demokratik zeminde çözmek istiyorlar. Fakat Kürtler demokratik siyaset mücadelesini büyütürken, karşı duran bir anlayış var. Ne yaptılar, belediyeleri kayyımla aldılar. Belediye ile hangi sorunu çözdüler? Deprem riskiyle karşı karşıyayız. 8 yıldır belediyeyi yönetiyorlar, bir hazırlıkları yok.
Bugün intiharla ilgili sözde valilik bünyesinde bir kurulu oluşturuldu. Diyorlar ki biz yereldeki sivil toplum örgütleri ile gerekli çalışmaları yürütüyoruz. Hangi sivil toplum örgütünü dâhil etmişler. Kendilerine yakın olanları.
Kentin büyük bir su sorunu var. Devlet Su İşleri ne yapıyor ya da valilik? Dağlardaki kaynak suları Zap’a karışıp gidiyor. Neden depolanamıyor? Bunlar yapılabilecek güçleri var ama bunu bile yapmıyorlar. Ancak bütün bu sorunların sorumlusu DEM Parti’ymiş gibi bir de özel savaş propagandasına başvuruyorlar.
- Özel savaş demişken, kent özelinde biraz somutlayabilir misiniz?
Heyelan meselesi üzerinden bir örnek vereceğim. Heyelan oldu, su krizi öncesinde devam ediyordu. Bakanlıkla görüştük, parlamentoda gündem yaptık. Ne yaptılar biliyor musunuz, elbette hepsi değil, kendilerine yakın muhtarları toplayıp, su meselesi kayyımın, valimizin meselesi değil dedirttiler. Peki, 8 yıldır bu belediye kim gasp ediyor? Kayyım kimdir, validir. Peki, su meselesi kimin meselesidir? Özel savaş politikası budur; algı oluşturmak. Başka bir örnek vereyim. Bugüne kadar bir sürü toplumsal olay yaşandı ama kimse gençler hakkında müşteki sıfatıyla şikâyetçi olmadı. Ama son yerel seçimlerde açığa çıkan gasp sonrası protestolar üzerine kayyım gençlerden şikâyetçi oldu. Özel savaş budur.
Çukurca’dan bir örnek. Bir festival düzenlendi ki bu festivaller kültürel dokumuza uygun festivaller bile değil. Velhasıl bir katılım oluyor ve orda birkaç uzman çavuş, korucu bir aileden insanları taciz ediyor. Taciz edilenlerin aileleri kişileri darp ediyor. Bu darp sonrası ilçede bir infial oluşuyor. Bu tepkiyi sönümlendirmek için oturuyorlar bir konsept oluşturuyorlar.
Buna göre, emniyet amirinin eşine “Ya siz de gidip şikayetçi olursanız bizi de taciz etti diye. En azından sadece bunun kimliklerinden dolayı yapılmadığını düşünerek tepki sönümlenecek” diyorlar. Bu kentte tam olarak yapılan bu…
Ve bu özel savaş politikaları; eğitimde, sağlıkta , sporda yani toplumu ilgilendiren bütün alanlarda var. Bugün belediyelerde birçok çalışan birbirine kutuplaştırılmış durumda. Kayyımlar geldiğinde özellikle bize yakın olan insanları başka görevlere verdi. Kendilerine yakın olanlara ise masa başı işlere verdi. Amaç orada kutuplaştırıcı politika yürütme.
Bir örnek de spor alanından vereyim. Bize yakın spor alanında çalışanlar valinin imkân olanaklarından faydalanamıyor. Bir bütçe geliyor, kendilerine yakın olanlara veriliyor sadece. Bizleri de onlara karşıtmışız gibi bir pozisyona düşürüyorlar. Bu bölme, ayrıştırma politikasıdır.
Eğitim alanında misal, Türk Eğitim Sendikası Başkanı gençleri toplamış -ki bugün bütün çocuklarımızın herhangi bir şehirdeki çocuklar kadar gezme hakkı var- ama dikkat edin götürdükleri yer Anıtkabir, Çanakkale. Ya da ellerine bayrak veriyorlar. Sanki meselemiz bayrakmış gibi. Bugün eğer Kürtler olmasaydı o bayrak 100 yıldır mümkün değil dalgalanamazdı.
Gezmeye götürdükleri çocuklara bayrak veriyorlar, ülkücü işareti yaptırıyorlar. Aileler bize ulaşmış, biz ülkücü işaretini eleştiriyoruz ama sendika başkanı eleştiriyi getirip bayrağa bağlıyor. Çünkü oradan bir meşruiyet sağlamaya çalışıyor.

- Sınır hatlarında ne yaşanıyor?
Belki bütün Türkiye’nin toplamından fazla şuan Şırnak, Dêrsim, Hakkâri gibi kentlere güvenlikçi politikalar uygulanıyor. Kontrol noktaları, askeri üsler, kalekollar… Kentler abluka altında. Şemdinli’deki köylere insanlar sadece belli saatler içerisinde girebiliyor. Sınırda duvarlar örülmüş durumda. Köyün içerisinde özellikle evlerin içerisini gören kameralar kurulmuş. X-ray cihazları kurulmuş. Uyuşturucu diyorlar misal. Havalimanını kapattılar. Ama uyuşturucu trafiği bizzat devlet bürokrasisinde yer alanların denetiminde yapılıyor. O denetlemeleri o köylerde değil bu işi yapanların olduğu yerlerde yapın.
Yine sınır hatlarında mültecilere yapılan işkenceler, hak ihlalleri var. Şemdinli’de o kadar çok insan katledildi ki sınır hatlarında ama dosyalarına bakın cezasızlık var. Bu yoğun ablukanın temel nedeni toplumu sindirmek, hareketsizleştirmek, göçe zorlamak, bir tampon bölgeye dönüştürmek ve mücadelemizi zayıflatmak.
- Güvenlik noktalarının kaldırılmasından bahsediliyor. En çok kurulan kentlerden biri de burası. Kaldırılıyor mu gerçekten?
İçişleri Bakanlığı’nın yaptığı bir açıklaması oldu, 2 bin 793 gibi bir noktanın kaldırıldığını belirtti. Bu noktaların sınır illerini kapsamadığını düşünüyorum. Çünkü Türkiye’nin de içinde olduğu bir sayı bu. Sadece Kürt kentlerinde ne kadar kaldırıldığına dair misal elimizde bir veri yok. Bugün Kürdistan’da kimliğinde, dilinde ısrar eden mahallelerde yoğun güvenlik uygulamalarının olduğunu görüyoruz. Bazı mahallelerde birden fazla karakol var. Elbette bizler bugün süreci yürütürken yaşamını yitiren asker ailelerinin de hassasiyetlerini göz önünde bulunduruyoruz. Ama aynı hassasiyeti devletin bütün kurumlarından da bekliyoruz. Bu kentte çok büyük acılar yaşandı. Bari biz de bu iki karakolu kaldıralım, en azından bu halktaki umudu büyütelim, demelerini bekliyoruz. Ama tersini görüyoruz.
- Bunca sorunun olduğu kentin girişinde ‘Hakkâri’de hayat var’ tabelası var…
Bu söylemin Hakkâri’de yaşayanlara ait olduğunu düşünmüyorum. Evet Hakkâri’da bir hayat var ama nasıl bir hayat? Bu soruyu kendimize sorduğumuzda, Hakkâri’de evine ekmek götüremeyen insanlar var, işsizlik var, göç var, intiharlar var, altyapı sorunları var… Ama Ankara’dan gelen için elbette bir hayat var. Çünkü devletin bütün olanakları onlar için seferber edilmiş durumda. Eğer bu sorunlara çözüm üretilebilseydi biz de hayat var diyebilecektik.
- Siz bu sorunlar için yeterli bir çalışma yürütüyor musunuz?
7 Haziran sonrası hem içsel hem dışsal yoğun baskılar nedeniyle örgütsel olarak yaşadığımız bir zayıflık var. Sayın Abdullah Öcalan’ın başlatmış olduğu bu süreç ile birlikte aslında yeniden bir toparlanmaya girdik. Bütün demokratik kurumlarımızı da yeni dönemde sorunlara cevap olabilecek şekilde örgütlemeye çalışıyoruz. Ama iktidar sivil toplum örgütlerini, muhtarları, yerel basını bizden uzaklaştırarak, toplumu kutuplaştırarak, ayrıştırarak yönetmeye çalışıyor. Sorunlara çözüm üretmemizi engelliyor. Bu 3 yıldır belki en fazla zorlandığımız konulardan biri. Doğrusu kendi adıma da söyleyeyim, bizim de yeteri kadar bir çabamız olmamış. Sivil toplum örgütleriyle bir araya gelememek, birbirimizi dinleyememek, yani bir ortak zemin yaratamamak… Yeni dönemde bunu aşabiliyor olmamız gerekiyor.
Kaynak: Yeni Yaşam Gazetesi
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































