Sporla yatıp kalktığımız bir dönem yaşıyoruz. Dünya Futbol Kupası ve Voleybol Uluslar Ligi nedeniyle ulusal futbol ve voleybol takımlarımız bayrağımızı dünya düzeyine taşıyorlar. Doğrudur; sporda, sanatta, bilimde, siyasette kazanılan başarılar bir ülkenin kimliğini yüksek bir düzeye çıkarmada aracıdır. Ne ki bir ulusun saygın kimliğinin en temel ve vazgeçilmez belirleyicisi, bayrağı yanında, dilidir. Yazık ki uzun süredir Türkçemiz gerektiğince önemsenmiyor. Bir yandan, yabancı kültürlerden hızla aktarılan yabancı sözcükler yalan yanlış kullanılırken öte yandan da gitgide “okuması kıtlaştıkça gevezeliği artan” bir topluma dönüşmemiz nedeniyle anadilimizi yozlaştırmaktayız.
Türk Dil Devrimi, Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde, Türk Dil Kurumu aracılığıyla 1932’de başlatılmış ve 70’li yıllara dek sürmüştü. Amaç, Türkçenin Arapça, Farsça, Fransızca gibi dillerden alınan sözcük, tamlama ve kurallardan arındırılması ve yazı diliyle konuşma dili arasındaki uçurumun yok edilmesiydi.
Haldun Taner ünlü “Lütfen Dokunmayın” (1961) oyununda, Cumhuriyet döneminde yaşamış üç kuşaktan insanı, birçok farklılıkları yanında, dilsel özellikleriyle de irdeler. Osmanlı döneminde doğmuş olan eski kuşak, Osmanlıcanın içerdiği Arapça ve Farsça terkiplerle (tamlama) konuşurken bir sonraki kuşak “Frenkçe” sözcükler kullanmakta, genç kuşak ise günümüzdeki yazı ve konuşma diliyle herkesin anlayacağı bir iletişim düzeni kurmaktadır.
DİL DEVRİMİ İVMESİNİ YİTİRİYOR
Eski Türk Dil Kurumu’nun kapatıldığı 80’li yıllarda ise “Dil Devrimi hareketi” durma noktasına getirilmiştir. 12 Eylül darbesini izleyen bu dönem Türkçenin çeşitli etkenlerle yıpratıldığı bir aşamayı belirler. Özal liberalizminin, “konuşma özgürlüğü”nün reklamını yapan yaklaşımı doğrultusunda biçimlenmiş bir popüler kültür ortamına geçilmiştir. Bu ortamın en önemli belirleyicisi televizyondu. Çok kanallı televizyon olgusu, toplum üstünde son derece etkili olabilen, ağzına mikrofon tutulan herkesin doğru yanlış bir şeyler söylediği ve ekran aracılığıyla dinleyici bulduğu, sağlıklı olduğu kuşkulu bir iletişim ortamı yaratmaktaydı. Anadilimizi doğru konuşanların azınlıkta kaldığı, okumayan kişilerin doğru dürüst konuşamayacağı da bu aşamada anlaşılıyordu. Yabancı dizi ve filmler seslendirilirken yabancı oyuncunun ağız hareketlerine uysun diye Türkçe tırpanlanmakta, dahası, televizyon aracılığıyla yapılan yanlışlar milyonlarca izleyici tarafından doğru kabul edilerek sindirilmekteydi. Ne sözcükleri doğru biçimde seslendirme kalmıştı ne tümce yapılarına uygunluk ne de bağlaçların doğru dürüst kullanılması…
Basın ve yayın ortamı Osmanlıca kullanımları hüner sayan yazar ve konuşanların saldırısına uğramıştı. Yanlışlar üst üste yığılmaktaydı. Türkçeyi doğru konuşmayı ve yazmayı öğretmekle görevli eğiticilerin çabaları bu kargaşa ortamında boşa gitmekteydi. Bütün bunlara bir de yaygınlaşmakta olan cep telefonlarıyla yapılan “dili bozuk” yazışmalar eklenince yozlaşma süreci hızlandı.
YANLIŞLAR ÜST ÜSTE YIĞILIYOR
Bu süreç içinde, “-de” takısı ile “dahi, bile, ayrıca, üstelik” anlamına gelen “de” bağlacını birbirine karıştırarak yazım yanlışı yapıyoruz. Çoğu zaman, isim olarak kullanılan sözcük ile -de takısı arasına boşluk koyarak söz gelimi “Ev de çalışıyorum” diye yazıyoruz. Ya da “dahi” anlamındaki “de” bağlacını bir önceki sözcükle bitiştirip “Kardeşimde gelecek” cümlesini yazmakta sakınca görmüyoruz. Ayrıca, ilk hecesi kısa, ikinci hecesi uzun söylenen “dahi” sözcüğünü, “üstün zekâ sahibi” anlamındaki, her iki hecesi de uzun söylenen “dahi” sözcüğüyle karıştırıyoruz. Bu iki sözcük arasındaki söyleniş farkını kimi siyasetçiler de bilmiyor. “Olay” anlamına gelen “vaka” sözcüğünün doğru söylenişinden kimi televizyon sanatçıları bile habersiz. Çoğul bir sözcük olan “tezahürat”a, tezahüratlar biçiminde çifte çoğulluk yüklenirken “geçit töreni” anlamına gelen “resmigeçit”, “resmî geçit” oluveriyor, “sağduyu” anlamına gelen “aklıselim” sözü, doğru kullanımı “aklıselim sahibi olmak” iken “aklıselim olmak” diye kestirilip atılıyor.
Türkçeyi doğru biçimde kullanmak ve içinde yer aldıkları basın/yayın organlarını dil kullanımı açısından denetlemek, bu kurumlarda yer alan yetkililerin görevidir. Spor karşılaşmalarını “göğüs kontrol”, “blok temas” gibi dilimizin kurallarına ters düşen tamlamalar yoluyla değerlendirmeye ayırdığımız zamanın ve enerjinin bir bölümünü Türkçemizin sorunlarını tartışmaya ayırırsak ulusal kimliğimizi dünyaya benimsetme adına daha hızlı yol alacağımız kesindir.
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































