AV. NURULLAH ALBAYRAK | YORUM
Necip Fazıl’ın ‘Reis Bey’ filminde unutulmaz bir sahne vardır.
Cezaevindeki mahkûmlardan birinden bahsedilir. Köyünde bir tarla meselesi yüzünden cinayet işlenmiştir. Ona da, “Sen de vardın!” denir. “Yoktum.” der. Gerçekten de yoktur ama döverler, işkence ederler. O kadar ağır eziyet görür ki sonunda işlemediği suçu kabul etmek zorunda kalır.
Sonra adam aklını yitirir. Artık ne sorarlarsa aynı cevabı verir.
“Sen mi yaptın?”
“Ben yaptım.”
Cezaevindekiler durumu şöyle anlatır: “Şimdi Amerika’da bir suç olsa da sen mi yaptın diye sorsalar, ben yaptım, diyor.”
Bu sahneyi Türkiye’de yaşanan bazı tartışmalara bakarken hatırlamamak zor. Çünkü yıllardır “FETÖ” etiketi altında tanımlanan çok geniş bir insan topluluğu öylesine büyük bir kolektif suç öznesine dönüştürüldü ki, artık nerede karanlık bir olay varsa cevap soruşturmanın sonunda değil, başında hazır hale geliyor!
Bir siyasi cinayet mi var? Cemaat.
Bir faili meçhul mü var? Cemaat.
Bir kamu görevlisi öldürülmüş mü? Cemaat.
Bir devlet kurumunda usulsüzlük mü çıkmış? Cemaat.
Bir olayın arkasında kim olduğu bilinmiyor mu? Araştırmaya gerek yok, Cemaat.
İşte sorun tam olarak burada başlıyor.
Adalet Bakanı Akın Gürlek. faili meçhul dosyalarla ilgileniyor. Bakanlık bünyesinde kurulan Faili Meçhul Suçları Araştırma Dairesi, yıllardır karanlıkta kalmış bazı dosyaları yeniden inceleyip önemli sayıda cinayeti aydınlattığını açıkladı. Medyaya yansıyan haberlere göre mağdur aileleriyle görüşülüyor, eski dosyalar yeniden inceleniyor.
Aslında bu, doğru yapıldığında son derece kıymetli bir iş. Yıllardır aydınlatılamayan faili meçhul dosyalarının yeniden açılması elbette gerekir. Ama burada temel şart, gerçek fail ya da failleri bulmak için açılmalı; birilerinin üzerine suç atmak için değil.
Filmin bir sahnesinde annesini öldürmekle suçlanan sanık, mahkeme başkanına şöyle diyor: “Reis bey! Peşin kararınıza dayanak aradığınızı biliyorum, kararlısınız. Beni asacaksınız fakat ruhum sizi bu dünyada ve ötelerde adım adım takip edecek”
Çünkü önce “Fail budur!” denilip sonra dosyadaki veriler bu sonucu destekleyecek şekilde yorumlamaya başlanırsa, yapılan şey hakikat araştırması olmaz. Bu mantıkla hareket edildiğinde bir bakarsınız yüzlerce farklı bilgi tek bir hikayede birleşmiş. Hikaye de gayet tutarlı görünebilir. Ama asıl soru cevapsız kalır.
Aynı yöntemle herkes suçlu yapılabilir
Asıl tehlike burada. Önce faili seçip sonra delilleri o fail üzerinden yorumlarsanız, aynı dosyadan tamamen başka hikayeler de çıkarabilirsiniz. Fail olarak Cemaat yerine başka bir siyasi hareket seçin. Bu defa o harekete yakın kişiler bulunur, telefon görüşmeleri çıkar, eski açıklamalar bulunur, aynı toplantıya katılanlar tespit edilir. Bir gazete yazısı, bir sosyal medya paylaşımı, bir tanışıklık, bir siyasi temas yan yana getirilir. Bir süre sonra aynı dosyadan bambaşka bir “örgütsel plan” üretilebilir.
Bu yüzden ceza yargılamasında asıl soru, “Bu hikaye mantıklı mı?” sorusu değildir. Asıl soru şudur: Bu hikayeyi diğer ihtimallerden ayıran somut delil nedir?
Rize Emniyet Müdürü cinayeti: Manşet, iddia, sonra sessizlik
Bunun yakın tarihimizde çok çarpıcı bir örneği var. Rize Emniyet Müdürü Altuğ Verdi makamında bir polis memuru tarafından silahla vurularak şehit edildi. Fail belliydi; olay anında yakalandı. Buna rağmen olay “FETÖ bağlantılı suikast” çerçevesiyle haberleştirildi. Operasyonlar yapıldı, gözaltılar oldu. “Mahrem yapı”, “örgüt talimatı” gibi ifadeler günlerce kamuoyuna servis edildi.
Dava sonunda katil, “görevi başındaki kamu görevlisini kasten öldürme” ve iki kişiyi öldürmeye teşebbüsten ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Ama aynı sanık, “FETÖ silahlı terör örgütüne üyelik” suçlamasından beraat etti. https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/rize-emniyet-muduru-altug-verdiyi-sehit-eden-saniga-agirlastirilmis-muebbet/2102157
Kamuoyuna günlerce anlatılan örgütsel bağlantı, mevcut konjonktürdeki mahkeme kararına dönüşmedi.
Peki bugün kaç kişi bu beraati hatırlıyor? Kaç kişi hâlâ sadece ilk manşeti hatırlıyor. Ne yazık ki bu iddiayı ortaya atan ve tarafsız olduğunu söyleyen gazeteciler bile mahkeme kararı sonrası çıkıp biz yanlış söylemişiz demediler.
Hrant Dink davası: Hikaye kalıcı, fail meçhul
İkinci örnek görmek isteyenler açısından daha da öğretici. Hrant Dink’i öldüren Ogün Samast cinayet sonrası yakalandı ve mahkûm edildi. Ama asıl soru hiçbir zaman “Kim tetiği çekti?” olmadı. Asıl soru: Dink’i aylar öncesinden hedef gösteren kampanyanın, ona yönelik tehditlerin, hedef göstermelerin arkasında kim vardı?
Bu soru, aradan geçen yıllar boyunca aydınlatılmadı. Bunun yerine cinayet, “Cemaatin adım adım planlayıp icra ettiği bir operasyon” olarak tanımlandı. İktidarın kurduğu ve pazarladığı hikaye buydu: Sorumlu bulunmuştu, dosya dolaylı ve dolambaçlı yollarla Cemaat’e bağlanmıştı.
Ama Dink ailesi başta olmak üzere kimse bu hikayeye ikna olmadı. Dink’i hedef gösteren kampanyanın gerçek kaynağı hâlâ ortaya çıkarılmadı. Sorumluluk iktidarın yazdığı hikayede toplanınca, o hikayenin dışında kalan bütün sorular da boşa düştü.
İki dava da bize aynı şeyi gösteriyor: Uydurulan bir hikaye, gerçek soruşturmanın yerini kolayca alabiliyor. Gerçek fail yerine uydurulan hikaye de zihinlerde yaşamaya devam ediyor.
Bir kişiyi terörist ilan etmek birkaç dakika sürüyor. O kişinin masum olduğunu topluma anlatmak ise neredeyse imkânsız. Bu yüzden meseleye sadece yargısal hata olarak değil; aynı zamanda bir hafıza inşa etme çalışması olarak bakmak gerekiyor.
Bir topluluğun kolektif sorgusu
Reis Bey‘de mahkûma fiziksel işkence yapıldı. Bugün ise Cemaatin kolektif kimliğine başka türlü bir baskı uygulanıyor: Yüz binlerce soruşturma, on binlerce operasyon haberi, aynı suçlama dilinin yıllarca tekrarlanması. Aile bağları suç ilişkisine, bir bankaya para yatırmak, bir okulda okumak, bir derneğe üye olmak, bir insanla telefon görüşmesi yapmak aynı büyük hikayenin parçalarına çevriliyor.
Ardından siyasi cinayetler, faili meçhuller, yakın tarihin karanlık olayları geliyor. Ve her seferinde aynı hazır cevap: “Bunu da onlar yaptı.”
Bir süre sonra o topluluğa sanki şu cümle söyletiliyor: “Amerika’da bir suç olsa, onu da ben yaptım.”
İşte bu noktada hukuk ortadan kalkıyor. Propaganda devreye giriyor. “Kimin yaptığı zaten belli!”
Gerçek faili koruma yöntemi
Mesele yalnızca haksız yere suçlanan insanlar açısından önemli değil. Bu yöntem, cinayet mağdurlarına da zarar verir. Çünkü gerçekten bir suikast varsa; gerçekten bir örgüt, derin yapılar, kişisel husumet ya da istihbarat ilişkisi varsa, soruşturmanın baştan belirlenmiş bir fail üzerinden yürütülmesi gerçek failin bulunmasını engeller.
İşte o zaman insanın aklına kaçınılmaz olarak bir soru gelir: Hakikat gerçekten araştırılıyor mu, yoksa önceden belirlenmiş bir sonuca uygun hikaye mi kuruluyor?
Muhsin Yazıcıoğlu’nun ailesinin ihtiyacı siyasi olarak kullanışlı bir hikaye değildir; gerçektir. Behçet Oktay’ın ailesinin ihtiyacı da budur, Hrant Dink’in ailesinin ihtiyacı da. Faili meçhul cinayetlerde yakınlarını kaybeden bütün ailelerin devletten beklediği şey aynıdır: Gerçek fail ya da faillere ulaşılması.
Reis Bey’deki mahkumun trajedisi, her suçu üstlenmesi değildir. Asıl trajedi, artık kimsenin onun gerçekten suçlu olup olmadığını araştırmamasıdır.
Faili meçhul cinayetlerin yeniden araştırılması Türkiye için önemli bir fırsattır. Ama bunun gerçek bir adalet hamlesi olabilmesi için dosyaların, bilinmeyen faili bulmak amacıyla açılması gerekir; önceden seçilmiş bir faili doğrulamak için değil.
Aksi halde yıllar sonra yeniden açılan dosyalardan hakikat çıkmaz. Sadece eski bir hikayenin yeni bölümleri çıkar.
Reis Beyin dediği gibi; ‘Artık bütün mantık hesaplarımı kaybettim. hem de öylesine kaybettim ki; Amerika’da bir cinayet işlense de, Dünya çapında bir ses sorsa; “Katil kim?”, “Benim!” diye haykırabilirim!’
Bir insanı da bir topluluğu da sonunda her suçun faili hâline getirebilirsiniz. Ancak unutulmasın ki bir toplumda her suç için önceden hazır bir fail varsa, faili meçhul dosya kalmayabilir. Ama gerçek failler meçhul kalmaya devam eder.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***
































