YÜKSEL ÇAYIROĞLU | YORUM
Kur’ân-ı Kerîm, Allah’ı bütün varlığın yaratıcısı olduğu gibi gerçek mâliki ve mutlak hâkimi olarak da tanıtır. Mülk ve hükümranlık bütünüyle O’na aittir; bütün varlıklar O’nun hüküm ve tasarrufu altındadır. O’nun hâkimiyetini sınırlandıracak, hükmünü bozacak veya iradesine engel olacak hiçbir güç yoktur. Bu yönüyle mâlikiyet ve hâkimiyet, Allah’ın kâinatla ve kullarıyla münasebetini anlamamız açısından Kur’ân’ın üzerinde önemle durduğu temel hakikatlerden biridir.
Kur’ân’da ilâhî mâlikiyet ve hâkimiyet farklı yönleriyle ortaya konur. Allah mülkünde dilediği gibi tasarruf eder, kulları arasında dilediğini risalet vazifesiyle şereflendirir; mutlak hüküm yetkisini elinde bulundurur ve helâl ile haramın sınırlarını belirler. Bütün bunlar Allah’ın ilim, hikmet, kudret ve iradesinden bağımsız düşünülemez. Dolayısıyla O’nun mâlikiyet ve hâkimiyetini hakkıyla kavramak, yalnızca kâinatın kime ait olduğunu bilmek değil, insanın kendi konumunu ve kulluk sorumluluğunu da doğru anlaması demektir.
Göklerin ve Yerin Yegâne Mâliki ve Hâkimi O’dur
Kur’ân’ın Allah hakkında önemle üzerinde durduğu hakikatlerden biri, bütün varlığın gerçek mâlik ve hâkiminin O olmasıdır. “Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur.” (Bakara sûresi, 2/255), “Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’a aittir.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/189) gibi âyetler bu hakikati farklı ifadelerle tekrar tekrar vurgular. Doğu da batı da (Bakara sûresi, 2/115), göklerin ve yerin hazineleri de (Zümer sûresi, 39/63), görünen ve görünmeyen bütün varlıklar da O’nundur. İnsanların sahip oldukları şeyler ise gerçek ve mutlak bir mülkiyet değil, Allah’ın kendilerine geçici olarak verdiği birer emanet ve kullanım hakkıdır. Nitekim Kur’ân, “Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/180) buyurarak sonunda her şeyin yine O’na kalacağını hatırlatır.
Allah’ın mâlikiyeti hem varlıkların O’na ait olması hem de onların üzerindeki mutlak hüküm ve tasarrufun O’na ait olması demektir. “Bütün işler sonunda O’na döndürülür.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/109) ve “Doğrusu bütün hüküm Allah’a aittir.”(Ra‘d sûresi, 13/31) gibi âyetler bu hakikati ifade eder. O, yarattığı kâinatı kendi hâline bırakmış değildir. Gökler, yer ve ikisi arasındaki bütün varlıklar her an O’nun hüküm ve tasarrufu altındadır. Tufanın sonunda yere “Suyunu yut!”, göğe de “Suyunu tut!” denilmesi ve emrin derhal yerine gelmesi (Hûd sûresi, 11/44), Kur’ân’ın ilâhî hâkimiyeti tasvir eden dikkat çekici örneklerinden biridir.
Kur’ân, insanın, Allah’ın bu mutlak hâkimiyet ve azametini hakkıyla kavramasını ister. “Onlar Allah’ı şanına yaraşır şekilde takdir edemediler. Hâlbuki kıyamet günü bütün yeryüzü O’nun tasarrufundadır; gökler de O’nun kudretiyle dürülmüştür.” (Zümer sûresi, 39/67) âyeti, insanın gözünde alabildiğine büyük görünen bütün âlemlerin Allah’ın kudret ve hâkimiyeti karşısındaki küçüklüğünü ortaya koyar.
Mülkünde Dilediği Gibi Tasarruf Eder
Allah’ın bütün varlığın gerçek mâliki olması, aynı zamanda mülkünde mutlak tasarruf hakkına sahip olması demektir. İnsanların mülkiyeti sınırlı, geçici ve izafîdir; Allah’ın mâlikiyeti ise mutlak ve hakikîdir. Gökleri ve yeri yaratan, bütün varlıklara hayat veren, onları yaşatan ve sahip oldukları her şeyi kendilerine bahşeden O’dur. Bu sebeple mülkü dilediğine verir, dilediğinden geri alır; dilediğini aziz, dilediğini zelil kılar (Âl-i İmrân sûresi, 3/26); rızkı dilediğine genişletir, dilediğine ölçülü verir (İsrâ sûresi, 17/30); dilediğine lütuf ve ihsanda bulunur. Hiç kimse O’nu yaptıklarından dolayı sorgulayamaz, hükmünü bozup icraatını geri çeviremez. “O, yaptığından dolayı sorgulanamaz; onlar ise sorgulanırlar.” (Enbiyâ sûresi, 21/23) âyeti bu hakikati ifade eder.
Ne var ki Allah’ın mülkünde dilediği gibi tasarruf etmesi, O’nun fiillerinin sebepsiz, gelişigüzel veya keyfî olduğu anlamına gelmez. O aynı zamanda Alîm, Hakîm ve Âdil’dir. Kime neyi, ne zaman ve ne ölçüde vereceğini hakkıyla bilir; bütün tasarrufları sonsuz ilim ve hikmete dayanır. İnsan her zaman bu hikmetleri kavrayamayabilir. Fakat kendi sınırlı bilgisiyle ilâhî tasarrufları sorgulamak yerine, hiçbir şeyin O’nun ilminden uzak ve hiçbir fiilinin hikmetten hâli olmadığını bilmelidir.
Risalet Vazifesini Dilediğine Verir
Allah’ın kulları üzerindeki tasarrufunun önemli tezahürlerinden biri de peygamberlik vazifesini dilediği kimselere vermesidir. Risalet çalışmakla elde edilen veya insanların kendi aralarında belirleyebilecekleri bir makam değil, bütünüyle Allah’ın seçimine bağlı ilâhî bir vazifedir. Kur’ân bu hakikati, “Allah peygamberliği kime vereceğini pek iyi bilir.”(En‘âm sûresi, 6/124) ifadeleriyle ortaya koyar. Yine “Allah meleklerden de insanlardan da elçiler seçer. Allah elbette Semî‘ ve Basîr’dir.” (Hac sûresi, 22/75) buyurarak risaletin ilâhî bir seçime dayandığını bildirir. Allah’ın işiten ve gören isimlerinin hemen ardından zikredilmesi de bu seçimin O’nun kuşatıcı ilmine dayandığını gösterir.
Kur’ân farklı peygamberlerden söz ederken bu seçme ve üstün kılma hakikatine özellikle dikkat çeker. Allah’ın Hz. İbrahim’i (aleyhisselâm) seçtiği (Bakara sûresi, 2/130); Hz. Âdem’i, Hz. Nûh’u, Hz. İbrahim’i ve İmrân ailelerini insanlar arasından seçip üstün kıldığı (Âl-i İmrân sûresi, 3/33-34); Hz. Zekeriyya, Hz. Yahya, Hz. Îsâ, Hz. İlyas, Hz. İsmâil, Hz. Elyesa‘, Hz. Yûnus ve Hz. Lût (aleyhimüsselâm) gibi peygamberlere nübüvvet vererek onları üstün kıldığı bildirilir. (En‘âm sûresi, 6/85-86) Başka bir âyette ise Allah’ın herkesi gayba muttali kılmadığı, bunun için resullerinden dilediğini seçtiği ifade edilir. (Âl-i İmrân sûresi, 3/179) Bütün bunlar nübüvvetin kaynağının beşerî talepler, toplumsal statü veya dünyevî imkânlar değil, Allah’ın seçimi olduğunu gösterir.
Bu sebeple insanların Allah’ın kimi peygamber olarak seçtiğine itiraz etmeleri veya bu lütfu kıskanmaları da anlamsızdır. Kur’ân, vahyin Allah’ın kullarından dilediğine indirilmesini kıskananları tenkit eder (Bakara sûresi, 2/90); Allah’ın lütfundan insanlara verdiği nimetleri kıskananlara, İbrahim ailesine kitap, hikmet ve büyük bir mülk verildiğini hatırlatır. (Nisâ sûresi, 4/54) Zira vahiy de nübüvvet de Allah’ın lütuf ve ihsanıdır. Mülkün gerçek sahibi O olduğu gibi, kullarından hangisini risaletle şereflendireceğini belirleme yetkisi de yalnız O’na aittir. Kullarını en iyi O bildiği için bu ağır emaneti taşıyacak kimseleri seçer ve vahyini onlara emanet eder.
Büyüklük ve Ululuk O’na Mahsustur
Kur’ân’ın Allah’ı tanıtırken dikkat çektiği hususlardan biri de mutlak büyüklük ve ululuğun yalnızca O’na ait olmasıdır. Nitekim “Göklerde ve yerde ululuk yalnız O’na aittir. O Azîz’dir, Hakîm’dir.” (Câsiye sûresi, 45/37) buyrulur. Kur’ân’da Allah’ın el-A‘lâ, el-Aliyy, el-Kebîr, el-Azîm, el-Müteâl, el-Mütekebbir ve el-Mecîd gibi isimlerle tanıtılması O’nun yücelik, büyüklük, azamet ve şan sahibi olduğunu gösterir. el-Kadîr, el-Kâdir, el-Muktedir, el-Kaviyy, Zü’l-kuvve ve el-Metîn gibi isimleri O’nun sonsuz güç ve kudretine; el-Kâhir, el-Kahhâr ve el-Cebbâr isimleri ise hiçbir gücün O’nun hüküm ve iradesinin önüne geçemeyeceğine işaret eder. O aynı zamanda bütün mülkün gerçek sahibi ve hükümdarı olan el-Melik’tir.
Allah’ın büyüklüğü yaratılmışların büyüklüğüne benzemez. İnsanlar güçlü, zengin veya makam sahibi olabilir fakat onların büyüklükleri sınırlı, izafî ve geçicidir. Sahip oldukları her şeyi Allah vermiştir ve dilediğinde geri almaya da kadirdir (Âl-i İmrân sûresi, 3/26). Allah’ın azamet ve kibriyâsı ise zâtî ve mutlaktır. O’nun kudreti eksilmez; hiçbir şey O’nu âciz bırakamaz (Fâtır sûresi, 35/44), hiçbir güç O’nun icraatını engelleyemez (Hac sûresi, 22/74). O mağlup edilemez; hiçbir tedbir, hile ve tuzak O’nun irade ve hükmünün önüne geçemez (Âl-i İmrân sûresi, 3/54; Enfâl sûresi, 8/30). O, dilediğini yapar (Hûd sûresi, 11/107) ve hiçbir şeye muhtaç değildir; bilakis bütün varlıklar O’na muhtaçtır (Fâtır sûresi, 35/15). Acziyet, eksiklik ve ihtiyaç ifade eden bütün vasıflardan münezzehtir.
Bu sebeple gerçek azamet ve kibriyâ yalnız Allah’a yaraşır. İnsan ne kadar büyük varlıklarla, güçlerle ve hâdiselerle karşılaşırsa karşılaşsın, bunların tamamı Allah’ın büyüklüğü karşısında küçücük kalır. Göklerin ve yerin ihtişamı, insanı hayrete düşüren kuvvetler ve bütün kâinat O’nun yaratması ve hükümranlığı altındadır. Allah’ın büyüklüğünü hakkıyla kavrayan insan, hiçbir yaratılmışı gözünde mutlaklaştırmaz; dünyevî güçler karşısında kulluk tavrına girmez ve kendisine verilen imkânlardan dolayı kibirlenmez. Aksine kendi küçüklük ve aczini fark eder; azamet, kibriyâ, celâl ve gerçek büyüklüğün yalnızca Allah’a mahsus olduğunu bilir.
Hüküm Yetkisi Allah’ındır
Kur’ân’ın Allah hakkında üzerinde durduğu hususlardan biri de mutlak hüküm yetkisinin O’na ait olmasıdır. “Hüküm yetkisi yalnız Allah’ındır.” (Yûsuf sûresi, 12/67) âyeti bu hakikati açıkça ifade eder. Çünkü Allah her şeyi hakkıyla bilen Alîm, bütün hükümleri hikmetli olan Hakîm, hak ile bâtılı birbirinden en doğru şekilde ayıran Hayru’l-fâsılîn ve hükmedenlerin en üstünü olan Ahkemü’l-hâkimîndir. Nitekim Kur’ân, “Allah hükmedenlerin en iyi hükmedeni değil midir?” (Tîn sûresi, 95/8) buyurur. Aynı şekilde “Allah öyle hükmeder ki O’nun hükmünü denetleyecek hiçbir merci yoktur.”(Ra‘d sûresi, 13/41) âyeti, O’nun hükmünün üzerinde başka bir otorite bulunmadığını bildirir.
Elbette bu ifadeler, insanların hiçbir konuda hüküm veremeyeceği anlamına gelmez. İnsanlar bilgi ve yetkileri ölçüsünde karar verir, hükümler ortaya koyar ve ihtilafları çözerler. Fakat onların bilgileri sınırlı, hükümleri değişken ve yetkileri kayıtlıdır. Allah’ın hükmü ise mutlak ilmine, sonsuz hikmetine ve kusursuz adaletine dayanır. Bu sebeple hiçbir beşerî hüküm O’nun hükmünün üzerinde görülemez; hiçbir insan kendisini Allah’tan bağımsız mutlak bir hüküm kaynağı olarak kabul edemez.
Helâl-Haram Kılma Yetkisi O’na Aittir
Mutlak hüküm yetkisinin Allah’a ait olmasının dinî hayattaki en önemli neticelerinden biri, helâl ve haramın nihai olarak O’nun tarafından belirlenmesidir. Çünkü neyin helâl, neyin haram olduğu sıradan bir tercih meselesi değil, Allah adına dinî bir hüküm ortaya koymaktır. Bu sebeple Kur’ân, insanların kendi zan ve arzularından hareketle helâl-haram sınırları belirlemelerini şiddetle reddeder.
Câhiliye Arapları birtakım hayvanları ve nimetleri kendi anlayışlarına göre haram sayıyor ve bunu Allah’a nispet ediyorlardı. Kur’ân onların bu tavrını, “Allah’ın kendilerine ihsan ettiği rızkı Allah’a iftira ederek haram sayanlar elbette hüsrana uğradılar.” (En‘âm sûresi, 6/140) ifadeleriyle tenkit eder. Ardından onların koydukları yasakların hiçbir ilâhî dayanağı bulunmadığını ortaya koyarak, “Yoksa Allah size bu yasaklamayı yaptığında siz orada hazır ve şahit mi idiniz?”(En‘âm sûresi, 6/144) diye sorar.
Aynı hakikat başka âyetlerde daha genel bir ilke hâlinde ortaya konur: “De ki: Allah’ın kulları için yarattığı ziyneti ve temiz rızıkları kim haram kıldı?” (A‘râf sûresi, 7/32); “Allah mı sizin böyle yapmanıza izin verdi, yoksa siz Allah’a iftira mı ediyorsunuz?” (Yûnus sûresi, 10/59). Kur’ân’ın bu konudaki ikazı son derece açıktır: “Dillerinizin yalan yere nitelendirmesiyle ‘Şu helâldir, şu haramdır.’ demeyin; böylece Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz.” (Nahl sûresi, 16/116).
Dolayısıyla helâl ve haram belirlemek, insanın şahsî zevkine, örfüne, kültürüne veya keyfî değerlendirmelerine bırakılamayacak kadar ciddi bir meseledir. İnsanlar Allah ve Resûlü’nün (s.a.s) ortaya koyduğu esaslardan hareketle yeni meseleler hakkında içtihat edebilir; fakihler nasları yorumlayarak hükümler çıkarabilir. Fakat bütün bunlar bağımsız bir helâl-haram koyma faaliyeti değil, Allah’ın muradını anlama ve ilâhî hükümleri yeni meselelere tatbik etme çabasıdır. Bu sebeple bir şeyi helâl veya haram ilan ederken sağlam bir delile dayanmak gerekir. Aksi hâlde insan kendi görüşünü dine mâl etme ve Allah adına konuşma gibi ağır bir vebalin altına girebilir.
Mâlikiyet ve Hâkimiyet İnancının Kulluk Hayatındaki Yeri
Allah’ın bütün varlığın gerçek mâliki ve hâkimi olduğuna iman etmek, yalnızca zihinde kabul edilen itikadî ve soyut bir hakikat değildir; insanın hayata, kendisine ve sahip olduğu imkânlara bakışını doğrudan şekillendirir. Her şeyin gerçek sahibinin Allah olduğunu bilen mümin, elindeki malı, serveti, makamı, kabiliyetleri ve diğer nimetleri mutlak anlamda kendisine ait görmez. Bunların Allah tarafından kendisine emanet edildiğini, dilediğinde verip dilediğinde geri alabileceğini bilir. Bu şuur, nimete karşı şükrü, mahrumiyet karşısında sabrı; sahip olduklarını Allah’ın rızasına uygun kullanma ve onlarla başkalarına faydalı olma düşüncesini beraberinde getirir.
İlâhî mâlikiyet ve hâkimiyet inancı insanı aynı zamanda kibir, gurur ve başkalarına tahakküm etme duygusundan uzaklaştırır. Çünkü insan ne kadar servet, makam ve güç sahibi olursa olsun, sahip olduğu her şey sınırlı ve geçicidir. Kur’ân’ın ifadesiyle “Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/180). Gün gelir insan elindeki her şeyi bırakıp gider ve bütün mülk yine gerçek sahibine kalır. Bu hakikati kavrayan kimse kendisine verilen imkânlarla büyüklük taslamak yerine onları birer sorumluluk ve imtihan vesilesi olarak görür.
Diğer taraftan bu iman, insana güçlü bir güven, tevekkül ve hürriyet şuuru kazandırır. Bütün mülkün Allah’a ait olduğunu, nihai hüküm ve tasarrufun O’nun elinde bulunduğunu bilen mümin; makam, servet ve iktidar sahiplerini gözünde büyütmez, dünyevî güçler karşısında zillet göstermez. Çünkü onların sahip oldukları güç ve imkânların da Allah’ın verdiği sınırlı ve geçici birer emanet olduğunu bilir. Hiç kimsenin Allah’ın dilemediği bir zararı verebilme veya O’nun murat ettiği bir hayra engel olabilme gücü yoktur. Böyle bir iman, insanı yaratılmışlara kulluktan kurtararak yalnızca Allah’a kul olmaya yöneltir.
Allah’ın mutlak hâkimiyetini kabul etmek, O’nun hükümlerine teslim olmayı da gerektirir. Mümin, Allah’ın Alîm ve Hakîm olduğunu; kendisi için neyin hayırlı neyin zararlı olduğunu en iyi O’nun bildiğini kabul eder. Bu sebeple Allah’ın emir ve yasaklarına sadece yerine getirilmesi gereken hükümler olarak değil, sonsuz ilim ve hikmet sahibi Rabbinin kendisine gösterdiği hayat ölçüleri olarak bakar. Kendi arzu, heves ve kanaatlerini ilâhî hükümlerin önüne geçirmemeye çalışır; helâl ve haram sınırlarını gözetmeyi Allah’a kulluğun bir gereği sayar.
Netice itibarıyla Allah’ın mâlikiyet ve hâkimiyetini hakkıyla kavramak, insanın hem Rabbiyle hem de dünya ile münasebetini doğru bir zemine oturtur. Mümin, mülkün Allah’ın, hükmün Allah’ın, nimetlerin Allah’ın ve nihai tasarrufun Allah’ın olduğunu bilir. Kendisine düşenin ise sahip olduklarına şükretmek, onları birer emanet bilinciyle kullanmak, O’nun hükümlerine teslim olmak ve yalnızca O’na kulluk etmek olduğunun farkında olur. Böylece mâlikiyet ve hâkimiyet inancı, tevhidin insan hayatındaki en güçlü tezahürlerinden biri hâline gelir.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***



![Tr724 [Haber Merkezi]](https://serbestgorus.com/wp-content/uploads/2026/09/Demirtas-duyurdu-Selcuk-Mizrakli-8-Eylulde-tahliye-olacak-360x180.jpg)

































