Merkezi ABD’de bulunan Advocates of Silenced Turkey (AST), 2015-2025 dönemini kapsayan yeni raporunda Türkiye’deki hak ihlallerini tek tek olaylar olarak değil, sistematik bir baskı modeli olarak ele alıyor. Rapora göre bu dönemde 4 milyona yakın soruşturma açıldı, cezaevi nüfusu 433 bini aştı, tutukluluk istisna olmaktan çıkıp olağan yargılama pratiğine dönüştü. Rapor, hukuk devletindeki aşınmanın ekonomik göstergelerdeki kötüleşmeyle aynı dönemde derinleştiğine dikkat çekiyor.
AYDOĞAN VATANDAŞ | YORUM
Bir ülke bir gecede otoriterleşmez. Nasıl ki hiçbir bina tek bir çatlakla yıkılmazsa, hukuk devletleri de tek bir darbeyle, tek bir seçimle ya da tek bir mahkeme kararıyla çökmez. Önce hukukun dili değişir. Ardından mahkemelerin işleyişi. Sonra medya sessizleşir. Üniversiteler farklı düşünmekten çekinir. Cezaevleri büyür. Pasaportlar iptal edilir. İnsanlar ülkeyi terk etmeye başlar. Bütün bunlar yaşanırken hayat devam eder; insanlar işe, çocuklar okula gider, televizyonlar yayın yapar. Dışarıdan bakıldığında hayat normal görünür. Fakat devlet ile vatandaş arasındaki sözleşme yavaş yavaş değişmiştir.
Otoriterleşmenin en tehlikeli yanı da budur. Kendisini çoğu zaman küçük normalleşmelerle inşa eder.
Bugün geriye dönüp son on yıla baktığımızda, Türkiye üzerine yazılmış binlerce haber, yüzlerce insan hakları raporu, onlarca uluslararası değerlendirme görüyoruz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları, Birleşmiş Milletler raportörlerinin raporları, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın yıllık insan hakları değerlendirmeleri, Freedom House analizleri, World Justice Project’in hukuk devleti endeksleri, ulusal ve uluslararası sivil toplum kuruluşlarının hazırladığı sayısız çalışma…
Bunların büyük bölümü aynı fotoğrafın yalnızca bir köşesini gösteriyordu.
Merkezi New Jersey’de bulunan Advocates of Silenced Turkey (AST) tarafından hazırlanan “Systemic Human Rights Violations in Türkiye (2015–2025)” başlıklı çalışma ise farklı bir yöntem izliyor. Rapor yeni olaylar ortaya koymuyor; yeni tanıklar sunmuyor. Bunun yerine son on yılda yayımlanmış yüzlerce raporu, resmî istatistikleri, uluslararası mahkeme kararlarını ve insan hakları kuruluşlarının bulgularını tek bir istatistiksel haritada buluşturuyor.
Bu yönüyle çalışma, klasik anlamda bir insan hakları raporundan çok, Türkiye’nin son on yılının siyasal anatomisini çıkarmaya çalışan kapsamlı bir referans kaynağı niteliği taşıyor.
Raporun girişinde yer alan temel iddia dikkat çekici. Hazırlayıcılar, 2015-2025 döneminde yaşananların birbirinden bağımsız hak ihlalleri olarak değil, hukuk sistemini, toplumsal yapıyı ve gündelik hayatı yeniden şekillendiren “sistematik bir baskı modeli” olarak okunması gerektiğini savunuyor. Terörle mücadele mevzuatının kapsamının genişletildiği, milyonlarca kişinin soruşturma süreçlerinden geçtiği, eğitimden medyaya, sivil toplumdan sağlık sektörüne kadar çok sayıda kurumun olağanüstü hâl düzenlemeleriyle tasfiye edildiği belirtiliyor. Rapor, bu sürecin ekonomik güveni, toplumsal dayanışmayı ve devlet kurumlarına duyulan inancı da etkilediğini ileri sürüyor.
Raporun ilk sayfalarında yer alan yargı istatistikleri, bu dönüşümün ölçeğini anlamak açısından çarpıcı.
Türkiye Adalet Bakanlığı verilerinden derlenen grafiklere göre 2014-2024 arasında 3 milyon 979 bin 733 soruşturma dosyası açıldı. Aynı dönemde 3 milyon 810 bin 769 kişi şüpheli olarak kayıtlara geçti. 762 bin 688 kişi hapis cezasına çarptırıldı ve özellikle Türk Ceza Kanunu’nun 314. maddesi (“silahlı örgüt üyeliği”) son yılların en sık uygulanan ceza normlarından biri hâline geldi. Raporda bu madde kapsamında 2 milyon 303 bin 967 soruşturma yürütüldüğü belirtiliyor.
Bu rakamlar tek başına bile dikkat çekici. Fakat asıl soru şu: Bir hukuk sisteminde milyonlarca insan aynı suç tipi kapsamında soruşturuluyorsa, bu yalnızca suç oranındaki artışı mı gösterir?
Yoksa suç tanımının kendisi mi değişmiştir?
Modern ceza hukukunun temel ilkesi, suçun şahsiliğidir. İnsanlar aidiyetlerinden dolayı değil, somut fiillerinden dolayı yargılanırlar. Demokratik hukuk devletlerinde terör suçunun tanımı da şiddet, cebir ve silahlı faaliyet gibi nesnel unsurlar üzerinden yapılır. AST raporu ise özellikle 2016 sonrasında terörle mücadele mevzuatının kapsamının olağanüstü ölçüde genişlediğini ve bunun hukuk pratiğini köklü biçimde değiştirdiğini savunuyor.
Burada devletin vatandaşını nasıl tanımladığı tartışılıyor. Çünkü devlet sizi yaptığınız eylemden çok kurduğunuz sosyal ilişki üzerinden değerlendirmeye başladığında, hukuk ile güvenlik arasındaki sınır giderek belirsizleşir.
Bu noktada Hannah Arendt’in totalitarizm üzerine yaptığı tespit akla geliyor. Arendt’e göre otoriter rejimlerin en belirgin özelliği hukukun öngörülebilirliğini ortadan kaldırmalarıdır. İnsanlar hangi davranışın suç sayılacağını önceden kestiremez hâle geldiğinde, korku bireysel bir duygu olmaktan çıkar ve toplumsal iklime dönüşür.
AST raporunu önemli kılan da tam olarak budur. Rapor hukuk dilindeki değişimin toplumsal sonuçlarını da görünür kılıyor. Pasaport iptalleri…Kamu görevinden ihraçlar…Mülkiyet hakkına ilişkin tartışmalar…Eğitim hakkı…Seyahat özgürlüğü…Toplumsal damgalanma…Rapora göre bunların hiçbiri birbirinden bağımsız süreçler değil; aynı dönüşümün farklı tezahürleri.
Bu nedenle raporu okurken aklıma sürekli şu soru geldi: Bir ülkede hukukun dili değişmeye başladığında, bunun sınırı nerededir? Bu sorunun cevabını aramak için raporun sonraki sayfalarına geçmek gerekiyor. Çünkü orada çocuklar, cezaevleri, gazeteciler, hasta mahkûmlar ve sonunda bütün bir toplum karşımıza çıkıyor.
Güvenlik devletinin genişleyen sınırları
Bir toplumun hukuk sistemi hakkında fikir edinmek istiyorsanız, önce çocuklara nasıl davrandığına bakabilirsiniz. Çünkü hukuk, en çok kendisini güçsüzler karşısında ele verir. AST raporunun en çarpıcı bölümlerinden biri de bu nedenle çocuklara ayrılmış.
Rapora göre yalnızca 2024 yılında 2 bin 977 çocuk terör suçlamasıyla yargılandı, bunlardan 1.051’i mahkûm edildi. Daha da dikkat çekici olan ise yaş grupları. 12-14 yaş arasındaki 1.218 çocuk ağır ceza mahkemelerinde, 9 bin 761 çocuk ise çocuk mahkemelerinde yargılandı. Aynı yıl çocuk mahkemelerinde hapis cezasına mahkûm edilen çocuk sayısı ise 22 bin 416 olarak kaydedildi.
İstatistikler tek başına dikkat çekici. Fakat rapor yalnızca rakam vermiyor; iki somut dosya üzerinden güvenlik anlayışının nasıl genişlediğini de göstermeye çalışıyor.
İstanbul ve Gaziantep merkezli soruşturmalarda iddianamelere giren faaliyetler arasında Kur’an öğrenmek, gönüllü ders çalışmaları yapmak, sosyal etkinliklere katılmak, arkadaşlarla bowling oynamak, Erasmus programına katılmış olmak, ortak öğrenci evinde kalmak veya belirli arkadaş çevreleriyle ilişki kurmak gibi hususlar yer alıyor. Aynı bölümde sekiz Birleşmiş Milletler Özel Raportörü’nün Türkiye’ye gönderdiği ortak mektuba da atıf yapılıyor.
Burada asıl mesele tek tek davaların haklılığı ya da haksızlığı değil. Asıl mesele, güvenlik kavramının ulaştığı sınır.
Bir devlet çocukları potansiyel güvenlik riski olarak görmeye başladığında, güvenlik kavramı da doğal sınırlarını kaybetmeye başlar. Bu durum yalnızca çocuk hakları açısından değil, hukuk devleti açısından da üzerinde durulması gereken bir gelişme.
İşkence neden yalnızca bireysel bir hak ihlali değildir?
Raporda üzerinde önemle durulan ikinci başlık işkence ve kötü muamele iddiaları. Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın (TİHV) verilerine göre 2016-2024 yılları arasında 6 bin 249 kişi işkence veya kötü muamele gördüğü gerekçesiyle başvuruda bulundu. Yalnızca 2024 yılında başvuran 697 kişiden 504’ü, işkenceye resmi gözaltı merkezlerinde maruz kaldığını bildirdi. Başvuru sahiplerinin yüzde 93,8’i ise birden fazla işkence yöntemine maruz bırakıldığını ifade etti. Fiziksel şiddet, hakaret, tehdit, zorla ifade alma, temel ihtiyaçlardan mahrum bırakma ve psikolojik baskı en sık bildirilen uygulamalar arasında yer aldı.
Rapor önemli bir uyarı da yapıyor. Bu rakamların yalnızca kayıt altına alınabilen vakaları gösterdiğini; misilleme korkusu, etkili başvuru yollarına duyulan güvensizlik ve cezasızlık algısı nedeniyle gerçek sayının daha yüksek olabileceğini belirtiyor.
Siyaset bilimi açısından bakıldığında, işkencenin hedefi çoğu zaman mağdurdan daha geniştir. Birkaç kişiye yapılan muamele, milyonlarca kişiye verilmiş sessiz bir mesaj hâline gelir. Bu nedenle işkence yalnızca insan hakları ihlali değildir. Toplumun davranışlarını yeniden şekillendiren bir korku mekanizmasıdır.
Cezaevleri artık neyi anlatıyor? Fyodor Dostoyevski’nin meşhur bir sözü var: “Bir toplumun medeniyet seviyesi, hapishanelerine bakılarak anlaşılır.”
Bu söz Türkiye’nin son on yılını anlamak için hiç olmadığı kadar anlamlı.
AST raporuna göre 2015 yılında yaklaşık 177 bin olan cezaevi nüfusu, Kasım 2025 itibarıyla 433 bin 547 kişiye ulaştı. Aynı dönemde cezaevlerinin resmî kapasitesi 304 bin 956 kişi olarak hesaplanıyor. Bu da yüzde 142 doluluk oranı anlamına geliyor.
Başka bir ifadeyle, Türkiye bugün Avrupa’nın en büyük cezaevi nüfuslarından birine sahip.
Ancak raporun dikkat çektiği nokta yalnızca sayıların büyüklüğü değil. Tutukluluğun giderek istisna olmaktan çıkıp olağan bir yargılama pratiğine dönüşmesi.
2015 yılında tutuklu oranı yaklaşık yüzde 15 seviyesindeyken, kısa süre içinde bunun yüzde 36’ya yükseldiği grafikte açık biçimde görülüyor. Bu değişim, ceza hukukunda önemli bir paradigma dönüşümüne işaret ediyor. Çünkü demokratik hukuk devletlerinde tutuklama, yargılama sürecini güvence altına almak için başvurulan istisnai bir tedbir. Rapor ise bunun zaman içinde fiilî bir cezalandırma yöntemine dönüştüğünü savunuyor.
Hasta mahkûmlar meselesi
Cezaevlerine ilişkin en çarpıcı sayfalardan biri de hasta ve yaşlı mahkûmlar. Rapora göre 2025 itibarıyla Türkiye cezaevlerinde 1.412 hasta mahkûm, 5.864 yaşlı mahkûm ve 269 engelli mahkûm bulunuyor. Aynı bölümde hastane sevklerindeki gecikmeler, kelepçeli muayene uygulamaları, Adli Tıp Kurumu süreçleri ve tedaviye erişimde yaşanan sorunlar ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Sağlık hizmetlerine erişemediği belirtilen ve cezaevinde hayatını kaybeden çok sayıda mahkûmun ismine de yer veriliyor.
Bu noktada tartışılan şey bir hukuk devletinin cezalandırma anlayışı. Ceza, özgürlüğün sınırlandırılması mıdır? Yoksa sağlık hakkının da fiilen askıya alındığı yeni bir statü müdür? Bu soru bütün demokratik hukuk devletleri açısından önem taşıyor.
Gazeteciler susturulduğunda kim konuşamaz?
Raporun medya bölümü de benzer bir tablo ortaya koyuyor. KHK’larla 131 medya kuruluşunun kapatıldığı, 567 gazetecinin hapsedildiği, 3 bin 802 basın kartının iptal edildiği, 1 milyon 297 bin internet sitesine erişimin engellendiği belirtiliyor. Türkiye’nin Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’ndeki sıralamasının ise 2010’da 138’incilikten 2025’te 159’unculuğa gerilediği hatırlatılıyor.
Hukuk devleti neden ekonominin de meselesidir?
Raporun en dikkat çekici grafiklerinden biri World Justice Project tarafından hazırlanan Rule of Law Index. Grafiğe göre Türkiye, 2014 sonrasında sürekli gerileyerek 143 ülke arasında 65. sıradan 118. sıraya düştü.
Raporun hemen yanında ikinci bir grafik daha yer alıyor.
Bu kez kaynak Freedom House. Verilere göre Türkiye’nin özgürlük puanı yalnızca dört yıl içinde 28 puan gerileyerek ülkeyi “Not Free (Özgür Değil)” kategorisine taşıdı.
İnsan hakları ile enflasyon arasında ilişki var mı?
Dosyanın son sayfalarında Türkiye’nin dünya enflasyon sıralamasındaki yükselişi, Türk lirasının dolar karşısındaki değer kaybı, 200 TL’nin yıllar içinde dolar cinsinden satın alma gücünün dramatik biçimde düşmesi, ekmek tüketimindeki artış ve ekonomik göstergeler aynı çerçevede ele alınıyor.
Rapor elbette ekonomik krizlerin tek nedeninin insan hakları ihlalleri olduğunu iddia etmiyor. Fakat önemli bir ilişkiye dikkat çekiyor. Kurumsal güven zayıfladığında…Hukuk devleti aşındığında…Yargı öngörülebilir olmaktan çıktığında…Ekonomi de bundan bağımsız kalmıyor.
Bu nedenle insan hakları, hukuk ve demokrasi kalitesi aynı zamanda ekonomik bir mesele.
Avrupa’nın Türkiye’ye tuttuğu ayna
AST raporunun en güçlü bölümlerinden biri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Türkiye’ye ilişkin içtihadını sistematik biçimde ele aldığı sayfalar. Çünkü bu noktadan itibaren tartışma, Türkiye’nin iç siyasetinin ya da iç hukuk düzeninin sınırlarını aşıyor; uluslararası hukuk alanına taşınıyor. Bir başka ifadeyle, mesele artık Türkiye’nin tarafı olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ortaya koyduğu standartlarla ne ölçüde uyumlu hareket ettiği sorusuna dönüşüyor.
Rapora göre bugüne kadar AİHM, Türkiye hakkında 6 bin 884 ihlal kararı verdi. Mahkemenin önünde bekleyen 21 binden fazla başvuru ise bu tablonun henüz tamamlanmadığını gösteriyor. Bu rakamlar tek başına elbette her davanın niteliği hakkında hüküm vermeye yetmez. Ancak Avrupa Konseyi’ne üye kırk altı ülke arasında Türkiye’nin uzun yıllardır en fazla başvuru yapılan ve en fazla ihlal kararı verilen ülkelerden biri olması, yapısal sorunlara işaret eden önemli bir gösterge niteliği taşıyor. Bu nedenle rapor, AİHM istatistiklerini Türkiye’deki hukuk düzeninin uluslararası standartlarla kurduğu ilişkinin bir aynası olarak değerlendiriyor.
Raporun özellikle üzerinde durduğu başlıklardan biri ise Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 7. maddesi, yani “kanunsuz suç ve ceza olmaz” ilkesi. Modern ceza hukukunun temel taşlarından biri olan bu ilke, bir fiilin işlendiği tarihte suç olarak tanımlanmamışsa sonradan yapılan yorumlarla cezalandırılamayacağını güvence altına alır. Hukuki güvenlik ve öngörülebilirlik ilkeleri de bu kuralın doğal sonucudur
AST raporu bu bağlamda Yüksel Yalçınkaya, Karslı, Bozkuş, Demirhan ve benzeri davaları birlikte ele alıyor. Raporda, bu içtihatlar çerçevesinde 1.808 kişi hakkında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 7. maddesinin ihlal edildiğine hükmettiği belirtiliyor. Bu kararların ortak noktası, cezalandırmanın dayandığı hukuki yorumların öngörülebilirliği ve suçun kanuniliği ilkesine ilişkin ciddi tartışmalar içermesi. Dolayısıyla burada söz konusu olan ceza hukukunun en temel ilkelerinden birinin nasıl uygulandığına ilişkin uluslararası bir değerlendirme.
Bu nedenle Yalçınkaya kararı ve onu takip eden içtihatlar, Avrupa insan hakları hukukunun Türkiye’deki ceza yargılamasına tuttuğu aynadır.
Uluslararası raporlarda ortaklaşan tablo
AST’nin dikkat çektiği bir başka önemli nokta ise uluslararası kurumların yıllar içinde ortaya koyduğu değerlendirmeler arasındaki dikkat çekici benzerlik. Rapor, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 2016-2024 yılları arasında yayımladığı yıllık insan hakları raporlarını kronolojik olarak inceleyerek Türkiye’ye ilişkin bulguları 17 ana başlık altında sınıflandırıyor. Bunlar arasında yargı bağımsızlığına ilişkin sorunlar, keyfî tutuklamalar, siyasi mahkûmlar, işkence ve kötü muamele iddiaları, cezaevi koşulları, ifade ve basın özgürlüğüne yönelik sınırlamalar, internet sansürü, sivil toplum üzerindeki baskılar, sendikal haklar, yolsuzluk iddiaları, kadın hakları ve çocuk işçiliği gibi çok farklı alanlar bulunuyor.
Bu bölümde dikkat çeken husus, tek tek ihlal iddialarından ziyade yıllar içinde oluşan süreklilik. Rapordaki grafikler, aynı başlıkların her yıl yeniden gündeme geldiğini, hatta bazı alanlarda kapsamın giderek genişlediğini gösteriyor. Başka bir ifadeyle, burada tek seferlik krizlerden değil, uluslararası raporlara da yansıyan yapısal eğilimlerden söz ediliyor.
Daha da önemlisi, AST raporu yalnızca ABD Dışişleri Bakanlığı’nın değerlendirmelerine dayanmakla yetinmiyor. Freedom House’un özgürlük endeksleri, World Justice Project’in Hukukun Üstünlüğü Endeksi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları, Birleşmiş Milletler raportörlerinin bulguları ve diğer uluslararası kaynaklar aynı zaman çizelgesi üzerinde bir araya getiriliyor. Farklı metodolojilere, farklı kurumsal yapılara ve farklı çalışma alanlarına sahip bu kuruluşların verileri incelendiğinde dikkat çekici bir ortaklık ortaya çıkıyor: Hukuk devleti göstergeleri geriliyor, özgürlük puanları düşüyor, basın özgürlüğü zayıflıyor, uluslararası mahkemelerde ihlal kararları artıyor, nitelikli göç hızlanıyor ve ekonomik göstergeler bozuluyor.
Hukuk devleti gerilerken, özgürlükler azalırken, uluslararası mahkemelerde ihlal kararları artarken, nitelikli insan gücü ülkeyi terk ederken ve ekonomik göstergeler aynı dönemde kötüleşirken, bütün bunları birbirinden tamamen bağımsız gelişmeler olarak açıklamak mümkün müdür?
Raporun en önemli katkısı, bu soruya kesin bir cevap vermekten ziyade, artık bu sorunun ciddiyetle sorulması gerektiğini ortaya koyması. Çünkü bu soru, gelecekte Türkiye’nin yakın tarihini yazacak hukukçuların, siyaset bilimcilerin ve tarihçilerin de temel tartışma başlıklarından biri olmaya aday görünüyor.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































