‘Statü Kürt halkını tanıyıp tanımamakla ilgilidir, kolektif bir taleptir’ diyen Asrın Hukuk Bürosu avukatlarından Cengiz Yürekli, başmüzakereci pozisyonundaki Abdullah Öcalan’ın sürecin gereği olan çalışmaları yürütebilmesi için bir hukuki tanınırlığının olması gerektiğini söyledi
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın başlattığı Barış ve Demokratik Toplum Süreci üzerinden yaklaşık bir buçuk yıl geçti. Kürt Özgürlük Hareketi 27 Şubat çağrısı ardından silahlı mücadeleyi sonlandırma, geri çekilme gibi önemli adımlar atarken devletin yasal düzenleme noktasında adım atmaması tartışmalara neden oluyor. Halk Savunma Merkezi Komutanlık (HSM) üyesi Murat Karayılan, “Şu an itibarıyla süreç iktidar tarafından dondurulmuştur” derken Kürt Özgürlük Hareketi ise yaptığı açıklamada sürecin ilerleyebilmesi için Abdullah Öcalan’ın statüsünün tanınması gerektiğini ifade etti.
Abdullah Öcalan’ın savunmanlığını üstlenen Asrın Hukuk Bürosu avukatlarından Cengiz Yürekli, Barış ve Demokratik Toplum Süreci, Abdullah Öcalan’ın statüsü ve “umut hakkı”na dair soruları yanıtladı.
- Abdullah Öcalan ile DEM Parti İmralı heyeti, aile ve avukat görüşmeleri yapılmıyor. Bu tecrit halinin devam ettiğini mi gösteriyor?
Bunu net bir şekilde söyleyebiliriz: Kesinlikle bir tecrit hali mevcut. Hatta tecrit hiçbir zaman kalkmadı. İmralı’da emsalsiz bir uygulama söz konusu. Süreçte sadece hafif bir esneme oldu diyebiliriz. Hiç haber alamama durumdan ancak gelip Sayın Öcalan’ın fikirlerini almak, ona ulaşmak, onu görme noktasına geldik. Bu da tecridin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Hali hazırda Sayın Öcalan’ın öncülüğünde ve muhataplığında yürütülen bir süreç var. Sürecin muhataplığına denk bir uygulamayı bırakın bir kenara, istediği iletişim kanallarına ve ilişki ağına sahip olması ve onlarla temasa geçmesini de bırakın bir kenara en temel yasal haklarından dahi yararlanmama durumu söz konusu. Tam 45 günü aşkındır hiçbir şekilde ne kendisinden ne yanındaki diğer arkadaşlardan ne de bir bütün olarak adadan hiçbir haber alamıyoruz. Bu tecride işaret ettiği gibi hiçbir şekilde de kabul edilebilir bir durum değildir.
- Abdullah Öcalan’ın bugüne kadar bir şekilde adımlar atarak ve kriz anlarında hamleler yaparak sürecin önünü açtı. Peki şimdi ne olacak, tıkanan sürecin önü nasıl açılacak?
Sürecin tıkanıp tıkanmaması konusunda biz bir belirleme yapma pozisyonunda değiliz. Ancak kendi durduğumuz yerden bazı belirlemeleri yapmamızda da herhangi beis yok. Sürecin en azından yavaşladığı inkar edilmez bir gerçektir. Mesela ilk anlamda Sayın Öcalan, heyet görüşmelerinin ardından 27 Şubat çağrısı yaptı. Arkasından 2 aylık süreç içerisinde muhataplar 5 Mayıs’ta kongre yaptı ve çağrının gerekleri yapıldı. Sonra Temmuz’daki tören ve daha sonra benzeri adımlar atıldı. Şu anda da Sayın Öcalan’ın 27 Şubat’ın yıl dönümünde ikinci aşamanın başladığını ve artık sıranın ikinci aşamada olduğunu belirtti. Burada Sayın Öcalan, ‘Ben kendi üzerime düşeni yaptım. Bütün bu sınırlı koşullara, imkansızlıklara rağmen üzerimize düşeni yaptık. Şu an sıra pozitif aşamada’ dedi. Pozitif aşamanın gereği olarak da hukuksal zeminin oluşturulması, demokratik hukukun inşa edilmesi gerekiyor. Bu anlamda öncelikli olarak Meclis’e düşen görevler ve sorumluluklar söz konusu. Tabi bu konuyu Meclis gündemine iktidar getirecek. Sürecin muhatabı olarak iktidarın Meclis gündemine getirmesi gereken konular vardır. İlk elden Sayın Öcalan’ın statüsünün belirlenmesidir. Meclis’in çıkarması gereken entegrasyon yasaları ve özgürlük yasaları söz konusu. Bunların Meclis tarafından bir an evvel çıkarılması gerekiyor.
Ancak bütün bunlardan öte bizce en önemlisi 45 günü aşkındır Sayın Öcalan’dan tek bir haber alamıyoruz. Öncelikle bu keyfiyete dayalı iletişim ağının ortadan kalkması gerekiyor. Demokratik müzakere koşullarının oluşturulması gerekiyor. Bir yandan sürecin bir tarafı diğer muhatapları muazzam bir ordu organizasyonla, muazzam bir devlet organizasyonuyla, hükümet gücüyle, danışmanlar ordusuyla hem sahada hem metinler üzerinde çalışırken, Sayın Öcalan çok sınırlı koşullarda çalışıyor. Sayın Öcalan toplumla ilişkisini kuramıyor, doğrudan ifade kanalları sağlanmıyor. Öncelikle bu statünün belirlenmesi ve bu ilişki ağının koşullarının yaratılması gerekiyor.
- Sürece ilişkin en kritik nokta ise Abdullah Öcalan’ın statüsü. Statü denilirken ne kast ediliyor? “Abdullah Öcalan’ın statüsü” neyi kapsayacak, ne anlama geliyor. Kamuoyunu bu anlamda biraz aydınlatır mısınız? Abdullah Öcalan’ın statüsünün tanınması süreç açısından nasıl bir değiştirici güce dönüşecek?
Evet, öncelikle statüyü doğru tanımlamak gerekiyor. Sayın Öcalan 27 Şubat Barış ve Demokratik Toplum çağrısıyla değil, 15 Şubat 1999 tarihinden itibarendir net bir şekilde barış ve demokratik toplumun inşası için çabalıyor. Çağrıları oluyor, programları oluyor. Ancak bunun hukuki bir zemine oturtulması gerekiyor. Sayın Öcalan baş müzakereci pozisyonunda ve belli kararlar alıyor. Fakat bu kararların icrası da onun öncülüğünde yürütülmesi gerekiyor.
Devlet ya da hükümet ne şekilde tanımlarsak tanımlayalım öncelikle Kürt’ün isyan halini ve silahlı varlığını kabul etmiyordu. Şu an gelinen noktada Kürt’ün demokratik siyasete katılımını kabul ediyor mu, Kürt’ün demokratik hukuk kapsamında varlığını kabul ediyor mu? Esas olarak karar verilmesi gereken budur. Kürt halkının en azından 1924’ten itibarendir bir hukuk dışına itilme durumu söz konusudur. Kürt’ün ilkin hukuksal olarak varlığı reddedildi, yok sayıldı. Sonra bu statüsüzlük üzerinden fiziki kırımlar ve yönelimlere geçildi. Bu kapsamda talep edilen statü esasında Kürt halkını tanıyıp tanımamakla ilgilidir, kolektif bir taleptir. Bir diğeri de baş müzakereci pozisyonundaki Sayın Öcalan’ın sürecin gereği olan çalışmaları yürütebilmesi için bir hukuki tanınırlığa ihtiyacı var. Bu kapsamda gereken ilişkilerini geliştirebilmesi, özgür çalışır koşullarının oluşturulması gerekiyor.
Bugün yürüyen bir süreç var değil mi? Biz her Salı günü herkesi sırayla grup toplantılarında ne diyecekler diye bekliyoruz. Ancak sürecin en asli muhatabı olan, mimarı olan Sayın Öcalan’ın da fikirlerini kamuoyuna yansıtması gerekiyor. Sürecin inşası ve ilerlemesi için iyi niyetten de öte olmazsa olmaz bir pratiktir. Buna yaklaşım sürece, Kürt sorunun çözümüne, Türkiye’nin demokratikleşmesine yaklaşım noktasında turnusol kağıdıdır.
- Devlet Bahçeli geçtiğimiz hafta Abdullah Öcalan’ın statüsüne ilişkin “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü” önerisinde bulundu. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kavram olarak yerinde bir kavram olduğunu düşünüyorum. Bu aslında Sayın Öcalan’ın tanımladığı şekille Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’na tanımlama olarak denk gelen bir kavramdır. Bu yönüyle başından itibaren devletin kurmuş olduğu kavramlarında bir zaman algısına işaret ettiği konusunda bir iyimserlik geliştiriyor. Daha öncede Devlet Bahçeli, “Kuş tek kanatlı uçmaz” dedi. Evet şu an kuşun tek bir kanadı var. Ancak diğer kanadın da inşa edilmesi gerekiyor. Bu kanat da tam olarak Devlet Bahçeli’nin tanımladığı ismiyle olur, DEM Parti Eşbaşkanlarının tanımladığı isimle olur. Sayın Öcalan’ın statüsünün tanımlanması gerekiyor. Sayın Öcalan fesih kararı çağrısı yaptı ve devamında yapması gerekenleri de yaptı. Eğer bunları yapacaksa bu konuda bir statünün belirginleşmesi gerekiyor. Devlet Bahçeli’nin bu yaklaşımı da hükümet kanadından böylesi bir ihtiyacı görünür kılması anlamında ciddi bir işarettir.
Bahçeli tarafından ciddi söylemler var. Ancak devrede olan AKP’nin ajandasıdır. Bütün iyi niyet beyanlarına rağmen böylesi bir ajanda devrededir. Meclis Komisyonu raporunu hazırladı. “Bayramdan sonra yasallar çıkacak, Nisan ayında kamuoyuna yansıyacak” dendi. Fakat maalesef herhangi bir adım söz konusu değil. Bu ne kadar güzel ve çekici olursa olsun var olan söylemlerin iyi niyet beyanlarından öteye geçmediği kaygısını bizde uyandırıyor. 45 gündür Sayın Öcalan ile temas kurulamıyor olması bile başlı başına bütün bu söylemlerin geçerliliğini boşa düşürüyor. Kıymetsiz demiyorum ancak bütün bunların üzerine bir şaibe perdesini düşürüyor.
- Bahçeli’nin önerisi ardından iktidar tarafından sadece “süreç ilerliyor” yönünde bir açıklama yapıldı. Meclis Komisyonu’nun hazırladığı rapor hala Meclis tarafından ele alınmış değil. Bahçeli’nin önerisinin hayat bulması için Meclis’e ne gibi görevler düşüyor?
Sorumluluk tam anlamıyla Meclis’tedir. Evet, iktidar yürütücü güçtür. Sürecin devamlılığı anlamında bu konuda sorumluluk alması gereken iktidardır. Ancak neticede Meclis, yasama organıdır ve yasaları yapacak olandır. Aslında Meclis niyetini gösterdi. Bütün siyasi partilerin bulunduğu bir komisyon Meclis çatısı altında bir araya geldi ve neredeyse oy birliği sayılacak bir şekilde bir rapor açığa çıktı. Bu rapor çok önemli. Tarihsel belirlemelere, yapmış olduğu önerilere katılır katılmayız. Ama çok ciddi tespitler içeriyor. Gözden kaçırmamamız gereken şey de bu rapor, Meclis’in kurumsal kimliği altında çıktı. Rapor, Meclis’e bu yasaları gerçekleştir, bunları hayata geçir diyordu. Bunun bir an evvel hayata geçmesi gerekiyor. Burada herhangi bir konuya dair yasa çıkarılıyorsa cumhuriyetin yüzyıllık sorunlarını çıkarabilmek adına Meclis elbette yasa çıkarması gerekiyor. Burada da en öncelikli olarak geçiş yasalarının çıkarılması gerekiyor. Hukuk dışında kalmış olan bütün ögelerin hukuk içine dahil edilmesi gerekiyor. Bunu da Sayın Öcalan tanımladı. Geçiş hukuku, entegrasyon yasaları, özgürlük yasalarıdır. Bu konuda Meclis’in sorumluluk üstlenmesi gerekiyor. Hatta zaten sorumluluk üstlendi, üstlendiği sorumluluğun gereğini derhal yapmalıdır.
- Abdullah Öcalan yaptığı açıklamalarda sürecin gerekliliği olarak “özgürlük yasası” ve “barış yasası”nın çıkartılması gerektiğini belirtiyor. Bu yasaların çıkartılması Türkiye’deki atmosferi nasıl değiştirir?
Bu sürecin bir buçuk yıldır Türkiye’yi nasıl etkilediği herkesin gözünün önündedir. Bunu kimse inkar edemez. Türkiye’nin bir buçuk yıl önce içine sürüklendiği enflasyon, ekonomik kriz girdabını bir kenara bırakalım bugün Ortadoğu’da İran’dan tutun her yer savaş cenderesi altındadır. Ama Türkiye bu kaotik ortamda hiç olmadığı kadar gayet pozitif bir atmosfer içerisindedir. Bu da Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin en büyük getirisidir. Şu an için Sayın Öcalan’ın yaptığı çağrıyla ona gelen cevaplarla böylesi bir atmosfer yakalanmışsa siz bir bu sürecin gereği olarak pozitif aşama olarak gereken yasaların çıktığı bir düşünün. Çıkacak yasalar “özgürlük yasaları”dır. Bunlar sadece Kürtlerin talebi değildir. Bunlar ifade ve örgütlenme hürriyetinin tesis edilmesidir, basın özgürlüğünün sağlanmasıdır, özgür bir şekilde konuşmanın, grev hakkının sağlanmasıdır. Farklı kimliklerin kendini özgürce ifade etmesinin sağlanmasıdır. Anayasa’da yer alan demokratik hukuk ilkesi, laiklik ilkesi, sosyal devlet ilkesinin somut bir şekilde hayata geçirilmesi talebidir. O yüzden bunlar yalnız Kürtlerin talebi değildir. Bu bütün Türkiye halklarının talepleridir. O yüzden süreç elbette demokratik bir Türkiye’nin inşasında çok yapıcı bir rol oynayacaktır. Sürecin cumhuriyetin ikinci yüz yılın inşasında ciddi rol oynayacaktır.
- Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi (AK BK) “umut hakkı”na dair Türkiye’ye verdiği süre önümüzdeki ay sona eriyor. Bu anlamda siz de Bakanlar Konseyi’ne buna dair bir bildirimde bulunmuştunuz. “Umut hakkı”na dair önümüzdeki ay Türkiye bir adım atacak mı aksi halde süreç nasıl ilerleyecek? Adım atılmaması halinde sizin ne gibi bir başvurunuz olacak?
“Umut hakkı” yalnızca Sayın Öcalan’la veya Kürtlerle ilgili bir durum değildir. Evet, Sayın Öcalan etrafındaki Kürt direnişinin bir kazanımıdır. “Umut hakkı” Sayın Öcalan özelinde Kürt halkının sergilemiş olduğu gerek hukuki olsun gerek diğer eylemsellikleri olsun Türkiye demokrasisine, infaz hukukuna sağlanmış bir kazanımdır. Ancak bu Kürtlerle, Sayın Öcalan’la Türkiye arasında bir müzakere konusu değil. Bu esasında Türkiye ile AK BK arasındaki bir müzakere konusudur. Bu tamda Meclis Komisyon raporunda atfedildiği üzere Avrupa İnsan Haklar Mahkemesi (AİHM) kararlarının uygulanmasıyla ilgili bir durumdur. Bu Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasa’sını 90’ınıncı maddesinin bağlayacılığı gereği uygulanması gereken bir durumdur.
Bizdeki bilgiler Haziran ayındaki oturumlarda Bakanlar Komistesi’nin “Umut hakkı”nın gündemine almayacağına yönünde. Fakat bu konuda biz Sayın Öcalan’ın dosyası üzerinden başvurularımız yaptık. Aynı şekilde Türkiye’deki sivil toplum kuruluşları, barolar öncülüğünde belli başvurular yaptık. Yine Avrupa’daki sivil toplum kuruluşları Demokrasi ve Uluslararası Hukuk Derneği (MAF-DAD) öncülüğünde belli başvurular yaparak ve komiteye baskı yapması gibi taleplerimiz söz konusu. Umarım bunlar sonuç alıcı olur. Avrupa’nın bu yaklaşımı da aslında soruna olumsuz şekilde taraf olmakla ilgilidir. Sürece pozitif katkı etmek istememesiyle ilgilidir. Bakanlar Komitesi önündeki birçok dosyayı gündemleştiriyor. Bunları bireysel hak temelli veya sözleşmenin ihlali anlamında bu kavramsallaştırmalar içinde eritip baskı uygulayabiliyor. Ancak “Umut hakkı” Sayın Öcalan merkezli bir dosya olduğu için, Kürt halkının statüsü olduğu için, Avrupa bunu böyle değerlendirdiği için böylesi zamana yayan bir rol ve misyon oynuyor. Umarım yapılan başvurularla bu karar gözden geçirilir. Bu konuda ayak sürmek yerine Barış ve Demokratik Süreci’ne destekleyici bir rol oynar. Bu anlamda gerek ulusal gerek uluslararası sivil toplum mercilerinin de rol ve misyonlarını oynayacaklarını düşünüyorum.
Haber: Ömer İbrahimoğlu \ MA
Kaynak: Yeni Yaşam Gazetesi
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































