AHMET KURUCAN | YORUM
İkinci el kitap ticareti… İlk bakışta son derece masum, hatta ilim ve kültürle irtibatı sebebiyle faziletli bir alan. Fakat biraz derine indiğinizde mesele basit bir alım-satım olmaktan çıkıyor; helal-haram çizgisinin nereden geçtiği, niyetin hükme nasıl tesir ettiği ve içinde yaşanılan toplumun bu çerçevede nasıl okunması gerektiği gibi katmanlı sorularla karşı karşıya kalıyorsunuz.
Elinizdeki geniş kitap stoku içinde sakıncalı içerik barındırabilecek eserleri tek tek ayıklamak ne kadar mümkün? Alkol, gayrimeşru ilişkiler veya dinen uygun görülmeyen unsurlar içeren kitapların satışı hangi ölçüye göre değerlendirilmeli? Doğrudan haramı konu alan eserlerle, dolaylı unsurlar barındıran metinler aynı kategoride mi düşünülmeli? Ve bütün bunların ötesinde, gayrimüslimlerin çoğunlukta olduğu bir toplumda yaşıyor olmak hükmü değiştirir mi?
Gördüğünüz gibi farklı boyutları olan, çok kapsamlı ve aynı zamanda aktüel ve güncel iç içe geçmiş sorular yumağı. Ehlinin malumudur; klasik fıkıh literatüründe bu konulara sınırlı örneklerle temas edilir. Ama unutmamalı ki günümüzün sosyal, ekonomik ve kültürel gerçeklikleri dikkate alındığında bu meseleler çok daha geniş bir perspektiften ele alınmayı gerektirmektedir.
Neden?
Sebebi açık ve net; çünkü burada sadece “helal-haram” tasnifinden söz edemeyiz. Modern ticaretin yapısı, bilgi ve kültür dolaşımı, içinde yaşanılan toplumun özellikleri ve kişinin niyetini de hesaba katmak zorundayız çözüm ararken. Bu sebeple konuya, benim sık kullandığım tabirle “holistik fıkıh” (bütüncül) yaklaşımı içinde bakacağım.
Her şeyden önce kitap ticareti, mahiyeti itibarıyla meşru bir faaliyet alanıdır. İlim, kültür ve düşünceyle irtibatlı olması itibarıyla da ayrıca kıymetlidir. Bu noktada tartışma, işin aslında değil; bu alanın içinde yer alan bazı içeriklerin hükmü üzerinedir. Burada yapılması gereken temel ayrım, doğrudan harama hizmet eden unsurlarla, dolaylı ve tali unsurlar arasındaki farkı doğru tespit edebilmektir.
Doğrudan haramı teşvik eden, onu yaymayı amaçlayan ve varlık sebebi bu olan eserler ile; bir romanın akışı içinde yer alan gayrimeşru bir ilişki tasviri, bir yemek kitabında bulunan alkollü tarifler veya bir tarih kitabında anlatılan içki kültürü aynı kategoride değerlendirilemez. Birincisi doğrudan harama hizmet ederken, ikincisi hayatın, kültürün ve insanî tecrübenin bir parçası olarak metin içinde yer alan unsurlardır. Bu ikisini aynı kefeye koymak, hem fıkhın maksadına hem de hayatın gerçekliğine aykırıdır.
Bununla birlikte günümüz dünyasında bilgi ve kültür ürünlerinin dolaşımı son derece yaygın ve karmaşıktır. Kitapların büyük bir kısmı çok katmanlı içeriklere sahiptir ve her birinin detaylı şekilde incelenmesi çoğu zaman mümkün değildir. Bu durum, fıkıhta “umûmü’l-belvâ” olarak ifade edilen, yaygınlık kazanmış ve kaçınılması güç hâle gelmiş durumlar kategorisine girer. Bu tür durumlarda hükümde bir genişlik ve kolaylık söz konusu olur. Aksi takdirde hayatın birçok alanı yaşanamaz hâle gelir.
Meselenin bir diğer önemli boyutu ise içinde yaşanılan toplumun yapısıdır. Gayrimüslimlerin çoğunlukta olduğu, seküler normların belirleyici olduğu toplumlarda, bazı fiiller dinî bir yasak kategorisi içinde görülmemektedir. Bu durum, o fiillerin Müslüman açısından hükmünü değiştirmez; ancak o fiillerle ilişkili ticari faaliyetlerin değerlendirilmesinde dikkate alınması gereken bir bağlam oluşturur. Zira burada söz konusu olan, bir haramı üretmek veya teşvik etmek değil; farklı normlara sahip bir toplumda, genel kabul görmüş ürünlerin ticaretini yapmaktır.
Nitekim klasik fıkıhta gayrimüslimlerle ticaret bağlamında yapılan değerlendirmeler de bu yönde bir esneklik alanı tanımaktadır. Doğrudan harama aracılık teşkil eden durumlarla, genel kullanım alanına sahip ürünlerin ticareti arasında ayrım yapılmış; niyet, kast ve kullanım ihtimalleri dikkate alınmıştır. Bu çerçevede, çok yönlü kullanım alanına sahip ve doğrudan harama tahsis edilmemiş ürünlerin ticareti daha geniş bir müsamaha alanı içinde değerlendirilmiştir.
Bu noktada niyet ve kast da belirleyici bir rol oynar. Bir ticari faaliyetin amacı, haramı yaymak veya teşvik etmek değil; geçimi temin etmek ve meşru bir kazanç elde etmek ise, bu durum hükmün değerlendirilmesinde önemli bir farklılık meydana getirir. Özellikle ikinci el ürünlerin ticaretinde, kişinin o içeriğin üreticisi olmaması da sorumluluğun derecesini hafifleten bir unsurdur.
Bütün bu unsurlar birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo şudur: Açık ve net bir şekilde harama hizmet eden, sırf o amaçla yazılmış eserlerden mümkün mertebe kaçınmak, hem takva açısından hem de vicdanî huzur bakımından yerinde bir tutumdur. Bunun dışındaki geniş alan ise, hayatın olağan akışı, piyasa gerçekliği, içinde yaşanılan toplumun yapısı ve bireyin niyeti dikkate alınarak daha geniş bir çerçevede değerlendirilmelidir.
Bu bağlamda “takva” ile “fetva” arasındaki farkı da göz ardı etmemek gerekir. Takva, kişinin daha hassas ve ihtiyatlı davranmasını ifade ederken; fetva, hayatın sürdürülebilirliği açısından gerekli olan asgari ölçüyü belirler. Her iki yaklaşım da kıymetli olmakla birlikte, genel hayat pratiği çoğu zaman fetva üzerinden şekillenir; takva ise bireysel tercihler alanında daha ileri bir hassasiyet olarak varlığını sürdürür.
Sonuç olarak mesele, sadece birkaç kitabın satılıp satılamayacağı meselesi değildir. Asıl mesele, Müslümanın modern dünyayla kurduğu ilişkinin mahiyetidir. Daraltıcı, hayatı kilitleyen ve insanı çıkmaza sürükleyen yaklaşımlar yerine; fıkhın maksatlarını, hayatın gerçeklerini ve insanın niyetini birlikte dikkate alan dengeli bir bakışa her zamankinden daha fazla ihtiyaç var. Aksi hâlde ya hayatın gerisinde kalırız ya da değerlerimizi aşındırırız. Oysa mümkün olan; bu ikisi arasında sahih, dengeli ve yaşanabilir bir yol bulabilmektir.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































