M. NEDİM HAZAR | YORUM
Hemen her olayda olduğu gibi -otoriter rejimlerde böyledir çünkü- Kahramanmaraş’tan sonra da sosyal medya iki cepheye bölündü. Birinci cephe: “Mafya dizileri yasaklansın. Video oyunları kaldırılsın. TikTok kapatılsın.” İkinci cephe: “Dizilerle suçlamak saçmalık. Sorun aile, sorun devlet, sorun eğitim.”
Her iki cephe de kendi içinde haklı noktalar taşıyor. Ve her iki cephe de yanlış soruyu soruyor.
Doğru soru şu: Ekranlar bu hikâyede ne kadar yer tutuyor?
Bu soruyu cevaplamak için hem bilimi hem de Türkiye ekranının son on yılını dikkatle incelememiz gerekiyor.
Video oyunları
Kahramanmaraş’tan hemen sonra, henüz faile dair hiçbir profil netleşmemişken, siyasetçilerden ve sosyal medya suçluyu çoktan bulmuştu: Video oyunları. MHP lideri Devlet Bahçeli “kontrolsüz dijitalleşme” dedi mesela. AKP’li isimler şiddet içerikli oyunlara dikkat çekti. RTÜK uyarılar yayımladı.
Peki bilim bu duruma ne diyor?
Yaşar Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Sinan Alper bu soruya, “Şiddet içerikli oyunlarla saldırganlık arasında korelasyon gözlemlemek, nedensellik anlamına gelmiyor.” diyerek cevap veriyor ve şöyle diyor: “X ve Y değişkenleri var. Biri artınca diğeri de artıyor gibi gözlemliyoruz ama gerçekten X ve Y aynı anda artıyorsa bu X’in Y’ye sebep olduğu anlamına mı gelir? Her zaman değil. Örneğin bir genç hem oyunlar oynuyor olabilir, hem de saldırgan olabilir ama bu ikisi birbirine sebep olan şeyler olmak zorunda değil. Çocuk, evde aile içi şiddete maruz kalıyor olabilir, şiddete maruz kaldığı için de bu oyunları oynuyor olabilir.”
Bilimsel literatür de bu konuda net değil. 2000’lerde Craig A. Anderson ve Karen E. Dill’in çalışması, şiddet içerikli oyunların laboratuvar ortamında saldırganlık düzeyini artırabildiğini ileri sürmüştü mesela. APA 2020’de “küçük ama güvenilir bir ilişki”ye döndü bu durum ve eklendi; “Ama kitlesel saldırıları açıklamak için yeterli değil.”
Daha güncel araştırmalar ise bu ilişkiyi büyük ölçüde zayıf olduğunu ortaya koydu. Royal Society Open Science’ta yayımlanan 2020 tarihli çalışma, uzun dönemli araştırmaların saldırgan oyun içeriği ile saldırgan davranış arasında güçlü bir bağ kuramadığını ortaya koydu. Oxford Üniversitesi’nin 2019 raporu da ergenlerde anlamlı bir ilişki tespit edememişti. Stanford Brainstorm Lab 2023’te şunu söyledi: Video oyunları ile gerçek hayattaki silahlı şiddet arasında nedensel bir bağ yok!
Türkiye’deki Kahramanmaraş bağlamına taşındığında bu bulgu daha da anlam kazanıyor. İsa Aras Mersinli’nin profili incelendiğinde, mevcut verilere göre belirleyici etkenin video oyunları olmadığı açıkça görülüyor. Belirleyici olan şey ailenin durumu, babanın suça yatkınlığı, çocuğun silaha erişimi, sosyal izolasyon, incel kültürüne maruz kalma ve kaçırılan uyarı sinyalleri.
Alper bu noktada önemli bir gözlem yapıyor: “Bu tartışmayı yalnızca ‘oyunların varlığına ya da yasaklanmasına’ indirgemek, daha geniş toplumsal ve psikolojik tabloyu gözden kaçırma riski taşıyor.”
Peki ya diziler?
Diziler ise video oyunlarından farklı bir kategori. Ve burada soruyu dikkatli sormak gerekiyor.
İstanbul Bilgi Üniversitesi Medya ve İletişim Sistemleri Bölümü’nden Dr. Aylin Dağsalgüler, bu ayrımı net biçimde koyuyor: “Dizilerdeki asıl sorun, şiddetin gösterilmesi değil normalleştirilmesi. Mafyatik karakterlerin estetize edilmesi ve cezasızlığın sıradanlaştırılması.”
Bu fark, aslında her şeyi değiştiriyor.
Şiddet, edebiyatta ve sinemada her zaman var oldu. Dostoyevski cinayet anlattı. Coppola mafyayı anlattı. Scorsese suç dünyasını anlattı. Ama bu anlatıların büyük çoğunluğunda şiddet bir sonucu, bir kaybı, bir bedeli temsil ediyordu. Katil kazanmıyordu. Ya da kazansa bile bir şey kaybediyordu.
Türk ekranlarında ise tablo farklı.
RTÜK Üyesi İlhan Taşcı şunu söylüyor: “Şu anda Türkiye’deki televizyon kanallarında hafta içi her gün bir kanalda mafya ya da yoğun şiddet içerikli dizi yayınlanmakta. Dolayısıyla haftanın 7 günü televizyonlarda mafya temalı diziler ekrana geliyor. Silah kullanımının yoğun ve açık biçimde gösterilmesi, suç figürlerinin zaman zaman meşrulaştırılması ve hatta kahramanlaştırılması özellikle çocuklar ve gençler açısından ciddi bir risk oluşturmaktadır.”
Kahramanmaraş’ın ardından eleştiri oklarına takılan diziler arasında Teşkilat, Uzak Şehir, Eşref Rüya, Yeraltı, A.B.İ ve Taşacak Bu Deniz gibi diziler geliyor. Bu diziler reytin uğruna yalnızca şiddet içermiyor şiddetle kurulan estetik ilişkiyi, yani şiddeti cazip, güçlü ve “erkekçe” gösteren bir kurgusal çerçeve taşıyor.
MHP lideri Devlet Bahçeli’nin, Yeraltı dizisinde “Bozo” karakterini canlandıran Uraz Kaygılaroğlu’nu arayarak tebrik ettiği hatırlanırsa, bu estetiğin yalnızca yapımcı kararıyla değil, siyasi iklimle de beslendiği görülecektir.
Burada çok önemli bir veriyi not düşmek gerekiyor.
Televizyon İzleme Araştırmaları (TİAK) verilerine göre 12-19 yaş grubunda televizyon izleme oranı yüzde 15 civarında. Bu grubun büyük çoğunluğu yarışma programlarını seyrediyor.
Bir uzman bunu şöyle özetliyor: “Gençler televizyon izlemiyor. Biz ise bu gençlere nasıl televizyon izletebiliriz diye dertleniyoruz.”
Bu veri, tartışmayı köklü biçimde değiştiriyor. Çünkü eğer gençler mafya dizilerini ana ekrandan değil de YouTube, TikTok ve diğer platformlardan izliyorsa — ki büyük ihtimalle öyle — o zaman sorun “dizi yayıncılığı” değil, dijital platformlardaki içerik dağıtımı ve algoritmaların işleyişi.
TİAK verilerinin ortaya koyduğu 6-12 Nisan dönemine ait başka bir bulgu da dikkat çekici. Haftalık yayımlanan en az 13 dizinin fragmanında silahlı sahneler tespit edilmiş. Bu fragmanlar televizyondan değil — sosyal medyadan, YouTube’dan, TikTok’tan yayılıyor. Ve bu platformlarda yaş sınırı denetimi, yayın saati kısıtlaması, içerik filtreleme yok.
Bir çocuk gece yarısı telefonuyla bir dizi fragmanını, ardından bir incel forum gönderisini, ardından Elliot Rodger’ın “manifestosuna” atıf yapan bir içeriği art arda izleyebilir. Bütün bu içerikler aynı ekranda, aynı platformda, aynı algoritmik öneri mantığıyla sıralanıyor.
Bence gerçek sıkıntı da burada.
Normalleşme tehlikesi
Dr. Dağsalgüler’in tespiti kritik: Sorun şiddetin gösterilmesi değil, normalleştirilmesi.
Bu ayrımı somutlaştıralım.
Bir dizide kötü adam silah kullanıyor ve sonunda yakalanıyor, ceza görüyor — bu, şiddetin gösterilmesidir. Bir dizide silah kullanan adam zengin, güçlü, çekici, saygın ve en önemlisi cezasız kalıyor — bu şiddetin normalleştirilmesidir.
Türk mafya dizilerinin baskın örüntüsü nedense hep ikincisi oluyor. Suç figürü yüceltiliyor. Kadına yönelik şiddet “güçlü erkek” arketipinin parçası haline geliyor. Devlet, yargı ve toplumsal düzen sürekli olarak suç örgütünün çok altında gösteriliyor. Sıradan insanlar çaresiz, suç örgütü ise güçlü.
Bu çerçeve, önceki yazımızda anlattığımız incel ideolojisiyle ilginç bir kesişim noktasında buluşuyor. Hatırlarsanız İncel ideolojisinin temel önermesi şuydu: “Güç ve saygı, kurallara uymakla değil, sistemin dışına çıkmakla kazanılır.” Mafya dizilerinin verdiği mesaj da büyük ölçüde bu: “Kurallara uyan adam zayıf, kuralları çiğneyen adam güçlü.”
Her ikisi de aynı topraktan neşet ediyor!
Osmanlı fantezisi
AKP iktidarının Türk halkına yaptığı zehirli ikramlardan bence en önemlisi tarih kisvesindeki diziler. Türk ekranında yalnızca mafya dizileri yok çünkü. İki hâkim anlatı var: Mafya yüceltmesi ve Osmanlı fantezisi.
Diriliş: Ertuğrul, Kuruluş: Osman, Alparslan, Fetih 1453’ün dizi versiyonları… Bu yapımlar, ideolojik açıdan mafya dizilerinin tam karşısında duruyor gibi görünüyor ama benzer bir işlev gördüğü açık. Çünkü kerameti kendinden menkul bu dizilerde de bitimsiz bir güç yüceltilmesi var. Lider figürü kutsallaştırılıyor, şiddet, “kutsal dava” adına meşrulaştırılıyor, kadın, ya pasif destekçi ya da koruma nesnesi.
Her iki türde de aynı temel mesaj var: Güçlü erkek kazanır. Ve güçlü erkek olmak, belirli kurallara uymayı değil, güç kullanmayı gerektiriyor çünkü.
Bu mesajların, “ideal erkeklik” algısı henüz şekillenme aşamasında olan ergenlik dönemindeki erkek çocuklara verilmesi — üstelik aile, okul ve akran ortamının zayıfladığı bir dönemde — sonuçsuz kalmayacaktı elbette.
Bu “sonuçsuz kalmaz” ifadesini dikkatli kullanıyorum. Nedensel bir iddia değil bu. Bir kültürel zemin tespiti. Şiddet görüntüleyen her çocuk şiddet uygulamaz. Ama şiddetin sıradanlaştığı, güçlü olmanın silahlı olmakla özdeşleştiği bir kültürel iklim — diğer risk faktörleriyle birleştiğinde — tehlikeli bir bileşim oluşturabilir.
Kurtlar Vadisi
“Kurtlar Vadisi yıllardır yayında, peki neden şimdi?”
Bu itiraz, önceki yazılarda da karşılaştığımız bir argüman. Haklı bir soru. Ve cevabı şu: Dizi değişmedi ama bağlam değişti.
1990’larda, 2000’lerde bir çocuk Kurtlar Vadisi izliyordu ve fiziksel bir oyun alanına çıkıyordu, mahallede arkadaşlarıyla zaman geçiriyordu, akranlarıyla yüz yüze ilişkiler kuruyordu. Sosyal bağ çok daha güçlüydü.
Bugün o çocuk Kurtlar Vadisi izledikten sonra telefonuna dönüyor. Telefonunda incel forumları, Elliot Rodger atıfları, şiddeti yücelten meme kültürü, dijital topluluklarda normalleştirilmiş öfke anlatıları var. Hepsi aynı ekranda, aynı akışta, aynı algı dünyasında iç içe geçiyor.
Dizi tek başına tetiklemez. Ama bu dijital ekosistemde dizi, pek çok başka şeyle birlikte bir kültürel zeminin inşasına katkıda bulunuyor.
Psikolog Nesli Zağlı da bunu şöyle açıklıyor zaten: “Elbette bir etkisi var. Televizyon dizileri evin içine giren, çok daha kapsayıcı kurgular. Bu nedenle ruhsal durumlar üzerinde etkisi olmaması mümkün değil. Ancak şiddeti yalnızca dizilerdeki karakterlere indirgemek yanlış bir yaklaşım olur. Sadece silah kullanan bir mafya karakterini görüp bunu öğrenmeye indirgersek hata yaparız.”
Otokontrol
Kahramanmaraş’ın ardından dizi yapımcıları “otokontrol” sürecine girdi. Yeraltı ve Eşref Rüya, aynı akşam ekrana gelmedi. RTÜK ve yayıncı kuruluşlar arasında görüşmeler başladı. Bazı önemli markalar şiddet içeren dizilere reklam vermeyeceğini açıkladı.
Bu iyi bir şey mi? Evet, ama yeterli değil.
“Otokontrol”, kriz anlarında geçici bir reflekstir. Birkaç hafta sonra reyting baskısı geri dönecek ve piyasa mantığı yeniden belirleyici olacak. Asıl düzenleme şu soruları sormayı gerektiriyor:
Şiddet sahneleri ne zaman, nasıl ve hangi çerçevede gösterilebilir? Suç figürleri nasıl kurgulanmalı? Cezasızlık anlatısına nasıl yaklaşılmalı? Kadına yönelik şiddeti yücelten sahnelere hangi sınırlar konulmalı? Ve belki en önemlisi: Bu içeriklerin YouTube, TikTok ve dijital platformlardaki yayılmasını kim, nasıl düzenleyecek?
Bu sorular, bir baskı döneminde aceleyle hazırlanan RTÜK uyarılarıyla izah edilemez. Bunlar, medya politikası, çocuk koruma mevzuatı ve platform düzenlemesi alanlarında uzun soluklu bir çalışmayı gerektiriyor.
Bu dizimizde Adolescence isimli yapımı sürekli referans aldık. Çünkü bu dizi, hem “Ekran ne yapar?” sorusunu en iyi soran hem de cevaplamaya en yaklaşan eser.
Adolescence’ta şiddet var. Ama şiddet estetize edilmiyor, yüceltilmiyor, cazip kılınmıyor. Tam tersine şiddetin ne kadar küçük, ne kadar anlamsız, ne kadar kalıcı ve derin iz bırakan bir şey olduğu gösteriliyor. Jamie’nin suçu bir güç değil, bir çöküş. Bir kimlik krizinin en yıkıcı noktası.
Türk mafya dizilerinin büyük çoğunluğu ise tam tersini yapıyor. Şiddeti bir çöküş değil, bir çözüm olarak sunuyor. “Hesabını sor”, “hakkını al”, “adam olmak böyle yapılır.”
Bu fark, “şiddet var mı yok mu” sorusundan çok daha önemli.
Türkiye’de böyle bir dizi yok. Ve böyle bir dizi yapmaya teşvik eden bir yapı da yok.
Ekranı kapattıktan sonra
Yazının sonunda şunu söylemeliyiz: Ekranlar bu hikâyede önemli yer tutuyor ama merkezi aktör değil.
İsa Aras Mersinli’nin profilinde video oyunları ya da mafya dizileri belirleyici etken olarak öne çıkmıyor. Belirleyici olan şeyler farklı: İncel ideolojisine maruz kalma, sosyal izolasyon, kaçırılan uyarı sinyalleri, işlevsiz aile ilişkisi, rehberlik sisteminin yokluğu.
Ama ekranın yaptığı şey bambaşka. Ekranlar, bu diğer faktörlerin inşa ettiği zemini besliyor. Yalnız, öfkeli, kendini değersiz hisseden bir çocuğa, ekran şunu söylüyor: “Güçlü erkek böyle görünür. Silah böyle tutulur. Hesap böyle sorulur. Ve hesabını soran adam kazanır.”
Bu mesaj, o çocuğun zihnindeki anlatıyı şekillendiriyor. Ve bu anlatı, incel forumlarındaki dilden, Elliot Rodger’ın manifestosundan, “nihai insan” kurgulamasından beslenerek büyüyor.
Ekran tek başına bu büyümeyi üreten değil şüphesiz ama durdurmayan, bazen hızlandıran bir unsur.
Bu nedenle ekranla ilgili soru, “Yasaklansın mı yasaklanmasın mı?” değil şu olmalı: Ekranın anlattığı hikâyeler, çocukları nasıl etkiliyor?
Ve bu soruyu, dizi yapımcılarına, RTÜK’e, siyasetçilere değil önce kendimize, yani ebeveynlere sormamız gerekiyor.
Son bir yazımız kaldı.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































