HABER-İZLENİM | ADEM YAVUZ ARSLAN, Washington DC
Meslek hayatımda polis muhabirliğinden savaş muhabirliğine, diplomasiden siyaset yazarlığına kadar pek çok alanda kalem oynattım, fakat film değerlendirmesi yapmamıştım. Zaten birazdan okuyacaklarınız da bir film kritiği değil.Kendisi de sürgün olan, senaryodaki hayatın benzerini yaşamış bir gazetecinin izlenimleri. Hiç bilmediğim, tecrübe etmediğim bir alanda yazmaya soyundum çünkü dün akşam galasına katıldığım Gazel filmi sonrasında bir şeyler yazmazsam muhteşem bir iş çıkarmış olan Nadir Sarıbacak ve arkadaşlarına haksızlık etmiş olacaktım.
Nadir Sarıbacak’ın yazıp yönettiği ve başrolünü oynadığı ilk uzun metrajlı filmi Gazel’i izlemeye giderken iyi bir film izleyeceğimden emindim. Sonuçta “Uzak İhtimal” ve “Sarmaşık” filmlerindeki performanslarıyla birçok “en iyi erkek oyuncu” ödülü kazanan Nadir Sarıbacak Türkiye’nin en iyi karakter oyuncularından birisiydi. Fakat hakkını teslim etmeliyim, Gazel de başka bir aşamaya geçmiş. Sarıbacak, sürgün müzik öğretmeni Yakup’u oynamamış, adeta yaşamış. Sessizliğiyle konuşan, bakışıyla hikâye anlatan bir oyunculuk sergilemiş. Diyalogların bittiği yerde yüzü devreye girmiş. Oyunculuk performansı ile susarken bile bağırmış. Salonu dolduran yüzlerce izleyicinin kendinden bir şeyler bulduğu bu film, sadece bir karakterin hikâyesini değil, milyonların ortak kaderini anlatıyor: ait olamamak, anlaşılmamak ve yavaş yavaş silinmek.
Film dün akşam Washington DC’de izleyiciyle buluştu. Kapalı gişe gösterildi; filmin ardından oyuncu kadrosuyla soru-cevap oldu. Bunlar işin rutin kısmı. Buradan sonra Teksas, Houston, Los Angeles ve Seattle’de gösterilecek. Ardından da Avrupa turnesi var. Hikâyeyi zaten biliyorsunuz. Erdoğan rejiminin mağdur ettiği yüz binlerce insanın hayatta kalma mücadelesini anlatıyor.
Peşinen söyleyeyim, film gösterimini şimdiden takviminize alın ve sakın kaçırmayın.
Gelelim filme. Dediğim gibi; ortada bir Nadir Sarıbacak varsa iş zaten birinci sınıftır. Nitekim bizi yine şaşırtmadı. Senaryosunu Ayhan Hülagü ile yazan Sarıbacak, Gazel’de çağımızın en rahatsız edici gerçeğini, yani “yerinden edilmiş insanın görünmezliğini” yüzümüze vuruyor. Filmin merkezinde bir müzik öğretmeni var. Bir zamanlar sınıfında notaları öğreten, çocukların sesine yön veren bir insan… Şimdi New York-New Jersey’in kalabalığı içinde kaybolmuş, kendi sesini bile duyuramayan bir göçmen. Bu kırılma, filmin en güçlü damarını oluşturuyor. Çünkü mesele sadece coğrafya değil; kimliğin, geçmişin ve hatta insanın kendine olan inancının sürgün edilmesi.
Sürgün: Coğrafi değil, varoluşsal bir yıkım
Gazel’i izlerken zihnimde sürekli Bruno Catalano’nun meşhur “Voyageurs” (Yolcular) heykelleri canlandı. O heykellerde insanlar vardır—ama eksiktirler. Gövdelerinin büyük bir kısmı yoktur. Arada boşluk vardır. Ama buna rağmen yürümeye devam ederler, bir valiz taşırlar, bir yere gitmeye çalışırlar.
İşte Gazel tam olarak bu boşluğun hikâyesi. Sürgün insanı parçalar. Bir kısmınız geçmişte kalır. Bir kısmınız geldiğiniz yerde tutunamaz. Yakup da böyle bir karakter. Fiziksel olarak orada, Amerika’da ama ruhunun bir bölümü hâlâ geride, koparıldığı yerde.
Bu yüzden onun yürüyüşü, bir göçmenin yürüyüşü değil sadece. Eksilmiş bir insanın ayakta kalma çabası.
Gazel, sürgünü sadece politik bir sonuç olarak değil, varoluşsal bir kırılma olarak ele alıyor. Kafka’nın kahramanları gibi, Gazel’in karakteri de suçsuz ama mahkûm. Suçu, yanlış zamanda yanlış yerde doğmuş olmak. Albert Camus’un Yabancı romanındaki Meursault gibi, bu karakter de dünyaya yabancı değil; dünya ona yabancı. Çünkü sistem, onu anlamak yerine kategorize etmeyi tercih ediyor: “Göçmen”, “mülteci”, “öteki”.
New York: Özgürlük şehri mi, yalnızlık labirenti mi?
Film New York (biraz da New Jersey’de) ta geçiyor. Kağıt üzerinde özgürlüğün başkenti. Ama Gazel bize başka bir şey söylüyor: Bu şehirde herkes var, ama kimse kimseyi görmüyor. Kalabalığın içinde yalnızlık… Bu, modern sürgünün en acımasız hâli. Zygmunt Bauman’ın “akışkan modernite” kavramında olduğu gibi, her şey geçici. Ama bazıları için bu geçicilik bir tercih değil—zorunluluk. New York’un griliği, gürültüsü, kaosu da filme ayrı bir güç katmış.
Mülteci karşıtlığının yükseldiği bir dünyada
Film tam da zamanın ruhuna denk düşüyor. Avrupa’da yükselen aşırı sağ, Amerika’da sertleşen göç politikaları, Orta Doğu’da bitmeyen savaşlar…Bugün mülteci olmak, sadece evini kaybetmek değil; aynı zamanda insanlığını savunmak zorunda kalmak demek.
Hannah Arendt’in şu tespiti, filmin özeti gibi:“Haklara sahip olma hakkı, vatansızlarla birlikte yok olur“ Gazel tam da bu noktada duruyor. Karakterin en büyük mücadelesi iş bulmak ya da hayatta kalmak değil—insan olarak kabul edilmek. Bu arada ‚müjde’yi de ekleyeyim; filmin ardından Nadir Sarıbacak’a yeni projesini sordum. Spoiler vermeyeyim ama Gazel’e benzer, çarpıcı bir hikâye daha geliyor. Mülteciliğin karşıtlığı ile birlikte yükseldiği bu dönemde çok değerli bu filmler.
Bu bir film değil, tanıklıktır
Gazel, izlenip unutulacak bir film değil, bir tanıklık. Bugünün dünyasında sürgün edilenlerin, susturulanların, görmezden gelinenlerin hikâyesi. Bruno Catalano’nun eksik heykelleri gibi…Bu film de bize şunu söylüyor: Sürgün insanı yok etmez. Ama onu eksiltir. En acısı şu ki o eksilen parçayı hiçbir ülke, hiçbir şehir, hiçbir sistem geri vermez.
Maalesef Nadir Sarıbacak’ın muhteşem bir performansla ekrana taşıdığı Yakup’un hikayesi artık istisna değil, norm haline geliyor.
Kendisi de sürgün bir gazeteci olarak şunu açıkça söyleyebilirim: Bu film aynı zamanda çok güçlü, şok edici bir uyarı. Eğer bu hikâyeleri görmezden gelmeye devam edersek, bir gün hepimiz birer “Gazel” karakterine dönüşebiliriz. Çünkü sürgün artık bir coğrafya meselesi değil. Bir insanlık meselesi. Bir gün herkes bir yerinden eksilebilir. Bugün sizin için sadece bir film olan ‘Gazel’ yarın sizin hayatınıza dönüşebilir.
Son olarak, Gazel izleyen herkesi derinden etkiledi çünkü hepimiz biliyoruz ki müzik öğretmeni Yakup’tan on binlerce var. Hepsi masum, hepsi pırıl pırıl. Ahmet Arif’in meşhur dizesindeki gibi, çiçek gibi insanların kalplerini kırdılar. Ben ‘bahçeniz bahar görmesin’ demek istemiyorum ama müzik öğretmeni Yakup’un hikâyesinin gerçek olduğunu bildikten sonra diline de ket vuramıyorsun.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***



































