İLHAN YILDIRIM | YORUM
İlk dört bölümde Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi vesellem) doğumundan 13 yaşına kadar olan çocukluğunu incelemeye çalışmıştık. Bu beşinci bölümde ise 13 yaşından 21 yaşına kadar olan gençliğini ele alacağız. O’nun (sas) hayatını okurken dünyayı bir an O’nun (sas) gözünden görmenin faydalı olacağı şüphesizdir. Bunun gençlerin “gerçek dünyayı” keşfetmelerini ve “ait oldukları” yeri görmelerine de yardımcı olacağı kanaatindeyiz.
İslam öncesi dönemde Araplar, cesaret, cömertlik ve sabır gibi erdemlere dayanan ahlak şövalyeliği anlayışına aşinaydılar. Özellikle cahiliye ahlakından gelen “eman kültürü” bunun çarpıcı bir örneğidir.
Eman; “güvence altına almak”, “himaye etmek”, “can güvenliğini sağlamak” anlamlarında kullanılmaktadır. Mekke döneminde, Hz. Peygamber (sas), amcası Ebu Talib’in ‘eman’ anlamı taşıyan himayesiyle müşriklerin muhalefetine rağmen mücadelesine devam edebildi. Ancak Ebu Talib’in ölümü üzerine müşrikler suikasta varan girişimde bulundu. Yani bir mü’min bir müşrikin himayesine girdiğinde rahatlıkla kendi canının güvende hisseder ve mülküne dokunulmazdı.
Bunun daha çarpıcı diğer bir örneği ise cahiliye ahlakında zinaya olan aşağılamaydı. Hz. Peygamber (sas) Hind’i İslam’a davet ettiğinde sırasıyla büyük günahları işlememesi şartlarını saydı. Sonra da “zina etmemek hususunda” ifadesini okudu. Hind, “Hiç hür olan kadın zina eder mi?” dedi. Cahiliye ahlakına göre hür kadınlar asla zina etmezdi.
Bununla birlikte kız çocuklarını öldürme, intikam cinayetleri, alkol tüketimi, kumar ve benzeri kötü adet ve görenekleri de vardı. Bu nedenle Araplar arasında ahlak, diğer halklarda olduğu gibin erdemler ve kötülüklerin bir karışımıydı.
Muteber siyer alimlerine göre genç Muhammed (sas) vahiy almadan önce bile halkından uzaklaşmayı ve Yaratıcısına ibadet etmeyi biliyordu. Hiçbir zaman puta yaklaşmadı, hiçbir zaman kınanacak bir eylemde bulunmadı ve hiçbir zaman hakaret içeren bir söz söylemedi.
Hatta genç Muhammed’in niteliklerini fark eden yaşıtları ve çağdaşları ona “Güvenilir” ve “Doğru sözlü” anlamında “el Emin” ve “el Sadık” unvanlarını vermişlerdi. Bu unvanlar sadece birer övgü değil, tüm ilişkilerinde tutarlı bir şekilde sergilediği dürüstlük ve güvenirliğinin kanıtıydı.
Thomas Caryle ‘Kahramanlar’ adlı kitabında şöyle yazar: “Peygamber Muhammed’e içtenlikle hayranım. Onda hiçbir kendini beğenmişlik yoktu ve aldatma ve gösterişten alabildiğine uzaktı. Bu çöl evladı vizyoner bir anlayışa, sakin bir zihne sahipti. Ne kibirliydi ne de sabırsızdı… Başkalarının yanıltıcı ve aldatıcı bir şekilde konuştuğu yerlere asla girmezdi. Kainatın tılsımı ve yaratılışın muamması onun için açık ve apaçık ortadaydı.”
Carlyle ayrıca ‘Muhammed’in (sas) sözlerinin evrenin özünden geldiğini ve insanların onu dinlemesi gerektiğini’ belirtiyor. ‘Eğer bu sözleri dinlemezlerse, diğer seslere de kulak vermemeleri gerektiğini’ söylüyor.
Ünlü Alman şair Wolfgang von Goethe de ‘Hz. Muhammed’in Şarkısı’ şiirinde kendisini ve gençliğini şu dizelerle övmüştür: “Kayalardan fışkırana bak! Mesut. Bir yıldız bakışı gibi aydın! Bulutlar üstündeki o iyi ruhlar. Besledi gençliğini. Koruluktaki kayalar arasında onun.”
Hakikati arayanlar ve hakikate ihtiram edenler Hz. Peygamber’in (sas) okuma yazma bilmemesine rağmen peygamberlik mertebesine ulaşmasını, onun dürüstlüğünün kanıtı olarak görürler.
Bu konuda Rainer Maria Rilke şöyle der: “Muhammed (sas) hiçbir resmi eğitim almamıştı ve –Kur’an’ın kendisinin de belirttiği gibi– okuma yazma bilmiyordu. Okuma yeteneğini ancak Allah’ın kelamı Mekke çölünün üzerindeki bir mağarada kendisine göründüğünde kazandı. Muhammed’in (sas) Allah’a yakınlığı ve en yüce hakikate olan bağlılığı: Tüm bunlar onun asil, lekesiz doğasının meyvesiydi.“
Bu bir anlamda, Kur’an-ı Hakim’in mucizevi niteliğine de katkıda bulunur. Peygamber (sas) okuma yazma bilmediği için Yahudilerin ve Hristiyanların kutsal kitaplarını inceleyememiştir. Bu nedenle, bazılarının iddia ettiği gibi, onların kutsal kitaplarına dayanmamıştır.
Rilke, 29 Temmuz 1904’te eşi Clara’ya yazdığı bir mektupta şöyle demiştir: “Söz insan olmalıdır. Dünyanın sırrı işte buradadır.”
Bununla Hz. Peygamber’e atıfta bulunur. Bize, Allah’ın Kur’an’ı onun aracılığıyla dünyaya gönderdiğini hatırlatır. Ve aynı zamanda, Kur’an’ın etik taleplerini kendi hayatında mecazi olarak somutlaştırdığını da.. Yani inanç ve eylem birliktedir.
Hz. Peygamber’in (sas) ahlaki erdemleri dünyanın pek çok entelektüelleri tarafından gururla ifade edilmiştir. Allah’ın Hz. Peygamber’e (sas) bahşettiği övgü ise onu daha fazla övgüye ihtiyaç duymayacak hale getirir: “Ve sen, büyük bir ahlak üzerindesin.” (Kalem, 4)
Bu sessiz ve mütevazi genç henüz 20 yaşındayken Ficar Savaşlarına amcaları ile birlikte katıldı. Fakat kimseye ok atmamış, kimsenin kanını dökmemişti. Sadece karşı taraftan atılan okları toplayıp, amcalarına vermiştir.
Erdemliler Topluluğu’na katılması
Bu savaşlar sona erdikten ve barış yeniden sağlandıktan sonra Mekke’de bir ittifak kurma ihtiyacı hissedildi. Bunun sebebi Hac mevsiminde Mekke’ye gelen bazı hacıların mallarına ve şereflerine yönelik bir dizi saldırıdan kaynaklanmıştı. Orada, adaletsizlikle ve yolsuzlukla mücadele etmeye, mazlumları desteklemeye ve gerçeği savunmaya söz verdiler. Bu antlaşmaya Hılful Fudul denildi.
Genç Muhammed (sas) Mekke’de yaşıtları içki ve zevklere dalmış, eğlence ve oyunlarla meşgulken Kureyş’in önde gelen isimleriyle bu antlaşmaya katıldı. Bu ittifakın kurulmasında önemli bir rol oynadı ve bu ittifak, Arabistan’ın farklı kabileleri arasında güçlü müspet bir etki gösterdi. Peygamberliğinden sonra bu antlaşmayı övdü ve şöyle dedi: “Abdullah bin Judan’ın evinde öyle bir antlaşmaya şahit oldum ki, onu en güzel kızıl develerle değişmem. İslam devrinde dahi böyle bir antlaşmaya çağrılsam kabul ederim.”
Sadece Hz. Peygamber’in kendisi ve asrı değil, her asır, o şems-i hidayetten aldıkları feyiz ile çiçek açmışlar; Ebu Hanife, Şafii, Bayezid-i Bistami, Şah-ı Geylani, İmam-ı Gazali, İmam-ı Rabbani, Bediüzzaman Said Nursi, Fethullah Gülen Hocaefendi gibi milyonlar münevver meyveler verdi.
Henüz 31 yaşında olan Bediüzzaman, 31 Mart hadisesinde isyan etmek üzere olan 8 tabur askeri itaate getirmiş, Kürt hamallara konuşmalar yaparak olay çıkarmalarını önlemiş, devlet yetkililerine de sulhu umumi ve afvı umumi çağrısında bulunmuştur. Bediüzzaman’a göre “hakikat ve maslahat sulhtur.” “İki cihanın rahat ve selametini iki harf tefsir eder, kazandırır: Dostlarına karşı mürüvvetkarane muaşeret ve düşmanlarına sulhkarane muamele etmektir.”
Muhterem Fethullah Gülen’in bir sohbetlerinde tanıdığı ve tanımladığı dehâ kavramı da en güzel Hz. Peygamber’e yaraşıyor: “Dehâ için intihap yoktur.” derler; yani dehâ sahibi “Şunu yapayım, şunu yapmayayım.” demez; “Şunu yapmak yararlı, şu da zararlı.” diyerek, bir şeyin yapılacağına veya terk edileceğine hüküm vermez. O, ilâhî bir mevhibe, ledünnî bir sâika ve şâika ile, çevresinin en derin, en şümullü ve zâhirî, bâtınî, ruhî, içtimaî ihtiyaçlarını kucaklayacak çok üniteli bir güç kaynağı gibi pek çok şeyi omuzlayabilecek kuvvetleri ruhunda toplamış bir fıtrat harikasıdır.”
Ezcümle vahdet olmazsa her yer vahşet olur. Bugün dünyada şiddetin ve vahşetin egemen olmasının ana nedeni de iyilerin dağınık olması ve aralarındaki vahdetin olmayışıdır denilebilir.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































