Kürt siyasetinin hafızası olan Mardin Büyükşehir Belediye Eşbaşkanı Ahmet Türk ile konuştuk:
- Bu süreci halkımızın çok ciddi bir şekilde izlemesi gerekiyor. Bu sürecin sonuçları ortaya çıkıncaya kadar yapılması gereken diplomatik çalışmalar, halkın bu süreçle ilgili her zaman yanıt verecek bir noktada durması, bir duruşu göstermesi çok önemlidir
- Rojava’daki sürecin bu noktaya gelmesinde Sayın Öcalan’ın çok büyük etkisi ve katkısı oldu. Yani sadece Türkiye’deki gelişmelerle ilgili duruşuyla değil, Rojava’daki duruşuyla da yine ne kadar demokratik bir toplumu arzuladığını ve halkların kardeşliğine zarar vermeyecek bir sürecin başlaması konusundaki tavrını ortaya koydu
- Nasıl Rojava bizim kırmızı çizgimiz ise Kobani’de Türkiye’nin bu kapıyı açmaması ve bu kardeşlik hukukunu doğru işletmemesi bizim kırmızı çizgimiz olarak öne çıkıyor. Bu kadar direnen halk Mürşitpınar Kapısı’nda da direnmeli diye düşünüyorum
Nezahat Doğan
Ortadoğu’nun yeniden şekillendiği bu kritik süreçte, Rojava ve özelinde Kobanê’de yaşananlar sadece bir bölgenin değil, tüm Kürtlerin geleceğini tayin edecek bir eşik haline geldi. Rojava’ya yönelik saldırılarla birlikte, Kürt ulusal birliğinin hayatiyeti bir kez daha güçlü bir şekilde idrak edildi.
Ancak sahadaki durum, siyasi söylemlerin ötesinde ağır bir insani krizle örülü. Mürşitpınar Sınır Kapısı’nın ‘kardeşlik’ söylemlerine rağmen açılmaması kamuoyunda tepkilere neden oluyor. Öte yandan, Kürt sorununun çözümü için başlatılan yeni sürece dair tartışmalar da sürüyor. Özellikle Devlet Bahçeli’nin “Öcalan Umuda, Ahmetler göreve, Demirtaş yuvaya” çıkışı yoğun şekilde tartışılırken; kayyım atamaları ve antidemokratik uygulamaların sürmesi gözleri iktidara çevirdi. İktidarın Bahçeli’nin bu çıkışının ardından somut olarak nasıl yol izleyeceği bir samimiyet testi olacak.
Bugün, Umut Hakkı, siyasi tutsakların serbest bırakılması, demokratik adımların atılması hem Türkiye hem de Suriye’de Kürtlerin statüsünün, haklarının tanınması artık kaçınılmaz bir istikamet olarak beliriyor. Bu yolun dışına sapılmasının, toplumsal barışta geri dönüşü olmayan kayıplara yol açacağı da net olarak görülüyor.
Tüm bu can alıcı başlıkları, Suriye politikasındaki çelişkileri ve kalıcı barışın önündeki engelleri, Kürt siyasetinin hafızası olan Mardin Büyükşehir Belediye Eşbaşkanı Ahmet Türk ile konuştuk.
- Öncelikle siz de kayyım kararıyla görevden alınan isimlerden birisiniz. Ancak Devlet Bahçeli son grup toplantısında, ‘Anadolu huzura, Öcalan umuda, Ahmetler makama ve Demirtaş yuvasına dönünceye kadar kararımız nettir’ ifadelerini kullandı. ‘Ahmetler makama’ diyerek bizzat sizi de kastediyor. Kayyım politikalarından yargılamalara kadar hiçbir alanda henüz somut bir adım atılmamışken, Bahçeli’nin bu çıkışını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tabii Sayın Bahçeli’nin açıklamalarını değerli ve önemli buluyoruz. Ama pratikte atılmış hiçbir adım yok. Batı cephesinde hiçbir değişiklik yok! Bu nedenle toplumda gittikçe artan bir güvensizliğin oluştuğunu görüyoruz. Halkın kafasında “Bizi oyalayarak bu süreci bu şekilde bitirmeye çalışan bir zihniyet” olgusu ve tedirginlik var. Sayın Öcalan’ın başlattığı bu süreci Kürt halkı gerçekten sabırla ve dikkatle izliyor. Anlaşılıyor ki Türkiye, Suriye’deki gelişmelerden dolayı bu süreci ötelemeye, ertelemeye çalışan bir yaklaşım gösterdi. Şimdi Rojava’da bazı konularda uzlaşmalar oldu. Bundan sonra elbette ki bu sürecin hızlanması için, Şubat ve Mart sonuna kadar yasal düzenlemelerin, hukuki düzenlemelerin ortaya çıkması gerekiyor.
- Türkiye’de süreçle ilgili somut adım atılmaması Suriye’deki gelişmelerle mi bağlantılı?
Bana göre Suriye’deki süreci beklediler. Suriye’deki Kürtlerin kazanımlarını ortadan kaldırmaya çalışan bir anlayışa destek veren bir Türkiye var. Bir tarafta “Kürtler kardeşlerimizdir” diyorlar ama Suriye’deki Kürtlerin bütün kazanımlarını ortadan kaldırmaya yönelik HTŞ ve diğer çetelerle adeta birlikte hareket eden bir Türkiye fotoğrafı önümüze çıktı.
- Türkiye’nin; Kürtlerin Suriye ve Rojava’da bir statü kazanmasına karşı duran bu dış politika tercihi, içerideki Kürt sorununun çözüm zeminini zayıflatmıyor mu?
Elbette ki etkisi çok açık bir şekilde ortaya çıkıyor. Şimdi Rojava’da bir uzlaşma sağlandı. Ve bunu yeni bir sürecin başlangıcı olarak değerlendirmek lazım. Suriye’de henüz hazırlanmış yeni bir anayasa yok. Hazırlanmış bir Meclis yok. Yerel yönetimlerle ilgili nasıl bir tablonun ortaya çıkacağı konusunda bir düzenleme yok; bütün bunlar beklentilerimiz. Tabii ki bu süreçte Kürt halkı gerçekten büyük bir direniş gösterdi, Rojava’ya sahip çıktı. Kürtlerin kolay bir lokma olmadığını görmeye başladılar bir yerde.
- Süreç öncesinde Kürtlerin statü arayışı, ‘kolayca bertaraf edilebilir’ bir dinamik olarak mı algılandı?
Zaten hep öyle düşünüyorlardı, hep öyle yapıyorlardı. Ama bir bütün olarak dört parçadaki Kürdistan’da insanların ayağa kalkması, Rojava’ya sahip çıkması, demokrasiye sahip çıkması, Suriye’nin demokratik bir ülke olması konusunda gösterdiği direniş elbette ki süreci çok önemli bir şekilde etkiledi. Tabii bunu sürecin bir başlangıcı olarak değerlendirmek ve rehavete kapılmamak lazım. Bu süreci halkımızın çok ciddi bir şekilde izlemesi gerekiyor. Bu sürecin sonuçları ortaya çıkıncaya kadar yapılması gereken diplomatik çalışmalar, halkın bu süreçle ilgili her zaman yanıt verecek bir noktada durması, bir duruşu göstermesi çok önemlidir. Rojava’daki kadın mücadelesi ve Rojava’daki direniş dünyada çok önemli bir gündem olarak önümüzde duruyor.
- Rojava’da kadın mücadelesi ve çoğulcu yerel yönetim anlayışıyla inşa edilen model, aslında yeni bir demokratikleşme perspektifi sunuyor. Sizce Suriye’deki temel çatışma; merkeziyetçi, tek tipçi ve Sünni İslam eksenli ‘Arap Cumhuriyeti’ geleneğinin, Kürtlerin kazanımlarını tasfiye ederek ya da minimize ederek onları zayıf bir şekilde masaya oturtma çabası mıdır?
Elbette ki niyet bu ve bu niyetleri de ortadan kalkmış değil.
- Bu bir tehlike olarak ortada duruyor diyebilir miyiz?
Evet duruyor. Ortadoğu’ya baktığınızda seküler olan belki de tek halk Kürt’tür. Niçin? Çok zulüm, çok baskı, işkenceler gördüğü için, faili meçhul cinayetleri yaşadığı için birçok şeye ve olgunlaşan demokrasiye sahip çıkan bir halk olduğundan… Şimdi bu halk gerek Rojava’da olsun, Bakur Kürdistan’da olsun, Kürdistan’ın dört parçasında gerçekten demokratik bir toplumu yaratmaya yönelik bir çabanın, bir anlayışın içinde. Tabii Kürtlerin Rojava’da kazanımları Ortadoğu’nun demokratikleşmesine çok önemli katkılar sunar.
- Peki, HTŞ gibi cihatçı radikal yapılar demokrasiyi ne kadar içselleştirebilir? Demokrasi konusunda nasıl bir adım atabilir? Kürtler ve diğer halklara nasıl güvence verebilir?
Bu çok önemli. Bu sorular gerçekten bugün ciddiyetle izlememiz gereken konular. Zaten “Arap Cumhuriyeti” olarak bunu ortaya koymuş olmaları diğer halkların inkârı anlamına geliyor. Suriye çok kimlikli, çok kültürlü bir yapı. Kürtler, Araplar, Süryaniler, Ermeniler, Aleviler ve Dürziler ve birçok kesimin bir arada, birlikte yaşadığı bir ülke. Bu ülke geçmişten bugüne kadar demokrasiye kavuşmuş değil. Şu andaki Şara yönetiminin de nereden geldiğini biliyoruz. Böyle bir anlayışın demokratik bir Suriye yaratması konusunda endişelerimiz var. Ama sonuçta uluslararası ilişkiler ve ulusların bu konudaki samimi yaklaşımı belki bazı konularda adımların atılmasına neden olabilir.
- Bölgede hala kronikleşen ve çözülemeyen o ağır insani sorunlar da bu tehlikenin en somut göstergesi değil mi?
Kobanê halen kuşatma altında. İlacın kalmadığı, yardımların ulaşmadığı bir noktada. Diğer bölgelerde Haseke’den tutun Kamışlo’ya ve Cezire mıntıkasına kadar çetelerin oraya konuşlandırıldığını gördük. Şimdi böyle bir anlayışla çok doğru demokratik bir sistem oluşacak gibi bir beklenti bizi yanıltmasın. Orada da dikkatli olmak lazım. Kürtlerin mücadelesinde uluslararası ilişkiler ve gerçekten vicdanın öne çıktığı, sorumlulukla bu meseleye bakan bir anlayışla Kürt ve Arap çatışmasının önüne geçebilir. Kürtlerin bazı kazanımları kalıcı olarak masaya gelebilir diye düşünüyorum.
- Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın ‘Kürtler darağacından masaya geldi’ sözünü referans alırsak; bugün diyalog ve müzakere denilerek aslında bölgesel bir katliamın ve iç çatışmanın mı önüne geçildi? Bu adımlarla tam olarak nasıl bir tehlike bertaraf edildi?
Sayın Öcalan bir Arap ve Kürt çatışmasını ve Kürtlerin bir katliamla karşı karşıya kaldığını gördü. Sayın Öcalan geçmişten bugüne kadar her dönemde diyalogla, uzlaşı ile sorunların çözülmesi konusunda ısrarlı oldu. 27 Şubat’ta aslında Ortadoğu’daki gelişmeleri ve kaosu fark ederek halkların birbirini katletmesini engellemeye yönelik çok güçlü bir adım attı ve burada da demokratik toplumu esas alan bir yaklaşımı gösterdi. Demokratik toplum olmadan, demokratik cumhuriyet olmadan, demokrasi olmadan hiçbir sorunun çözülmeyeceğini söyledi. Dünyanın en iyi ideolojileri bile olsa, eğer içinde demokrasi olmazsa o ülke, o yapı çökmek zorundadır. Mesela Sovyetler’den örnek verdi, Çin’den örnek verdi. Real sosyalizmin nasıl çöktüğünü ifade etti.
- Bu çöküş, demokrasi eksikliğinin bir sonucu değil mi?
Evet, işte bu nedenle Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan, sorununun demokrasi olmadan çözülmeyeceği, halkların birbirine haklarını içselleştirmediği müddetçe hiçbir sonucun alınamayacağı inancıyla hareket etti ve burada bir mesaj verdi. Halkların ortak demokratik değerlerde buluşması, halkların adil ve eşit yaşamını sağlayacak bir anlayışın ortaya çıkması konusunda ısrarlı oldu ve bu ısrarı halen sürüyor. Bu önemli bir yolu açan, ölümlerin önüne geçen açıklaması ve duruşu elbette ki toplumda çok önemli bir karşılık gördü. Belki Türkiye’de bazı ırkçı yaklaşımlar da bu süreci baltalamak için devreye girdi. Ama Kürt halkı ve diğer halklar Sayın Öcalan’ın yaptığı bu açıklamaları, bu talepleri çok olumlu, yerinde, insani ve ülkelerin demokratikleşmesine katkı sunacak bir yaklaşım biçimi olarak ele aldı.
- İmralı Heyeti’nin açıklamalarına göre Abdullah Öcalan, Suriye’de çözümün diyalog ve mutabakatla sağlanması gerektiğini vurguladı. Bu mesajın Suriye sahasındaki yansımalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Elbette ki bundan daha fazlasını biz biliyoruz. Görüşme heyetlerine Rojava ile ilgili gereken mesajlarını iletti. Rojava’daki sürecin bu noktaya gelmesinde Sayın Öcalan’ın çok büyük etkisi ve katkısı oldu. Yani sadece Türkiye’deki gelişmelerle ilgili duruşuyla değil, Rojava’daki duruşuyla da yine ne kadar demokratik bir toplumu arzuladığını ve halkların kardeşliğine zarar vermeyecek bir sürecin başlaması konusundaki tavrını ortaya koydu. Rojava’da önemli müdahalelerde bulundu, mesajlarını gönderdi ve demokratik toplumun yaratılması konusunda onlardan uzlaşıcı bir tavır sergilemelerini istedi.
- Kürt sorununun çözüm çabalarında 1993’ten bu yana ilan edilen tek taraflı ateşkeslerin ve barış arayışlarının en önemli hafızalarından birisiniz. Yüzyıllık bir geçmişi olan bu kronik sorunda, 27 Şubat’tan itibaren Kürt tarafının attığı adımlara karşılık; devlet ve iktidar kanadından henüz somut bir adım gelmedi. Üstelik antidemokratik uygulamalar devam ediyor. Bu çelişkili tablo toplumda güvensizlik yaratırken, Rojava’ya yönelik saldırılar Kürtleri büyük bir insani krizle ve katliam tehlikesiyle yüz yüze bıraktı. Süreç bundan sonra nasıl işlemeli ya da işleyecektir?
Eğer bir ülkede farklı kimliklerin, kültürlerin kabulünü içselleştirmediğiniz takdirde elbette ki süreci doğru şekilde yürütme şansınız yok. Provokasyonlarla ve farklı yaklaşımlarla bu süreci yok etme veyahut oyalama taktikleriyle süreci farklı bir noktaya çekme durumuyla karşı karşıya kalırsınız. Umut etmek istiyorum ki böyle bir mantık olmasın. Artık zamanı gelmiştir. Ortadoğu’da bir kaosun sürdüğü bir dönemde hem Suriye’de hem Irak’ta hem İran’da hem Türkiye’de birçok sorunun çözümlenemediği bir süreçte eğer bir oyalama politikası ile Kürtleri aldatmaya yönelik bir anlayış olursa bu kimsenin lehine olmaz. Ne Türkiye’nin ne Kürtlerin ne de diğer halkların lehine olur.
- Türkiye bunun farkında mı?
Bence birileri bunun bu şekilde gitmeyeceğinin farkında… Elbette ki hem burada hem Rojava’da Kürtlerin bütün kazanımlarını kabullenecek bir noktada olmayabilirler. Bunun farkındayız. Ama sonuçta süreçler başladığı zaman burada dikkatli olmak lazım ve bu süreçlerin olumlu bir noktaya taşınması konusunda halkların gerçekten ayakta olması gerek. O direnme ruhunu kaybetmemesi gerek. En büyük katkıyı sunacak budur. İkincisi Rojava’da bir süreç var, görüşmeler devam ediyor ama bunun farklı ayakları var.
- Biraz açabilir misiniz? Sürecin nasıl ayakları var?
Bakın biz yıllar önce Oslo’da bir toplantı yapmıştık. Sırplarla Boşnaklar katliamlarının yaşandığı o dönemlerde izleme komitesinde yer alan bir profesör, “Bir ülkede izleme komisyonları, komiteleri oluşmadan bu süreçlerin doğru gitmesi çok zor” demişti. Biz izleme komisyonu olarak oraya gittiğimizde başta iki taraf da bizi kabul etmedi, “istemiyoruz” dediler. Ama sonuçta belli bir noktaya geldiğinde iki taraf da “aman aman şurada bir sıkıntı çıktı, lütfen müdahale edin” demeye başladılar. Şimdi bu gibi süreçlerde önemli olan garantör ülkelerin ortaya çıkmasıdır. Bugün Fransa buna hazır olduğunu söylüyor ama anti-emperyalist ülkelerin garantör olarak devreye girmesi lazım. Mesela İsveç, Norveç gibi ülkeler, hatta Kanada gibi garantör ülkelerin olması lazım. İkincisi uluslararası bir izleme komisyonunun Suriye’de görevlendirilmesi gerekiyor. Böyle bir talepte bulunulması gerekir. O zaman bu sürecin nasıl gittiğini çok daha iyi anlarsınız.
- Aslında bir önceki çözüm sürecinde eksik olan izleme heyeti miydi? Ne olduğu bugün bile halen tam olarak anlaşılmış değil.
Önceki çözüm süreci çok iyi hatırlarsınız ki sonuçsuz kaldı. Kürtler “Erdoğan masayı devirdi” dedi. Erdoğan “Kürtler yanaşmadı” dedi. Ama bir izleme komitesi olsaydı, kimin masayı devirdiği çok açık bir şekilde ortaya çıkardı. Bu nedenle uluslararası ve halklar arasındaki görmek istemediğimiz çatışmalarda mutlaka bir izleme komitesinin oluşması lazım sürecin sağlıklı yürümesi için. Ortadoğu’yu kendisine biat ettirecek devletlerin dışındaki garantör ülkelerin ortaya çıkması lazım. Bence bu çok önemli. Kürtlerin uluslararası bir izleme komitesi talebinde bulunması lazım.
- Şimdi Rojava saldırılarına karşı, duyguda ortaklaşan bir Kürt ulusal bilincinin ve birliğinin oluştuğu açıkça görülüyor. Siz de Kürt ulusal birliğinin sağlanması için geçmişten bugüne çok yoğun çabalar sarf ettiniz. Bugün Kürdistani partilerin bu konudaki tutumuna baktığınızda nasıl bir tablo görüyorsunuz ve sizce bu ulusal birliğin kurumsal bir yapıya evrilmesi için nasıl bir yol izlenmeli?
Elbette ki bizi çok mutlu eden bir gelişme. Dört parça Kürt’ün ve siyasetçilerin Rojava’ya sahip çıkması çok önemli. Bir ulusal ruh, bir ulusal duygu ortaya çıktı. Tabii müdahalelerle karşı karşıya olduğumuz bir coğrafyada yaşıyoruz. Elbette Kürtlerin bir ulusal kongreye gitmesi lazım. Biz geçmişte de bunun için çok çabaladık. Hatta arkadaşlarla birlikte bir aya yakın Erbil’de kaldım. Bütün siyasi partilerle görüşmeler yaptık, belli bir noktaya getirdik ama sonuçta olmadı. Bunun nedeni, Federe Kürdistan üzerinde diğer ülkelerin baskılarıydı. Biz onu gördük.
- Siyasi konjonktür ve bölgesel dengeler açısından baktığımızda, geçmişle kıyaslandığında şimdi ne değişti? Bir dönem çok yaklaşılan ancak hayata geçirilemeyen Kürt Ulusal Kongresi yapılamaz mı?
Şimdi de olabilir! Ama kongreden önce bir ulusal konferans yapılabilir. Burada Kürtlerin bu süreçte izlemesi gereken politikaların üzerinde durmak lazım. İdeolojik olarak bütün siyasi partiler birbirinden farklı olabilir. Ama ulusal meselelerde herkesin ortaklaşabileceği bir nokta vardır. İşte bu noktalar üzerinde yoğunlaşmak lazım.
- Kürt Ulusal Konferansı’nın gerçekleşmesi, Kürtlerin Ortadoğu genelinde ortak bir siyasi hat ve strateji izlemesine zemin sunar mı?
Tabii öyledir. Dört parça Kürdistan’da birlikte neleri yapabiliriz, birlikte nelere sahip çıkabiliriz, ortaklaşabiliriz gibi bir anlayışla önce bir konferansın düzenlenmesi lazım. Olabilecek müdahalelerden ötürü ulusal kongreden önce konferansın gerçekleşmesi gerekir. Sonuç olarak herkesin de görmesi lazım: Rojava giderse Federe Kürdistan da gider; İran’daki Kürtlerin kazanımları da veya mücadelesine de çok büyük zararlar verir, burada insanların sindirilmesine, susturulmasına neden olur. Bu bilinçle hareket ettiğimizde bu ulusal ruhu büyüterek ulusal bir dayanışmayla götürebiliriz, götürmeliyiz.
- Kobanê bugün kuşatma altında ve insani yardımların ulaştırılamadığı trajik bir krizle karşı karşıyayız. Şu an Mardin’deyiz, Rojava’nın hemen sınırında… İki adım ötenizde bu büyük acı yaşanırken; oraya gidememek, o insanlara dokunamamak ve yardımları ulaştıramamak size bir insan ve bir Kürt siyasetçi olarak neler hissettiriyor? Bu ‘sınır’ sizin için neyi ifade ediyor?
Yani açıkçası kardeşlikten söz eden bir iktidarın, oradaki çocukların ölümünü, açlığı, ilaçsız olan hastaların durumunu görmezden gelmesi ve buna el uzatmayan bir anlayışına karşı toplumda ve hepimizde bir tepki var. Hani ‘kardeşlik projesi’ diyordunuz? Peki, bu çocukların ne günahı var? Sivil insanları niye böyle ölüme ve açlığa mahkûm ediyorsunuz? Kardeşseniz o zaman bu Mürşitpınar Sınır Kapısı’nı açın. Yardım tırları Mürşitpınar Sınır Kapısı’na kadar gitti, oradan sokulmadı. Şimdi Diyarbakır ile Kobanê arası 220-300 kilometre. Diyorlar ki; burada 1200 kilometrelik bir dönüş yapsın çetelerin içinden geçsin. Yani çeteler o giden TIR’lardan istedikleri malı alsın, öyle içi boş olarak göndersin. Şimdi bu kabul edilecek bir durum değil. Bu konuda daha ısrarcı olmalıyız. Partimizin görüşmeleri, benim de kapının açılması konusunda bazı siyasilerle diyalogum da oldu. Ama sonuç olarak bunu gündemden hiç düşürmemek lazım, gece gündüz.
- Siyasi ve insani açıdan bakıldığında, Mürşitpınar Sınır Kapısı’nın yardım geçişlerine açılması güven oluşturmaz mı?
Direniş ne kadar güçlüyse Kobanê’deki kapının açılması o kadar önemlidir. Bunun sağlanması konusunda gerçekten burada uyarıcı olmak ve gerekirse “bu bizim kırmızı çizgimizdir” demek lazım. Bu olmazsa tamamen bir güvensizliğin oluşacağı konusunda mesajların verilmesi lazım. Güzel açıklamalar oluyor, ama pratikte bir adım yok. Şimdi pratikte ilk öncelik Kobanê meselesidir, siyasi tutsaklar meselesidir, onların hakkı meselesidir. Kimliksel, kültürel bazı haklar konusundaki düzenlemelerdir. Bugün bunların hiçbirisi ortada yok. Bu kapının aralanmasını, yolun açılmasını önemsemek lazım. Pratik adımların bir an önce atılması konusunda duyarlı olmamız lazım. Bu konuda iktidarın ve hükümetin de bundan sonrası için ne düşündüğünü açık bir şekilde ortaya koyması lazım.
- Bahçeli ‘Ahmetler göreve’ derken aynı zamanda kayyım politikasının sürdürülmesini, mevcut hukuk ve yargı düzeniyle izah etmek mümkün müdür?
Bu, kayyum politikasının yargıyla ilgisi yok. Cezası kesinleşmeyen hiçbir insan suçlu değildir. Bir masumiyet karinesi var. Şimdi hiçbirimizin cezası kesinleşmiş değil. Cezası kesinleşse de kayyum gelmez, meclis içinden bir arkadaş seçilir. Antidemokratik bir uygulamayla halk iradesini ortadan kaldırmaya yönelik adımlar söz konusu. Sonuçta Kürtlerin kazanımlarını yok etmeye çalışan bir mantıkla hareket edildi ve bundan dolayı kayyumlar atandı.
- Hukuken kesinleşmiş bir hükmünüz bulunmadığı halde, şu an makamınızda değil de kayyum kıskacında olmanızı nasıl değerlendiriyorsunuz? Demokratik teamüller gereği görevinizin başında olmanız gerekmiyor mu?
Benim henüz kesinleşmiş bir davam yok. Bir tek Kobani kumpas davasıyla ilgili bir davam var. Bütün dünya da bunun bir kumpas davası olduğunu biliyor. Kumpas davası da olsa, ceza kesinleşse anlarız. O zaman kayyum atayamazsınız. Meclis’in içinden birisini seçersiniz. Yani tamamen hukuksuzluktur. Kayyum politikası, özellikle Kürdistan’da, Kürt bölgesinde “Kürt halkının iradesini tanımıyorum, siz ne yaparsanız yapın, karar verici benim,” mesajıdır bu. Diğer tarafta İstanbul’da da Adana’da da ve birçok yerde yine halk iradesiyle seçilmiş olan belediye başkanları tutuklandı. Bakın Zeydan Karalar yeni tahliye edildi. Bu uygulamalar da siyasi uygulamalar, yani bir gücü, bir siyaseti ortadan kaldırmaya ve halkın gözünde onları lekelemeye yönelik bir süreci başlattılar.
- Halk inanıyor mu bütün bu suçlamalara?
Bence halk inanmıyor. Ama sonuç olarak böyle bir uygulamayla karşı karşıya. İşte bizim mücadelemiz bütün bunların değişmesi içindir. Biz sadece Kürt halkının geleceğiyle ilgilenmiyoruz. Türk halkının da demokratik bir toplum ve adil, eşit bir yönetime kavuşması, demokrasinin güçlenmesi konusunda da mücadele ediyoruz. Halkların kardeşliğini önemsediğimizi, birbirimize muhtaç olduğumuzu dile getirdik. Adil, eşit yönetimlerin oluşması konusundaki mücadelemizi sürdürmeye çalıştık. Adaletin olduğu, eşitliğin olduğu her yerde her halk kazanır. Bizim mücadelemiz budur. Elbette ki bir Kürt olarak, Kürt halkı üzerindeki zulme karşı sesimiz daha güçlü çıkacaktır. Bunu da herkesin anlaması lazım. Bizim mücadelemiz bir ırkçılık mücadelesi değil, tamamen ırkçılığa karşı bir mücadeledir. Ortadoğu’da Kürtler geçmişten bugüne kadar ırkçılıkla mücadele etmiş ama ırkçılıkla karşılaşmış bir halktır.
- Bölgesel dengelerin her an değişebileceği, Rojava hattında sancılı bir sürecin yaşandığı kritik bir dönemdeyiz. Diğer yanda ise Türkiye’de yürütülmeye çalışılan hassas bir diyalog zemini var. Bu çok bilinmeyenli denklemde; Kürt sorununun kalıcı ve demokratik çözümü için sorumluluk makamında oturanların, süreci riske atmadan ne tür somut adımlar atması gerekiyor?
Zorluklarla dolu bir süreç. Dediğimiz gibi eğer insan bir demokrasiden nasibini almamışsa bu süreçleri hemen farklı bir noktaya taşıyabilirler. Tabiri caizse masayı her an devirebilirler. Başında da söyledik, halkın bu konuda rehavete kapılmaması ve dikkatle izlemesi gerekiyor Türkiye’de yürütülen sürecin ki henüz hiçbir meyvesini almış değiliz. Bu sürecin artık ete kemiğe bürünmesi ve bazı adımların atılması gerekiyor. Beklentiler geciktikçe toplumda bir tepki oluşuyor, hem bir güvensizlik oluşuyor. Bu güvensizlik ve tepki yarın farklı sorunlar yaratabilir. Bunun için hızlandırmak gerekiyor. Toplum artık nelerin yapılacağını görmek istiyor ve bu konuda her gün bize eleştirilerini getiriyor. 27 Şubat’ın üzerinden bir yıl geçti. “Bunlardan hiçbir şey çıkmaz. Bunlar samimi değil. Bunlar Kürtleri oyalıyor gibi” adeta bizi bombardımana tutan bir halkla karşı karşıyayız. Rojava konusunda da aynı şey. Şimdi Bakur’da demokratik bir gelecek için; adalet, eşitlik, demokratik bir toplumun yaratılması konusunda nasıl bir beklenti varsa Rojava’da da insanlar bu beklenti içinde.
- Rojava’da bir uzlaşma zemini sağlandı ve artık tek bir soru var: Hukuksal ve anayasal süreç bundan sonra nasıl işleyecek? Sizce Kürtlerin hak ve kazanımlarının anayasal güvenceye kavuşacağı tarihi bir eşikte miyiz? Önümüzde nasıl bir süreç duruyor?
Evet, orada 30 Ocak’ta bir uzlaşma sağlandı ama bu uzlaşmanın hukuku nedir? Atılacak adımlar nelerdir? Demokratik bir ülke yaratmak için nasıl bir anayasa hazırlanacak? Kürt halkının hak ve özgürlükleri konusunda hangi adımlar atılacak? Bunlar henüz netleşmiş değil. Belki askeri ve bazı diğer konularda adımlar atılıyor; işte Haseke’ye gidildi, Vali tayin edildi. İlçelere kaymakamlar tayin ediliyor. Ama bunun dışındaki Kürtlerin hak ve kazanımlarıyla ilgili atılacak adımlar henüz tam netleşmiş değil. Bu konuda beklentiler var. Kürtler bugüne kadar büyük bedel ödedi. Tabii ki biz asla hiçbir ölümün olmasını istemeyiz. İşte 15 bin güvenlik görevlisi öldürüldü. Diğer ırkçılar, milliyetçiler bunun için kıyamet koparırken, 40 bin gencin öldüğünü görmezlikten geliyorlar. Bu doğru bir yaklaşım değil.
- Yaşanan her kayıp acı verici değil midir?
Tabi öyledir. Ölümlerin tamamının hepimize acı vermesi gerekiyor. Kim ölürse ölsün bu ölümlerin önüne geçmek için çaba göstermek gerekiyor. Rojava’da da bugüne kadar 15 binin üzerinde; kadınların, gençlerimizin, halkımızın hatta köylerde bombalarla ölen masum çocukların olduğunu unutmamak gerekir. Kürt halkının ödediği bedellerin bir daha yaşanmaması için tetikte olması ve gerçekten bu ulusal demokratik ruhu koruması gerekiyor. Ulusal birliğin, ulusal ruhun sağlanması gerekir.
- Mürşitpınar Sınır Kapısı için çağrınız nedir?
Mürşitpınar Sınır Kapısı bir samimiyet testidir. Türkiye’nin bu samimiyet testinden geçmesi lazım. Bundan geçmediği takdirde Kürtlere asla güven vermeyeceklerdir. Nasıl Rojava bizim kırmızı çizgimiz ise Kobani’de Türkiye’nin bu kapıyı açmaması ve bu kardeşlik hukukunu doğru işletmemesi bizim kırmızı çizgimiz olarak öne çıkıyor. Bu kadar direnen halk Mürşitpınar Kapısı’nda da direnmeli diye düşünüyorum.
- CHP lideri Özgür Özel’in siyasetini ve Suriye ile ilgili açıklamalarını nasıl değerlendirdiniz?
Sayın Özgür Özel bugüne kadar çok fazla açıklama yapmadı ancak Eş Genel Başkanlarımızla yaptığı görüşmeden sonra yaptığı açıklamada bir duyarlılığın olduğunu ortaya koydu. Bundan dolayı da kendisine teşekkür ettik. Bu duyarlılığın devam etmesini diliyoruz. Mürşitpınar Sınır Kapısı’nda da tavrını ortaya koyması çok önemlidir. Eğer gerçekten demokrasi istiyorsak, demokrasiden yana isek bugün açlıkla, yoksullukla karşı karşıya kalan halkın yanında olmak ve onlar için birlikte hareket etmek demokrasi adına bir sınavdır. İnsani değerlerdir ve vicdandır.
Kaynak: Yeni Yaşam Gazetesi
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***




































