Yazar: SG

  • 10 Mart mutabakatı tıkandı; Halep’te düğmeye basıldı

    10 Mart mutabakatı tıkandı; Halep’te düğmeye basıldı


    AHMET KEMAL GENÇ | ANALİZ

    Suriye’de son haftalardaki ana başlık, Şam yönetimi ile SDG/YPG arasındaki “entegrasyon” pazarlığının tıkanması ve bunun Halep’te sıcak çatışmaya dönüşmesi. Aslında korkulan şey de buydu… 10 Mart 2025’te SDG’nin yıl sonuna kadar Suriye ordusuna entegre edilmesini öngören çerçeve mutabakattan sonra sahada ve masada ilerleme sınırlı kaldı. Taraflar birbirini “oyalamakla / kötü niyetle” suçluyor. 

    Halep özelinde, Kürt nüfusun yoğun olduğu Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerinde gerilim geçtiğimiz ay sonunda yeniden yükseldi. 22 Aralık 2025’te iki taraf “gerilimi düşürme” temaslarıyla karşılıklı ateşi durdurma yönünde adım attığını duyursa da bu sakinlik kalıcı olmadı. 

    6–7 Ocak 2026’da çatışmalar yeniden alevlendi. 7 Ocak’ta (dün) Suriye ordusu, Şeyh Maksud ve Eşrefiye’yi saat 15.00 itibarıyla “kapalı/askeri bölge (closed military zone)” ilan etti. Sivillere bölgeden uzak durma/çıkarma çağrıları yapıldı ve “insani koridor” açıldığı açıklandı. Medyaya yansıyan haberlere göre 40 binden fazla insan evlerinden ayrıldı.

    Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerinin “askeri bölge” ilan edilmesi, yalnızca iki semti hedef alan bir güvenlik operasyonu değil. Şam–SDG müzakerelerinin tıkandığı, Ankara’nın sahada daha görünür hale geldiği ve ABD–İsrail eksenli yeni Suriye denkleminin test edildiği stratejik bir eşik olarak okunuyor.

    Peki bu iki mahalle neden ‘askeri bölge’ ilan edildi? 

    Şam, Şeyh Maksud–Eşrefiye’yi kontrol eden SDG/Asayiş unsurlarını “Aleppo’ya roket, topçu saldırıları ve sivillere dönük eylemlerle” suçlayıp “sınırlı bir askerî operasyon” başlattığını açıkladı. Bu yüzden sivillerin bölgeden çıkarılması için koridorlar duyuruldu…

    Tabi bu görünen/açıklanan ‘resmi’ gerekçe! İşin bir de ‘açıklanmayan’ siyasi boyutu var… 

    Bu iki mahalle, Halep gibi hükümetin elindeki bir şehir içinde SDG’nin elinde kalan stratejik bir bölge olarak görülüyor. Şam’ın hedefi, SDG’nin “yarı-özerk” düzenini bitirip silahlı yapıyı Suriye ordusuna entegre etmek ve merkezi otoriteyi tekleştirmek. 10 Mart mutabakatı uygulamada tıkandığı için Halep, Şam’ın elindeki en görünür ‘baskı alanına’ dönüştü.

    “Askerî bölge” ilanı ne işe yarıyor? 

    Şam yönetimi için hem hukuken hem de siyaseten “meşruiyet” zemini yaratıyor… Siviller bölgeden çıkıyor ve operasyon alanı temizleniyor; dolayısıyla SDG mevzileri meşru hedef haline getiriliyor. Aynı zamanda mahalleleri fiilen tecrit/kuşatma ederek SDG’yi masada tavize zorluyor.

    Ortadoğu, İran’da isyana varan protestoları, İran–İsrail gerilimi ve olası ABD senaryolarını tartışırken, Suriye sahası bir kez daha kendi gerçeğini hatırlattı. Halep’te silahlar sustu sanılırken, Şeyh Maksud ve Eşrefiye üzerinden yeni bir cephe açıldı. Suriye Savunma Bakanlığı’na bağlı Askeri Operasyon Merkezi’nin bu iki mahalleyi askeri bölge ilan etmesi, fiilen “Müzakere bitti, sahada hesaplaşacağız!” mesajı olarak okunuyor.

    Kararın hemen ardından sivillere bölgeyi terk etmeleri çağrısı yapıldı, mahallelerin çevresine tanklar ve ağır silahlar yığıldı. Aynı saatlerde Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ait bir konvoyun Halep’in kuzeyine intikali görüntülere yansıdı. Henüz kapsamlı bir kara operasyonu başlamadı; ancak askeri hazırlık, siyasi niyetin önüne geçmiş durumda.

    Gerilim aylardır sürüyor

    Son iki günde yaşanan çatışmalarda çocukların da aralarında bulunduğu siviller hayatını kaybetti, onlarca kişi yaralandı. Tarafların açıkladığı rakamlar farklı; fakat değişmeyen gerçek şu: Halep’teki kırılgan denge çöktü.

    Şam yönetimi operasyonu, 1 Nisan mutabakatının SDG tarafından ihlal edildiği iddiasına dayandırıyor. Kürt tarafı ise aylardır süren abluka, baskı ve askeri tahkimatın bu çatışmayı kaçınılmaz hale getirdiğini söylüyor.

    Bu karşılıklı suçlamalar, aslında daha büyük bir gerçeği örtüyor: Halep, Şam ile SDG arasındaki tıkanan müzakerelerin sahaya yansıyan basıncı…

    İsimler değişiyor, gerçek değişmiyor

    SDG, Halep’te kendi askeri güçlerinin bulunmadığını, yalnızca asayişin görev yaptığını söylüyor. Teknik olarak doğru. Ancak sahadaki asayiş, klasik bir polis gücü değil; ağır silah kullanabilen, savaş deneyimi olan bir yapı olduğu söyleniyor.

    Zamanlama tesadüf değil. Pazar günü Şam’da yapılan ve sonuçsuz kalan SDG entegrasyon görüşmelerinin hemen ardından askeri seçeneğin devreye sokulması, bir kararın zaten alındığını düşündürüyor.

    Şam ve Ankara, Halep üzerinden birkaç şeyi test ediyor:

    ABD bu tabloya ne kadar tepki verecek?

    İsrail sessiz kalacak mı?

    Kürt mahallelerine yönelik baskının bir bedeli olacak mı?

    ABD’nin Fırat’ın Doğusu–Batısı ayrımı geçerli olacak mı?

    Halep bu açıdan bir deneme alanı.

    Bu krizi anlamak için eski ama hâlâ geçerli bir denklemi hatırlamak gerekiyor: ABD, Fırat’ın doğusunda caydırıcı; batısında ise seyirci.

    Afrin’de, Cerablus’ta, El Bab’da ve Tel Rıfat çevresinde bu böyleydi. Halep de bu kategoride görülüyor. Amerikalılar, kendi askerlerinin olmadığı bir alanda Türkiye ve Şam’ın hamlelerine karışmamayı tercih ediyor.

    Bu nedenle Halep’te yaşananlar, Washington’da “kriz” değil, yönetilebilir bir risk olarak okunuyor.

    Paris görüşmelerinde sessiz güvenceler mi verildi?

    Halep’te silahların bu kadar rahat çekilmesinin arkasında Paris’te yapılan İsrail–Suriye görüşmelerinin etkisi göz ardı edilemez. Bu görüşmeler, İsrail’in güvenliği ekseninde yeni bir Suriye düzeninin inşa edildiğini gösteriyor.

    Mesaj net mi? İsrail’e tehdit yoksa, Şam’a müdahale de yok.

    Bu tablo, Halep’te atılan askeri adımları kolaylaştıran bir zemin yaratıyor. Kürtler için ise bu, söylem düzeyindeki dayanışmanın sahada karşılığı olmadığı gerçeğini bir kez daha hatırlatıyor.

    Kürtler açısından resim

    Şeyh Maksud ve Eşrefiye, Kürtler için sadece iki mahalle değil; müzakere masasındaki varlığın sahadaki temsili. Bu alan kaybedilirse, Şam–SDG ilişkilerinde güç dengesi daha da Şam lehine kayar.

    İsrail’in Dürziler için gösterdiği refleksi Kürtler için göstermemesi, ABD’nin ise batı yakasında mesafeli durması, Kürtleri yeniden jeopolitik yalnızlıkla karşı karşıya bırakabilir.

    Halep’te yaşananlar bir “asayiş sorunu” değil, bir strateji kırılması olarak görülüyor. Silahlar konuşmaya başladıysa, bunun nedeni güvenlik değil; tıkakan müzakereler, test edilen ittifaklar ve yeniden çizilen nüfuz alanları.

    Şeyh Maksud ve Eşrefiye bugün Halep’in mahalleleri olabilir; ama yarın Suriye’nin yeni çatışma hattının adı haline gelebilir.

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • AKP’nin görüştüğü 3 CHP’li belediye başkanı belli oldu

    AKP’nin görüştüğü 3 CHP’li belediye başkanı belli oldu


    CHP listelerinden Meclis’e giren 3 milletvekilinin AKP’ye katılmasının ardından, AKP’nin belediye başkanlıkları için gözünü CHP’li büyükşehirlere çevirdiği iddia edildi. Kılıçdaroğlu’na yakınlığı ile bilinen yandaş gazeteci Fatih Atik, AKP’nin Afyonkarahisar Belediyesi, Bursa Büyükşehir Belediyesi ve Balıkesir Büyükşehir Belediyesi için görüşmeler yürüttüğünü öne sürdü.

    Anayasa çalışmaları için Meclis’te 400 vekilin onayını almak için çalışmaları hızlandıran AKP, son olarak TBMM’ye CHP listelerinden giren Mersin Milletvekili Hasan Ufuk Çakır, Kahramanmaraş Milletvekili İrfan Karatutlu ve İstanbul Milletvekili İsa Mesih Şahin’i bünyesine kattı.

    Bir yandan Meclis’teki vekil transferleri için çalışmalarını yürüten AKP, bir yandan da yeni CHP’li belediyeleri bünyesine katmak için çalışmalara hız verdi.

    AKP GÖZÜNÜ CHP’Lİ BÜYÜKŞEHİRLERE DİKTİ

    Son aylarda CHP eski Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile peş peşe röportajlar yapan TGRT Haber Ankara Temsilcisi Fatih Atik, AKP’nin yeni CHP’li belediyelerle görüşmeler yürüttüğünü öne sürdü.

    Atik, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın CHP’li belediyelerle temas kurması için görevlendirdiği isimlerin Afyonkarahisar Belediyesi, Bursa Büyükşehir Belediyesi ve Balıkesir Büyükşehir Belediyesi ile görüşmeler yürüttüğünü söyleyerek, ilerleyen günlerde bu belediyelerin de AKP’ye katılmasının muhtemel olduğunu iddia etti.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • ChatGPT’den Tavsiye İsteyen 19 Yaşındaki Genç Öldü

    ChatGPT’den Tavsiye İsteyen 19 Yaşındaki Genç Öldü


    ABD’nin California eyaletinde 19 yaşındaki psikoloji öğrencisi Sam Nelson, ChatGPT’den aldığı tehlikeli madde karışımı tavsiyeleri sonrasında yaşamını yitirdi.

    Annesi Layla Turner-Scott tarafından paylaşılan 18 aylık sohbet geçmişine göre, yapay zeka sistemi genci çeşitli maddeleri karıştırması konusunda yönlendirerek bu işlemlerin “güvenli” olduğu konusunda güvence verdi.

    ‘TEHLİKELİ YÖNLENDİRMELER’

    Nelson’ın sohbet geçmişi, ChatGPT’nin madde kullanımı konusunda son derece riskli tavsiyelerde bulunduğunu gösteriyor.

    Genç, opioid benzeri etkileri olan kratom ile kaygı önleyici Xanax’ı birleştirmek için yapay zekadan yardım istedi. Bot, Nelson halihazırda 15 gram kratom almışken, ortaya çıkan mide bulantısını yatıştırmak için Xanax kullanabileceğini söyledi ve dozaj önerisinde bulundu.

    26 Mayıs’ta yapılan bir görüşmede bot, gencin daha yoğun halüsinasyonlar görmesi için öksürük şurubu dozunu iki katına çıkarmasını önerdi.

    ÖLÜM NEDENİ

    Sam Nelson, 31 Mayıs tarihinde yatak odasında annesi tarafından ölü bulundu. İki hafta sonra çıkan toksikoloji raporu, ölüm nedeninin alkol, Xanax ve kratomun ölümcül kombinasyonu olduğunu doğruladı.

    Bu karışımın merkezi sinir sistemini aşırı derecede baskılayarak boğulmaya (asfiksi) yol açtığı tespit edildi.

    ‘TRAJİK BİR DURUM’

    Sam’in annesi Turner-Scott, oğlunun ölümünü anlamak için internet geçmişini inceleyerek 40 saat harcadığını belirtti.

    Geliştirici şirket OpenAI ise olayı “trajik bir durum” olarak nitelendirerek ailenin acısını paylaştıklarını ifade eden kısa bir açıklama yaptı.

    Bu olay, yapay zeka sistemlerinin güvenlik bariyerlerinin ne kadar kolay aşılabileceği ve sağlık/madde kullanımı konularındaki tehlikeli doğruluk payı tartışmalarını yeniden alevlendirdi.

    Kaynak: TRT Haber

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Rusya, ABD’nin takibindeki petrol tankerine destek için denizaltı gönderdi

    Rusya, ABD’nin takibindeki petrol tankerine destek için denizaltı gönderdi


    ABD medyasının bildirdiğine göre; Rusya, ABD ordusunun haftalardır takip ettiği ve ele geçirmeye çalıştığı boş bir petrol tankerine eskortluk yapmak üzere bir denizaltı gönderdi.

    ABD, daha önce “Bella 1” olarak bilinen bu petrol tankerini, Venezuela çevresindeki kısmi bir ABD ablukasından kaçtıktan ve ABD Sahil Güvenlik Komutanlığı’nın geçen ay sonlarında gemiye çıkma girişimini engelledikten bu yana takip ediyor.

    ABD yetkilileri, tankerin Venezuela, Rusya ve İran gibi ülkeler için ABD yaptırımlarını ihlal ederek petrol taşıyan bir “gölge filonun” parçası olduğunu söyledi. MarineTraffic verileri, tankerin Çarşamba günü İzlanda’nın münhasır ekonomik bölgesine yaklaştığını gösterdi.

    Wall Street Journal’a göre, Rusya tankere eşlik etmesi için “bir denizaltı ve diğer deniz kuvvetlerini” gönderdi. CBS News ise iki ABD yetkilisinin, Rusya’nın tankere eskortluk yapmak üzere bir denizaltı ve diğer Rus deniz gemilerini gönderdiğini doğruladığını bildirdi.

    Rusya dışişleri bakanlığı ABD’nin tankeri takip etmesini “endişeyle izlediklerini” söyledi. Bakanlık’tan resmi devlet medyasına yapılan açıklamada, eskort haberlerinden önce geminin Rus bayrağı altında seyrettiğini ve ABD kıyılarından çok uzakta olduğu belirtildi. Bakanlık, “Açıklanması zor olan nedenlerden dolayı, Rus gemisi ABD ve NATO kuvvetlerinden barışçıl statüsüne açıkça orantısız şekilde yoğun ilgi görüyor” dedi.

    ABD Sahil Güvenliği tarafından takip edilmeye başladıktan sonra gemi kaydını Rusya’ya taşıdı, adını Marinera olarak değiştirdi ve tanker mürettebatının geçtiğimiz ay tankere Rus bayrağı çektiği bildirildi.

    Rusya tarafından korunan bu petrol tankeri, Venezuela’ya gitmekteydi ancak ABD ablukasını atlattığı sırada yük taşımıyordu. Tanker, İran ve Hizbullah ile olduğu iddia edilen bağlar nedeniyle 2024’ten bu yana ABD yaptırımları kapsamındadır.

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Vekil pazarı!

    Vekil pazarı!


    NECİP F. BAHADIR | YORUM

    Türk siyaseti ‘mebus transferlerine’ yabancı değil. Birçok isim parti değiştirmekte sakınca görmedi. Sırasıyla bütün partileri dolaşan milletvekiline bile rastlandı. Kubilay Uygun bunlardan biriydi; ‘fırıldak Kubi’ diye nam saldı. Bir başka milletvekili için bir gazete ‘dansöz’ manşeti attı. Yıllar önce Osman Yüksel Serdengeçti Meclis’in döner kapısından zor girmişti. “Ulan” demişti; “Daha girmeden, kapısında başladı döneklik! Allah içeride bize yardım etsin!”

    Siyasetin renkli simalarından Osman Bölükbaşı, kendisini terk eden milletvekilleri için, “Dost ve dava adamı diye bağrıma bastıklarımdan çok çektim.” demiş ve eklemişti; “Gördüğüm vefasızlık, nankörlük ve ihanetler gönlümde sızısı dinmeyen yaralar açtı. Bağrım Karacaahmet Mezarlığı’na döndü. Bunların düğününü yapan biziz ama gerdeğe başkalarıyla giriyorlar…”  

    Milletvekili pazarı daha önce istisnaydı. Pazara düşen vekil sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi. AKP’nin devri iktidarında çürüme ve yozlaşma zirveye çıktı. Sınırlar aşıldı. Mayıs 2023 seçimlerinden bu yana 30’un üzerinde milletvekili parti değiştirmiş. Bu rakam çok fazla… Parlamento ‘transferlerle’ yaralanmış. Siyaset erdemini yitirmiş.

    Geçiş daha çok muhalefetten iktidar partisine doğru; imkan ve nimetler orada çünkü. Satın almak kolay… Kendisini satışa çıkaran vekil sayısı da artınca AKP sandıkta kazanamadığını, halkın vermediğini Ankara’nın kirli ve ahlaksız yöntemleriyle elde etti. Sadece milletvekili değil, belediye başkanı da satın aldı. En şaşırtıcı olan ‘Topuklu Efe’ diye nam salmış Özlem Çerçioğlu’ydu.

    ‘Batan geminin son yolcusu’ diye yazmıştım. Büyük transferdi. CHP’de potansiyel isimlerden biriydi. Genel Başkanlığa aday olsa yeriydi. Dosyalardan korktu. AKP’ye dümen kırınca dosyalar da rafa kalktı ve ‘sütten çıkmış ak kaşık’ oluverdi. “Çerçioğlu, AKP’nin hayrını gördü mu?” sorusunun cevabı ‘evet’… Çünkü AKP’ye geçmese hapishaneyi boylayabilirdi.

    Bir siyasetçi için ‘onurlu hapis’ itibarına da ikbaline de katkı yapar. Erdoğan, hapishane günlerini sıçrama tahtası olarak kullandı. Tabii hapishane her babayiğidin harcı değil. Malcolm X, “İnancımı ve vicdanımı satın alamadılar… En büyük öfkeleri buna…” demiş ve sisteme meydan okumuştu. AKP bugün toplumda kime öfkeliyse bilin ki satın alamadığı, boyun eğdiremediği içindir.

    Özlem Çerçioğlu gibi isimler ise korku belasına, (Merhum Sezai Karakoç’un tabiriyle) ‘bir köle gibi satıldı, pazarlar pazarında…’

    Konstantin duvarında güneşin sarardığını da gördü mü acaba? Çinlilerin dediği gibi, “Bir yerde küçük insanların büyük gölgesi düşmüşse” orada güneş batıyor demektir.”

    31 Mart seçimlerinde bozguna uğrayan AKP biri CHP’den, biri Deva’dan, biri Gelecek’ten 3 milletvekilini ‘transfer etti’. Rozetlerini grup toplantısında Erdoğan taktı. Her 3 isim de CHP listelerinden Meclis’e girmişti. Seçim meydanlarında AKP ve Erdoğan politikalarına sert muhalefet etmişlerdi. Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanlığını ve CHP’nin iktidarını hedefliyorlardı. Milattan önce falan değil sadece iki yıl evvel… Daha o sözleri atmosferden kaybolmadı.

    Bir özeleştiri yaptılar mı? Hayır… Kendilerine oy veren seçmenle helalleştiler mi? Ne gezer…

    Üçünün de hikayesi ibretlik, Hasan Ufuk Çakır’ınki bir başka… Mersin’den seçildi. Aslında seçilmedi. Parti yönetimi ismini listenin üst sıralarına yazdı… Öyle kazandı. Yemin dışında Meclis kürsüsünde hiç görünmedi. Kanun teklifi, yazılı soru önergesi yok. Milletvekili olarak tek aktivitesi Genel Kurul’da parmak kaldırmak. Partisinden koptu, AKP’ye geçeceği konuşulmaya başladı. Bir ay önce bir televizyon programında gazeteci ‘kayda geçsin diye soruyorum’ dedi; “AKP’den yarın teklif gelirse kabul eder misiniz?” Çakır soruya bozuldu, biraz öfkeyle sesini yükseltti ve “Hiç böyle bir düşüncem yok… Hiç böyle düşüncem yok… Kimse böyle uyduruk uyduruk haberler yapmasın…”

    O sözleri orada duruyor. İnsan biraz zamana oynar. Bir ay içinde ne değişti? Keşke onu anlatsa… Gerekçesini herkes öğrense… Yakasına AKP rozeti takılırken çok heyecanlıydı. Hızını alamadı. Ve yine tok ve yüksek ses tonuyla siyaset tarihine geçen şu ifadeleri kullandı; “İki başkomutan var… Biri Gazi Mustafa Kemal Paşa, diğeri Türkiye Cumhuriyeti ordularının başkomutanı Recep Tayyip Erdoğan. Ben de selam duruyorum kendisine selam…” 

    Kürsüde Erdoğan’a bir asker selamını çaktı. Ne diyelim, hayrını görsün… Batan geminin son yolcularından biri olduğunu çok geçmeden anlayacaktır. Batan geminin malları olarak yeni pazarlarda satışa çıkar. Gerisini alıcısı düşünsün.

    Deva kontenjanından seçilen Kahramanmaraş milletvekili İrfan Karatutlu’nun şu cümlesi pespayeliğin itirafı gibi; “Ben zaten aklen ve vicdanen buradaydım. Şimdi bedenen de geldim…

    İki yıl önce CHP listelerinden seçilirken aklı ve vicdanını AKP’de mi bırakmıştı? Seçmen farkında mı acaba akılsız ve vicdansız birine oy verdiğinin? Peki Ali Babacan nasıl güvendi de böyle bir ismi milletvekili yaptı?

    Kalabalık bir grup olsa neyse… Topu topu bir elin parmakları kadar… Doğru dürüst yol arkadaşını bile seçemeyen bir parti ve liderinin ülke yönetimine talip olması ne büyük talihsizlik… Toplumsal muhalefetin ‘umut’ olarak gördüğü Deva Partisi ve Ali Babacan’ın düştüğü hale bakın… Yazık ki ne yazık…

    Adı hem İsa, hem Mesih olan Şahin ise 2023 Mayıs’ın da Erdoğan politikalarına öfke doluydu. Muhalefetin oylarıyla seçildi. Ahmet Davutoğlu’nun Gelecek Partisi kontenjanından… O da kürsüye çıktı, AKP için, ‘ailem, gençlik yuvam, baba ocağım’ gibi ifadeler kullandı. Ve “Bazen nehirler farklı kollara ayrılsa da finalde vuslat oluyor… Aynı denize dökülüyor…”

    Yine bir özeleştiri yok. Kendisini Ankara’ya taşıyan seçmenle istişare yok. Dün kara dediğine bugün ak dedi. Ve kapağı AKP’ye attı. Batan geminin lüks kamarasında olsan ne yazar? İkbal arıyorsa beyhude… Bedelini  başka türlü tahsil ettiyse bilemem…

    Meclis’te kritik bir denge söz konusu değil. Transferlerin matematik olarak AKP’ye bir faydası olmaz. Anayasa değişikliği için gerekli rakama ulaşırsa başka… O da kolay değil. ‘Arkası gelecek’ deniyor. Kendisini satışı çıkarmış daha kaç milletvekili var ki!

    Ben rakamın yüksek olduğu kanaatinde değilim. Transferler AKP’deki çöküşü durduramaz. Deva ve Gelecek gibi alternatif olmayı hedefleyen partilere zarar verir. Sonuçta bu kan kaybıdır. Bir yönetim zaafıdır. Bir partileşme sorunudur.

    AKP’nin düştüğü yerden kalkması ‘taşıma suyla’ değil, temel politikalarda değişimle mümkün… Demokrasi, adalet ve ahlak reformlarıyla mümkün…

    Saadet Partisi’nin bir mesajını gördüm. Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Yılmaz, Saadet’in milletvekillerinin görsel tablosunu, “İçlerinden bir tek Azrail adam alabildi!” başlığıyla paylaşmış… Yerinde bir siyasi duruş ve espri…

    Isparta Milletvekili Hasan Bitmez’i kastediyor; kürsüde konuşma yaparken AKP’li Özlem Zengin’in sözlü saldırısı sonrası fenalaşmış ve hayatını kaybetmişti. Hayata ve siyasete onuruyla veda etti.

    AKP kirli ve ahlaksız milletvekili pazarını kurdu. Erdoğan hiç olmadığı kadar siyaseti çürüttü ve yozlaşırdı. Ama yaşanmışlıklar ve tarihi tecrübelerle sabit, siyasette transferler ne alana ne satılana hayır getirdi. Bu pazarın kazananı yok. Kaybedeni ise çok.

     

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Grönland geriliminde yeni iddia: Trump satın almak istiyor

    Grönland geriliminde yeni iddia: Trump satın almak istiyor


    Beyaz Saray, ABD Başkanı Donald Trump ve ekibinin Danimarka’ya bağlı Grönland’ı satın almaya ilişkin bir teklifi “aktif şekilde” görüştüğünü açıkladı. ABD Temsilciler Meclisi içerisinden ise Trump’ın Grönland tehditlerine tepki geldi. Kaliforniya eyaletinden Demokrat Temsilci Ted Lieu, Grönland’a yönelik olası bir saldırıya katılacak herhangi bir Silahlı Kuvvetler mensubunun hukuku ihlal etmiş olacağını söyledi.

    Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt, gazetecilere yaptığı açıklamada, Grönland’ın ABD tarafından satın alınmasının “Başkan Trump ve ulusal güvenlik ekibi tarafından şu anda aktif olarak ele alınan bir konu” olduğunu ifade etti.

    Trump yönetiminin Grönland’ı elde etmek için askeri güç kullanımına nasıl baktığının sorulması üzerinde Leavitt, tüm seçeneklerin her zaman masada bulunduğunu ancak Trump’ın ilk tercihinin her zaman diplomasi olduğunu belirtti.

    Leavitt, “Grönland’ın ABD tarafından edinilmesi yeni bir fikir değil” diyerek, Trump’ın bu adımının, Arktik bölgesinde Rusya ve Çin’in etkisini sınırlamak açısından önemli olduğunu savundu.

    ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio da gelecek hafta Danimarka ile bu konuda görüşmeler yapacağını söyledi.

    Maduro’nun kaçırılmasının ardından endişe arttı

    ABD yönetiminin cumartesi günü Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu kaçırmak üzere Venezuela’ya karşı tek taraflı askeri güç kullanmasının ardından Grönland’ın geleceğine ilişkin endişeler yeniden gündeme geldi. NATO müttefiki olan Danimarka, topraklarına yönelik bir saldırının askeri ittifakı sona erdireceğini belirtiyor. Trump yönetimi ise Grönland’ın ABD’nin güvenliği açısından hayati önemde olduğunu savunuyor.

    Temsilciler Meclisi üyelerinden Trump’a tepki

    Temsilciler Meclisi’ndeki üst düzey Demokratlar, Trump yönetimini, Grönland’a yönelik tehdidi nedeniyle eleştirdi. Demokratlara göre, bir ABD müttefikine yönelik olası bir saldırı, yalnızca on yıllardır süren transatlantik ittifakı zayıflatmakla kalmayacak, aynı zamanda Kongre’nin açık onayı olmaması nedeniyle yasa dışı olacak.

    Kaliforniya eyaletinden Demokrat Temsilci Ted Lieu, Grönland’a yönelik bir saldırıya katılacak herhangi bir Silahlı Kuvvetler mensubunun, hukuku ihlal etmiş olacağını söyledi. Lieu, “Bir NATO müttefikine, Grönland’a karşı askeri güç kullanılmasını haklı çıkaracak hiçbir hukuki gerekçe yoktur. Generallerden erlere kadar herhangi bir asker, Kongre’nin yetkilendirmesi olmaksızın Grönland’a karşı askeri güç kullanımına katılırsa, hukuka aykırı emirleri yerine getirmiş olur. Bu, tartışmasız bir gerçektir” dedi.

    Temsilciler Meclisi Demokratik Grup Başkanı, Kaliforniya Milletvekili Pete Aguilar, Kongre binasında gazetecilere yaptığı açıklamada, ’’Danimarka üzerinden bir NATO müttefikini tehdit ediyorlar ve bu durum bizim açımızdan son derece rahatsız edici” ifadelerini kullandı.

    Grönland’a ilgi neden arttı?

    Dünyanın en seyrek nüfuslu bölgelerinden biri olan Grönland, Kuzey Amerika ile Arktik arasındaki konumu sayesinde olası füze saldırılarına karşı erken uyarı sistemleri ve bölgedeki deniz trafiğinin izlenmesi açısından stratejik bir öneme sahip. Ada’daki Pituffik Uzay Üssü (eski adıyla Thule Hava Üssü) İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ABD tarafından işletiliyor.

    Son yıllarda iklim değişikliği nedeniyle buzulların erimesiyle Grönland’ın nadir toprak elementleri, uranyum ve demir gibi doğal kaynaklarına yönelik ilgi de artmış durumda. Bilim insanları, bölgede önemli petrol ve doğal gaz rezervleri de olabileceğini düşünüyor.

    Trump, ilk başkanlık döneminde de Grönland’ı satın almayı teklif etmiş, ancak bu teklif Danimarka tarafından reddedilmişti.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • ‘Menemen’ konuşulamadıkça tekrar ediyor

    ‘Menemen’ konuşulamadıkça tekrar ediyor


    İDRİS GÜRSOY | YORUM

    23 Aralık 1930’da Menemen’de genç öğretmen asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay ile bekçi Hasan ve bekçi Şevki vahşice katledildi. Bu olay, Cumhuriyet tarihinin en ağır suçlarından biridir. Ancak Menemen’i yalnızca bu suç üzerinden değil, suçtan sonra kurulan anlatı ve uygulamalar üzerinden de değerlendirmek zorundayız. Çünkü Menemen aradan geçen 95 yıla rağmen hâlâ devlet şiddetini meşrulaştıran bir “siyasal mit” olarak varlığını sürdürmektedir.

    Fail kim, çerçeve nasıl genişledi?

    Mahkeme tutanakları ve askerî raporlar, Menemen Olayı’nın doğrudan faillerinin Derviş Mehmet ve etrafındaki sınırlı bir grup olduğunu açıkça ortaya koyar. Aynı belgelerde Derviş Mehmet’in düzenli ve hiyerarşik bir tarikat silsilesi içinde yetişmiş, yetkilendirilmiş bir şeyh olduğuna dair net bir kayıt bulunmaz. Aksine, sanığın kendini “mehdi” ilan eden, dengesiz davranışlar sergileyen ve esrar kullandığı mahkeme kayıtlarına geçen marjinal bir figür olduğu görülür.[1]

    Buna rağmen olay, daha ilk andan itibaren bireysel fanatizmin sınırlarını aşan bir çerçeveye oturtulmuştur. Suç, failden koparılmış; bir tarikat geleneği ve geniş bir inanç çevresi fiilen sanık haline getirilmiştir.

    Sıkıyönetim, olağanüstü mahkeme ve tasfiye

    Tek parti yönetimi, cinayetin ardından sıkıyönetim ilan etmiş, olağanüstü yetkilerle donatılmış mahkemeler kurmuştur. Yargılama yalnızca Menemen’deki faillerle sınırlı kalmamış; Muhammed Esad Erbili Hazretleri başta olmak üzere, ülkenin farklı bölgelerinden çok sayıda Nakşibendi şeyhi ve mensubu Menemen’e getirilmiştir.[2]

    Kurulan idam sehpaları, yargı sürecini klasik bir ceza muhakemesinin ötesine taşımış; yargılama, ibret ve gözdağı üreten sembolik bir sahneye dönüşmüştür.

    Bu noktada şu soru kaçınılmazdır: Eğer mesele yalnızca birkaç fanatiğin işlediği bir cinayet idiyse, neden böylesine geniş çaplı bir tasfiye yoluna gidilmiştir?

    Bu sorunun cevabı, dönemin siyasal ikliminde gizlidir. Tek parti yönetimi, yalnızca bir suçla değil; potansiyel bir tehdit algısıyla hesaplaşmak istemiştir.

    “Faaliyet vardı”dan “suç vardı”ya

    Bugün dahi Menemen anlatılırken, “tarikat toplantıları”, “zikir ayinleri” ve “faaliyetlerin gizlice sürmesi” gibi olgular, doğrudan cinayetin deliliymiş gibi sunulmaktadır. Oysa 1925 sonrası yasaklara rağmen, Türkiye’nin birçok bölgesinde farklı dini çevrelerin benzer faaliyetleri sürdürdüğü bilinmektedir.[3]

    Buradaki kritik eksik şudur: Derviş Mehmet’in herhangi bir merkezî tarikat yapısından doğrudan emir veya talimat aldığına dair açık ve tartışmasız bir belge bulunmamaktadır.

    Buna rağmen nedensellik boşluğu ideolojik yorumlarla doldurulmuş; “faaliyet vardı” cümlesinden “katliamın arkasında tarikat vardı” sonucuna sıçranmıştır. Bu yöntem, tarihçilik değil; devlet dilinin sorgulanmadan tekrar edilmesidir.

    95 yıl sonra değişmeyen dil

    Aradan neredeyse bir asır geçmesine rağmen Menemen hâlâ aynı kavramlarla ve aynı genellemelerle anlatılıyorsa, burada sorun belge eksikliği değil; bakış açısının donmuş olmasıdır.  Menemen, hâlâ bir suçun analizi olarak değil; bir tehdit hikâyesi olarak dolaşımdadır. Bu hikâye yalnızca geçmişi açıklamaz; bugünün iktidar pratiğini, muhalifleri hedef alan dili ve toplumsal hafızadaki yerini de biçimlendirir.

    Menemen meselesi serinkanlı biçimde tartışılamadığı için, Menemen hiçbir zaman gerçekten geçmişte kalmamıştır. Siyasal iktidarı ele geçirenler, farklı dönemlerde ama aynı yöntemle:

    -Bir kesimi “tehdit” ilan etmiş,

    -Suçu bireysellikten çıkarıp kolektifleştirmiş,

    -Olağanüstü tedbirleri olağanlaştırmış,

    -Muhalif gördüğü toplumsal kesimleri tasfiye etmiştir.

    Dün “irtica” kavramı üzerinden kurulan dil, başka kavramlarla sürdürülmektedir. Değişmeyen şey şudur: Tehdidi büyütmek, sembol üretmek ve topluca mahkûm etmek. Menemen’in konuşulamaması, bu yüzden yalnızca tarihsel bir problem değil; doğrudan bugünün otoriter yapısını besleyen bir hafıza sorunudur.

    Kubilay’ın hatırası, sloganlarla değil; hakikate sadakatle korunur. Laiklik, korkularla değil; özgüvenle savunulabilir. Menemen’i yeniden ve dürüstçe konuşmak, Cumhuriyet’i zayıflatmaz; aksine onu istismar edilemez hale getirir.

    Çünkü konuşulmayan her tarih, bir gün aynı yöntemlerle geri döner.

    Menemen, tam da bu yüzden, hâlâ tekrar ediyor.

    Dipnotlar

    1. Menemen Davası mahkeme tutanakları; sıkıyönetim mahkemesi zabıtları; Genelkurmay ATASE arşivine yansıyan raporlar.
    2. TBMM zabıtları (1930–1931); dönemin resmî tebliğleri ve idam kararları.
    3. Şerif Mardin, Din ve İdeoloji; Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi; erken Cumhuriyet dönemi din–devlet ilişkilerine dair akademik çalışmalar.

     

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • ‘Bağışçı desteği’ talep edildi; Kızılay, 81 ilde ‘aşevi’ açmaya hazırlanıyor

    ‘Bağışçı desteği’ talep edildi; Kızılay, 81 ilde ‘aşevi’ açmaya hazırlanıyor

    Kızılay, 81 ilde aşevi açma kararı aldı. İstanbul’da düzenlenen basın toplantısında konuşan Türk Kızılay’ı Genel Başkanı Prof. Dr. Fatma Meriç Yılmaz, 81 ilde 81 aşevine çıkarmayı hedeflediklerini söyledi.

    Yeni aşevlerinin yalnızca sosyal destek noktaları değil, aynı zamanda afet dönemlerinde kapasitesini 8-10 kat artırabilen kritik lojistik merkezler olduğunu anlatan Yılmaz, “Bizim aşevlerimiz aslında bir anlamda afet döneminde 8 kat, 10 kat daha fazla yemek üretebilir hale dönüşebilen birer afet deposu aynı zamanda. Dolayısıyla bizler bu aşevlerini konumlandırarak aslında birden fazla amaca hizmet ediyoruz.” ifadelerini kullandı. Şu anda 23 farklı noktada yeni aşevleri için çalışmaların sürdüğünü belirten Yılmaz, bağışçı desteği de istedi.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Ticaret Bakanlığı Harekete Geçti! Riskli Kimyasallar İçin İthalat Kapısı Kapandı

    Ticaret Bakanlığı Harekete Geçti! Riskli Kimyasallar İçin İthalat Kapısı Kapandı


    Ticaret Bakanlığı, ithalatta ürün güvenliğini artırmaya yönelik kapsamlı düzenlemeleri yürürlüğe aldı. Oyuncaktan kırtasiye ürünlerine, ayakkabıdan tıbbi cihazlara kadar pek çok ürün grubunu kapsayan yeni düzenlemelerle, insan sağlığına ve çevreye risk oluşturan 9 kimyasal maddenin ithalatı yasaklandı. Bazı tarım ürünlerinde ise ithalat ve ihracatta uygulanan kalite standartları güncellendi.

    Bakanlıktan yapılan açıklamada, ithalat aşamasında gerçekleştirilen ürün güvenliği denetimlerini düzenleyen tebliğlerin hazırlandığı ve yürürlüğe alındığı belirtildi. Düzenlemelerin, ürünlerin güvenli ve mevzuata uygun şekilde ülkeye girişini sağlamayı amaçladığı vurgulandı.

    ÜRÜN GÜVENLİĞİ DENETİMLERİ GÜNCELLENDİ

    Yeni tebliğlerin; oyuncak, makine, gıda, ilaç, atık, kimyasal, tekstil, kırtasiye, ayakkabı, tıbbi cihaz ve yapı malzemeleri gibi geniş bir ürün yelpazesini kapsadığı bildirildi. Açıklamada, düzenlemelerin insan sağlığı, çevre ve tüketici güvenliği esas alınarak hazırlandığı ve kamu kurumları ile özel sektörün görüşleri doğrultusunda her yıl güncellendiği hatırlatıldı.

    MAKİNELER İÇİN AYRI TEBLİĞ HAZIRLANDI

    Denetimlerin daha etkin yürütülmesi amacıyla makine ürün grubuna özel bir tebliğin hazırlandığı bildirildi. Bu kapsamda bazı makine ürünleri için ön izin uygulaması getirildi. Ayrıca Makina Emniyeti Yönetmeliği’ne tabi ürünler de denetim kapsamına alındı.

    TIBBİ CİHAZLAR VE TAREKS DÜZENLEMESİ

    Tıbbi cihazlara yönelik denetimlerde de önemli değişiklikler yapıldı. Geçiş süreci muafiyetlerinin yalnızca 1 Ocak’tan önce sevk edilen ürünlerle sınırlandırıldığı belirtildi. Kapsam dışı beyanlarının artık gümrük idareleri yerine doğrudan TAREKS sistemi üzerinden yapılabileceği ifade edildi.

    Geçici İthalat Rejimi kapsamında ithal edilmek istenen tıbbi cihazların da denetim kapsamına alındığı, mevcut mevzuat gerekliliklerinin tebliğlerde netleştirildiği kaydedildi.

    KULLANILMIŞ TEKSTİL VE YEŞİL MUTABAKAT ADIMI

    Yeşil Mutabakat hedefleri doğrultusunda tekstil ve hazır giyim sektöründe döngüsel ekonomiye geçişi desteklemek amacıyla kullanılmış tekstil ürünlerinin ithalatına sınırlı izin verildi. Bu ürünlerin yalnızca üretimde ham madde olarak kullanılmak üzere, kontrol altında ve belirli sertifikasyon şartlarıyla ithal edilebileceği açıklandı.

    RİSKLİ KİMYASALLARA YASAK

    Açıklamada, çevre ve insan sağlığı açısından tehlike arz eden 9 yeni kimyasal maddenin ithalatının tamamen yasaklandığı belirtildi. Bu maddelere yönelik istisnai kullanımların ise sıkı denetim altına alındığı ifade edildi.

    TARIM VE DİĞER ÜRÜNLERDE YENİ STANDARTLAR

    Tarım ve Orman Bakanlığı’nın kontrolüne tabi ürünlerde kontrol belgesi ve uygunluk yazısı aranan ürünlere ilişkin düzenlemeler güncellendi. Tütün, alkol ve alkollü içkilerin ithalat denetiminde uygulanacak yaptırımlar yeniden düzenlenirken, bazı tarım ürünlerinin ihracat ve ithalatında esas alınan ticari kalite standartları da revize edildi.

    Ayrıca Ürün Güvenliği ve Teknik Düzenlemeler Kanunu kapsamında uygulanan idari para cezalarının alt ve üst sınırlarında güncelleme yapıldığı bildirildi.

    Kaynak: AA

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • ABD’de kilise otoparkında silahlı saldırı: 2 ölü, 8 yaralı

    ABD’de kilise otoparkında silahlı saldırı: 2 ölü, 8 yaralı


    ABD’nin Salt Lake City kentinde, Mormon Kilisesi’ne ait bir otoparkta düzenlenen silahlı saldırıda 2 kişinin hayatını kaybettiği, 8 kişinin yaralandığı bildirildi

    Utah eyaletine bağlı Salt Lake City kentinde, İsa Mesih’in Son Zaman Azizler Kilisesi’ne (Mormon Kilisesi) ait bir ibadethanenin otoparkında düzenlenen silahlı saldırıda 2 kişi hayatını kaybetti, 8 kişi yaralandı. Salt Lake City Polis Departmanı Sözcüsü Glen Mills, yerel saatle 19.30 sıralarında kilise önünde silah sesleri duyulduğu ihbarını aldıklarını belirtti.

    Yaralılardan 3’ünün durumunun kritik olduğunu kaydeden Mills, şüphelilerin henüz yakalanamadığını açıkladı.

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***