Naziklik öğrenilebilir sosyal bir beceridir; nazeninlik ise öğrenilen nezaketin karaktere sinmiş hâlidir. İnsan güzel söz söylemeyi öğrenebilir ama muhatabının nezaketinden kendi lehine fırsat çıkarmıyorsa gerçek incelik orada başlar. Nezaket, sözün ağırlığını azaltmamalı; yumuşak ifadenin içindeki ciddiyeti görebilmek de ayrı bir olgunluk gerektirir. Nâbî’nin aksine, kenarın dilberi de nazenin olabilir; yeter ki nezaketi dilinde bırakmayıp kalbine indirebilsin.
ALİ TOPDAĞ | YORUM
“Kenarın dilberi nazik de olsa nazenin olmaz.” sözünü gençliğimde duymuştum. Her şeyi bilen ergen tavrıyla kabullenmemiş, bunu söyleyen atalarımızın yanlış düşündüğüne karar vermiştim. Nasıl olur da insan iyi okullarda okur, kitap okuyarak bilgi sahibi olur, ailesinden, büyüklerinden, mahallesinden edep ve terbiye öğrenir; girdiği ortamlarda saygı görür, sözü dinlenir ama yine de sadece “nazik” olmakla kalır, “nazenin” olamazdı?
Yıllar geçti. Zaman ve hadiseler, insanları uzaktan değil yakından tanıma imkânı verdi. Ve ben zaman zaman, “Galiba atalarımız haklıymış.” demeye başladım.
Gerçi sonradan öğrendim ki atasözü zannettiğim bu söz, Nâbî’ye aitmiş:
Bilen hâk-i Sitanbul’dur rüsûm-ı şîve vü nâzı
Kenârın dilberi nâzik de olsa nâzenîn olmaz.
Nâbî’nin “kenar”dan kastı taşra. Ona göre nazın, edanın, zarafetin usulünü İstanbul bilir; taşranın güzeli nazik olsa bile nazenin olamaz. Benim meselem İstanbul veya taşra değil. Nâbî’nin affına sığınarak onun “nazik” ve “nazenin” kelimelerini alıp bugünün insan ilişkilerine taşımak istiyorum.
Uzaktan/dışarıdan bakınca çok zarif görünen insanların bazılarını yakından tanıdığınızda hayal kırıklığı yaşayabiliyorsunuz. Yaşı, statüsü, bilgisi, yaptığı işler itibarıyla kendinize örnek aldığınız bir insanla biraz yakınlaştığınızda, içinizden “Seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli…” demek gelebiliyor.
Kimi zaman yaşadıklarınızdan kimi zaman da muhatabınıza verdiğiniz değerden kaynaklanan hayal kırıklığıyla hayata küsüyor, kabuğunuza çekiliyor ve buna sebep olanlarla aranıza mesafe koyuyorsunuz ama muhatabınız yine anlamıyor ve sizinle hiçbir şey olmamış gibi ilişkisini sürdürmeye çalışıyor. Siz de nezaketiniz gereği hiçbir şey olmamış gibi davranmak zorunda kalıyorsunuz. Oysa kalbiniz kırılmıştır bir kere…
Özellikle insanlarla birlikte çalışırken bu durum daha da görünür hâle geliyor. Nezaketle söylediğiniz bir söz karşılık bulmuyor. Bir işin yapılması gerektiğini söylüyorsunuz; sesinizi yükseltmediğiniz için olsa gerek, söylediğiniz şeyin çok da önemli olmadığı düşünülüyor. Aynı şeyi biraz sert söylediğinizde ise mesele birden ciddileşiyor.
O zaman insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Nezaket, sözün ağırlığını azaltır mı?
Yıllar içinde anladım ki naziklik sosyal bir beceridir; nazeninlik ise ahlaki bir niteliktir. Nazik olmayı öğrenebilirsiniz; nerede teşekkür edeceğinizi, nasıl özür dileyeceğinizi, karşınızdakine nasıl hitap edeceğinizi, ses tonunuzu nasıl ayarlayacağınızı öğrenebilirsiniz. Bunların hepsi kıymetlidir. İradeyle gösterilen nezaketi küçümsemek de doğru değildir.
Nezaketin şahsiyetin bir parçası haline gelmesi…
Fakat nazeninlik biraz daha başka bir şey. O, nezaketin insanın üzerine giydiği güzel bir elbise olmaktan çıkıp şahsiyetinin bir parçası hâline gelmesidir. Nazenin insan sadece nasıl konuşacağını bilmez; karşısındakinin ne söylemeye çalıştığını da anlamaya çalışır. Sadece incitmemeye dikkat etmez; kendisine gösterilen inceliği de suiistimal etmez. Muhatabının nezaketinden onun talebinin önemsiz olduğu sonucunu çıkarmaz.
Geçenlerde arkadaşlarla sohbet ederken konu bir şekilde İngilizlere geldi. Bir arkadaşımız, sekiz yıl boyunca çok sayıda İngilizle tanıştığını, onlarla iş yaptığını ve gözlemlerini anlattı. İngilizlerin hemen her ortamda son derece nazik davrandıklarını ama bu nezaketin her zaman insanın ahlaki niteliğini göstermediğini söyledi. Arkadaşımızın vardığı bazı hükümler bana fazla genelleyici geldi. Bir millet hakkında “şöyledir” diye hüküm vermek zaten doğru olmaz.
Bununla birlikte söylediği şey bende başka bir düşünce uyandırdı. İngiliz toplumunda nezaket güçlü bir sosyal kültür. “Please”, “sorry”, “thank you” gündelik hayatın ayrılmaz parçaları. İnsanlar birbirlerine karşı mümkün olduğunca ölçülü davranmaya çalışıyorlar. Bu elbette güzel bir şey ama bir toplumun insanlarına nazik olmayı öğretmesi, tek tek o insanların tamamını nazenin yapmaya yetmiyor.
Aslında mesele İngilizler de değil. Bizde de bunun başka biçimleri var. “Abi”, “üstadım”, “başımın üstünde yerin var”, “sen yeter ki söyle” sözlerini çokça duyup gerçekten ihtiyaç duyduğunuzda muhatabınızı yanınızda göremediğiniz olmamış mıdır? Demek ki güzel söz başka, güzel ahlak başka…
Hizmet Hareketi içinde bulunmuş insanların yabancısı olmadığı bir üslup vardır. Fethullah Gülen Hocaefendi, kendisine getirilen bir mesele hakkında çoğu zaman, “Şöyle yapın!”, “Bunu yapmayın!” şeklinde emir verircesine konuşmazdı. “Konuyu bir de şu açıdan değerlendirseniz…”, “Şu hususu da düşündünüz mü?”, “Acaba şöyle yapmak daha uygun olmaz mı?” gibi ifadeler kullanırdı.
O dili bilenler, cümlenin nezaketinden meselenin önemsiz olduğu sonucunu çıkarmazlardı. “Hocaefendi sadece bir ihtimal söyledi, istersek yaparız.” diye düşünmezlerdi. Çünkü sözün yumuşaklığı ile taşıdığı anlamın ağırlığının farklı şeyler olduğunu bilirlerdi. Bence nazenin olmanın bir tarafı da burada ortaya çıkıyor: Muhatabınızın sizi incitmemek için yumuşattığı sözü, o yumuşaklıktan istifade ederek değersizleştirmemek…
İnsanların hatalarını telafi edebilmeleri için bazen açıkça söylemek yerine ima edersiniz. Bir adım geri çekilip onun fark etmesini beklersiniz. Söylediğiniz sözün içine biraz nezaket, biraz da muhatabınızın onurunu koruma gayreti koyarsınız ama karşınızdaki yalnızca kelimeleri duyar. İşte o zaman insan üzülürsünüz çünkü sizin nezaket adına bıraktığınız boşluğu, o kendi lehine doldurma gayretindedir.
Elbette her insanın söylenmeyeni anlamasını beklemek de doğru değil. Kimse zihin okumak zorunda değil ama insan ilişkilerinin bütün inceliklerini açık talimatlara dönüştürmek zorunda kalıyorsak ortada başka bir eksiklik olduğunu da kabul etmek gerekiyor. Belki de nazenin insanı nazik insandan ayıran şeylerden biri budur. Yani nazenin insan sadece kendi nezaketini değil, muhatabının nezaketini de fark eder.
İnsanın gerçek inceliği, nezaketin kendisine hiçbir şey kaybettirmediği zamanlarda değil; kendi menfaatiyle başkasının hakkı karşı karşıya geldiğinde ortaya çıkar.
Buraya kadar anlattıklarımdan hareketle Nâbî’ye hak verdiğimi düşünüyorsanız yanılıyorsunuz sevgili dostlar. Ona küçük bir itirazım var:
Üstat! “Kenarın dilberi nazik de olsa nazenin olmaz.” diyorsun ama insanın değişebilme kabiliyetine biraz haksızlık etmiyor musun? İnsan nazik olmayı sonradan öğrenebilir. Başlangıçta kendisini zorlayarak yaptığı güzel davranışlar zamanla huy haline gelebilir. Önce iradesiyle sustuğu yerde bir müddet sonra öfkelenmemeyi öğrenebilir. Önce düşünerek gözettiği insanları zamanla düşünmeden gözetmeye başlayabilir.
Terbiye dediğimiz şey biraz da bu değil midir? Belki kenarın dilberi bugün sadece naziktir ama neden yarın nazenin olamasın? Belki de mesele nerede doğduğumuz, hangi çevrede yetiştiğimiz veya hangi okullarda okuduğumuz değil, öğrendiğimiz nezaketin ne kadarının zamanla ahlakımıza dönüştüğüdür. Çünkü naziklik öğrenilir; nazeninlik ise öğrenilen nezaketin insanın karakterine sinmiş hâlidir.
Bu yüzden müsaadenle Sevgili Nâbi; kenarın dilberi nazenin de olabilir. Yeter ki nezaketi dilinde bırakmayıp kalbine indirebilsin.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

































![Tr724 [Haber Merkezi]](https://serbestgorus.com/wp-content/uploads/2026/09/Demirtas-duyurdu-Selcuk-Mizrakli-8-Eylulde-tahliye-olacak-350x250.jpg)


![Tr724 [Haber Merkezi]](https://serbestgorus.com/wp-content/uploads/2026/09/Bolu-Belediyesinde-hayalet-arac-sorusturmasi-Tanju-Ozcana-bir-tutuklama-karari-350x250.jpg)
