Saksonya-Anhalt’ta sandığa şimdiye kadarki en yüksek katılım oldu ve AfD tarihinin en yüksek oyunu aldı. Demek ki mesele insanların siyasetten uzaklaşması değil; siyasetin dilinin el değiştirmesi.
M. NEDİM HAZAR | YORUM
Bu yazı serisini hazırlamaya başlarken birkaç gün içinde konunun bu kadar hızlı olgunlaşacağını doğrusu tahmin etmiyordum. Malum; 6 Eylül’de Saksonya-Anhalt sandığa gitti. AfD yüzde 43,8 aldı; bu, partinin bir eyalet seçiminde aldığı en yüksek oy ve duvarın yıkılışından bu yana o eyalette herhangi bir partinin ulaştığı en yüksek oran. Eyaleti yıllardır yöneten CDU oyunu neredeyse yarıya düşürerek yüzde 17,2’ye geriledi ve ikinci sıraya indi. Yani hem tarihi bir zafer hem de tarihi bir hezimet aynı gecede yaşandı.
Ama bu yazı boyunca üzerinde duracağım rakam bunların hiçbiri değil. Seçimlere katılım yüzde 77,8 oldu ve bu rakam Saksonya-Anhalt tarihinde kırılması zor bir rekor!
Bu rakamın bir de anlamı var şüphesiz; zira, Almanya’da AfD hakkında yıllardır tekrarlanan en yaygın teselliyi yerle bir ediyor. O teselli şuydu: İnsanlar aslında AfD’yi istemiyor, sadece küsmüş durumdalar; siyasetten uzaklaşmışlar, kızgınlıklarını sandıkta gösteriyorlar; katılım artarsa, sessiz çoğunluk sandığa giderse denge kurulur.
Kurulmadı…
Apati, ilgisizlik, kayıtsızlık demek. Yunanca apatheia’dan geliyor: a- (yokluk) + pathos (duygu, tutku). Yani “duygusuzluk”, “tepkisizlik” hali.
Siyaset biliminde ise özel bir anlamı var. Seçmen apatisi, vatandaşın siyasetten elini eteğini çekmesi. Sandığa gitmemek, hangi partinin kazandığını umursamamak, “hepsi aynı, değişen bir şey olmuyor” duygusuna yerleşmek. Bu kavram tarih boyunca düşük katılımlı seçimlerin klasik açıklamasına dönüştü.
Klişe bir ifadeyle Doğu Almanya’da yaşayan sessiz çoğunluk sandığa gitti ve AfD’ye oy verdi. Yani karşımızda apati değil, mobilizasyon var. Kayıtsızlık değil, tercih var. Bir protesto oyu, katılımın yükseldiği yerde erir, ideolojik bir tercih ise katılımla birlikte büyür. Saksonya-Anhalt’ta büyüdü.
Bu tespitin acı bir yan sonucu daha var. Ancak bu meseleyi biraz erteleyelim.
Hatırlayalım; Nisan ayında Macaristan’da Orban rejimi de rekor katılımla devrildi. Aynı ilaç, iki ülkede iki farklı sonuç verdi. Demek ki katılım tek başına demokrasinin panzehiri değil. Katılım yalnızca bir çarpan. Neyi çarptığı, o toplumda hangi dilin hâkim olduğuna bağlı.
O halde asıl soru şu: Bir siyasi hareket, bir toplumun dilini nasıl ele geçirir?
Hadi şimdi bu sorunun cevabını arayalım…
30 saniyelik dikey video
Önceki tüm Alman aşırı sağ hareketleri kitleye ulaşmak için pahalı ve yorucu araçlar kullanmak zorundaydı. Miting yapacaksın, salon tutacaksın, bildiri bastıracaksın, mahalle örgütü kuracaksın, gazete çıkaracaksın. Bunların hepsi para, zaman, insan ve en önemlisi kurumsal süreklilik istemesi. NPD ve benzerlerinin bir türlü kalıcı olamamasının sebeplerinden biri de buydu; her dalgada sıfırdan örgütlenmek zorundaydılar.
AfD bugün 30 saniyelik bir dikey videoyla milyonlara ulaşıyor ve bunu neredeyse sıfır maliyetle yapıyor. Ama mesele yalnızca maliyet değil. Asıl mesele, radikal sağın iletişim dili ile öneri algoritmalarının ödül yapısı arasındaki yapısal uyum.
Şöyle düşünün: Algoritma iyiyi, doğruyu ya da faydalıyı ödüllendirmez. Etkileşimi ödüllendirir. En yüksek etkileşimi ise öfke, korku, kimlik tehdidi ve “biz-onlar” kutuplaşması üretir. Nüanslı bir konut politikası açıklamasıyla “sizin paranızla onları besliyorlar” cümlesi aynı yarışa girdiğinde hangisinin kazanacağı bir ideoloji meselesi değil, matematik meselesidir.
Merkez siyasetin buradaki handikapı da yapısal ve galiba yeterince konuşulmuyor. Toplumsal öfke üreten bir şiddet olayından sonra merkez partiler aynı anda iki şey yapmak zorunda. Hem meseleyi ciddiye almak hem de dışlayıcı olmayan bir dil kurmak. Bu iki yükümlülük tek cümlede taşınmaya çalışıldığında ortaya çıkan dil kaçınılmaz olarak ölçülü, temkinli ve soğuk oluyor.
Aşırı sağın ise böyle bir yükümlülüğü yok. “Gerçekleri sadece biz söylüyoruz, sizi sadece biz anlıyoruz” diyebiliyor. Ve sertlik, bir süre sonra samimiyet gibi algılanmaya başlıyor. İnsanlar ölçülü konuşanı ihtiyatlı değil, ikiyüzlü sayıyor.
Bunun kuşak zincirlemesinin sonucu 2025 federal seçimlerinde görüldü. AfD, en genç seçmen grubunda beklentilerin çok üzerinde oy aldı. Ve Avrupa çapında tekrar eden bir örüntü Almanya’da da netleşti. Genç erkekler belirgin biçimde sağa, genç kadınlar belirgin biçimde sola kayıyor.
Bu ayrıntının üzerinde biraz durmak lazım, zira sanılandan çok daha büyük bir mesele. Aynı yaşta, aynı okulda, aynı şehirde, hatta aynı sınıfta oturan iki genç, birbirine hiç değmeyen iki ayrı bilgi evreninde büyüyor. Biri gün boyunca ülkenin işgal edildiğini, diğeri gün boyunca ülkenin faşistleştiğini izliyor. Ortak bir gerçeklik zemini yok; dolayısıyla ortak bir tartışma da mümkün değil. Tarihte eşi az görülür bir bölünme bu ve etkileri bugünkü seçimlerle sınırlı kalmayacak, önümüzdeki 20 yıla yayılacak.
Yeni radikal sağın klasik faşizmden en önemli farkı burada ortaya çıkıyor: Liberal değerleri reddetmiyor, onları kullanıyor.
Kadın hakları, laiklik, ifade özgürlüğü, LGBT bireylerin güvenliği. Bunların hepsi gerçek demokratik kazanımlar. Ama aşırı sağ bu değerleri özgürlük alanını genişletmek için değil, belirli bir grubu dışarıda bırakmak için kullanıyor.
“Biz göçmenlere karşı değiliz; Avrupa’nın özgür yaşam biçimini savunuyoruz ve buna uyum sağlayamayanları istemiyoruz.”
Bu cümle, o ameliyatın en kibar hali. Dikkat buyurun, cümlenin öznesi özgürlük, yüklemi dışlama.
Kaba versiyonu ise Almanya’da yıllardır tekrarlanan bir sınav. Kadına yönelik şiddet ancak fail göçmen olduğunda bir kadın hakları meselesi haline geliyor. Laiklik yalnızca başörtüsü söz konusu olduğunda hatırlanıyor. İfade özgürlüğü yalnızca aşırı sağın söylemi kısıtlandığında savunuluyor. Yani değerin kendisine değil, değerin kime karşı kullanılabildiğine bakılıyor.
Buradan çıkacak ölçüt basit ve yalnızca Almanya için değil, her siyasi hareket için geçerli. Bir değeri gerçekten savunup savunmadığınız, o değerin sizin sevmediğiniz insanlar lehine sonuç doğurduğu anda belli olur.
Düşman hiyerarşisi
Şimdi ilk bakışta izah edilemez görünen bir tabloya bakalım.
AfD’nin geldiği fikir ailesinin tarihsel çekirdeğinde Yahudi düşmanlığı vardı. Bugün aynı parti İsrail-Filistin meselesinde İsrail’in yanında konumlanıyor. Yine aynı Avrupa aşırı sağı, Rusya-Ukrayna savaşında Ukrayna’ya koşulsuz desteğe karşı çıkıyor, Moskova’ya anlayışla yaklaşıyor.
Bu bir tutarsızlık değil. Aksine, aşırı sağın nasıl çalıştığına dair elimizdeki en açıklayıcı veri.
Şöyle ki, aşırı sağın sabiti bir düşmanın kimliği değil, bir düşman kategorisine duyulan yapısal ihtiyaç. “Bize benzemeyen, içimize sızmış, kültürümüzü içeriden değiştiren, elitlerce korunan öteki.”
Bu bir torba. torbanın içine hangi grubun konulacağı ise dönemin tehdit algısına göre değişir. Yirminci yüzyılın başında o kutuda Yahudiler vardı. Bugün Almanya’da Müslümanlar var. torba aynı torba, içerik değişmiş durumda.
Dolayısıyla dış politika pozisyonları tutarlı bir stratejik akıldan çok bir düşman hiyerarşisinden türüyor: “En çok öfke örgütleyebileceğim düşman İslam ise, İsrail’i koşulsuz destekleyebilirim. Avrupa Birliği’ne ve küresel liberal düzene duyulan öfke örgütlenebilir düzeydeyse, Rusya’yla empati kurabilirim. İç politikada hedefim göçmenlerse, insan hakları dilini bir zayıflık olarak sunabilirim.”
Dış politika burada gerçek bir dış politika olmaktan çıkıp iç politikanın sahnesine dönüşüyor.
Bu aynı zamanda bir uyarı niteliğinde. İsrail’e verilen destek, partinin antisemitizmden arındığının değil, antisemitizmin siyasi getirisinin düştüğünün ispatı. Aynı parti içinde Nazi dönemine dair revizyonist cümleler kurulurken bu desteğin taşınabiliyor olması, o sertifikanın ne kadar ucuz olduğunu gösteriyor.
Ve buradan, Türkiye’deki seçmenin de kendi penceresinden bakabileceği evrensel bir kural çıkıyor:
Faşizm bir içerik değil, bir dilbilgisidir.
“Gerçek halk biziz, geri kalanlar ya hain ya yabancı ya da onların işbirlikçisi” cümlesini kuran her siyaset, kelimelerini istediği kadar değiştirsin, aynı dilbilgisini konuşuyordur. Torbanın içindekiler değişir, torba kalır.
Peki şimdi?
Saksonya-Anhalt’ta yüzde 43,8 alan bir parti var ve bu partiyle hiç kimse koalisyon kurmuyor. 20 Eylül’de Mecklenburg-Vorpommern ve Berlin sandığa gidiyor. Yani Almanya, savaş sonrası tarihinde ilk kez, seçimi kazanan partinin hükümet kuramaması halini geçici bir arıza olarak değil, kalıcı bir rejim özelliği olarak yaşamaya başlıyor.
Bunun bir adı var: Brandmauer, yani yangın duvarı. Bir de faturası var ve o faturayı 6 Eylül gecesi CDU ödedi.
Gelecek yazıda o duvarı konuşacağız. Duvarı ayakta tutmanın bedelini, merkez partilerin düştüğü taklit tuzağını, Almanya’nın Weimar’dan çıkardığı dersin neden eksik olduğunu ve şu sıralar yeniden ısınan kapatma davası tartışmasını.
Sonra da bu tabloyu dünya ölçeğine taşıyıp, Budapeşte’de nisan ayında olan şeyin bize ne söylediğine bakacağız.
Çünkü bu hikâyenin bir de tersi var…
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***



































