Bu ülkede hukuk, ancak sevmediğimiz insanlar için de istediğimizde hukuk olur. Sevdiğimiz için istediğimizde ona ‘taraftarlık’ denir ve hiçbir kıymeti yoktur. Masumiyet karinesi, sempati duyduğumuz kişileri korumak için icat edilmedi; tam tersine, nefret ettiğimiz kişilere karşı öfkemizi frenlemek için icat edildi.
M. NEDİM HAZAR | YORUM
Balıkçıların çok iyi bildiği, biyologların sonradan doğruladığı, biz Türklerin ise karakterimize sindirmiş olduğumuz bir şey var.
Bir kovaya tek bir yengeç koyarsanız üzerini kapatmak zorundasınız. Çünkü o yengeç, kabuğunun izin verdiği bütün beceriyle tırmanır, kenara tutunur ve kaçar. Ama aynı kovaya bir avuç yengeç atarsanız kapağa hiç gerek kalmaz. İçlerinden biri yukarı doğru hamle yaptığı anda diğerleri kıskaçlarını ona geçirir ve aşağı çeker. Kova artık kendi kendini bekleyen bir hapishanedir. Gardiyan mahkûmlardır.
Kültürümüzde bunun bir de cehennem versiyonu anlatılır. Rivayete göre Cehennemde gayya kuyularının başında birer zebani nöbet tutar. Görevleri bellidir, çıkmaya yeltenen günahkârı mızrağıyla geri iter. Bir cehennem ehli kuyuları dolaşırken bir tanesinin başında kimseyi göremez, şaşırır. “Burada neden zebani yok?” diye sorar. Cevap kısadır: “Orası Türklerin kuyusu. Gerek yok. Biri çıkmaya kalksa, diğerleri zaten onu içeri geri çekiyor.”
Bu iki hikâyeyi bu hafta yeniden hatırlamam tesadüf değil.
13 Ağustos sabahı Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, kamuoyunda “Süleymancılar”, kendi ifadeleriyle “Süleymanlılar” ya da “Süleyman Efendi’nin talebeleri” olarak bilinen cemaate yönelik geniş çaplı bir operasyon başlattı. Savcılık, bir kısmı yurt dışında olan 49 şüpheli hakkında gözaltı kararı verildiğini, şüphelilere ait 43 adres ile 33 şirkete ait 80 adreste arama ve el koyma yapılacağını açıkladı. 17 ilde düzenlenen operasyonlarda cemaatin lideri Alihan Kuriş dahil 30 kişi gözaltına alındı.
Suçlamalar rejimin klasiği artık: Suç örgütü kurma ve yönetme, örgüte üye olma, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama, kamu kurumları zararına dolandırıcılık, Vergi Usul Kanunu’na muhalefet. Tetikçi bakan Akın Gürlek, bunun bir dini görüşe ya da cemaate karşı değil, tamamen mali yapılanmaya yönelik bir operasyon olduğunu söylemiş, aman da aman…
Bu cümleyi daha önce nerede duyduğumuzu hatırlamak için hafıza egzersizine ihtiyacımız yok. Erdoğan iktidarının bu tür hamlelerinde birbirine dolanmış üç amaç bulunur.
Birincisi kontrol: Biat ettirilemeyen kişi, kurum, tarikat ve cemaatin tepesine, hukuk eliyle bir tür rejim adamı yerleştirmek.
İkincisi çökme: Kendi dönemlerinde ya da öncesinde büyümüş, mülk edinmiş, nakde ve gayrimenkule dönüşmüş bir ekonomik gücü el değiştirtmek.
Üçüncüsü gözdağı ve gündem yönetimi: Sıradakilere ne olabileceğini göstermek ve masadaki asıl dosyaların üzerini örtmek.
Bu dosyada üçü de var. Hem de ders kitabına konacak berraklıkta.
Kontrol ayağı için uzağa bakmaya gerek yok. Ailenin diğer kanadından Denizolgun, son iki yıldır Alihan Kuriş’e ilişkin çeşitli iddiaları gündeme getirip yargının harekete geçmesi için çağrı yapıyordu; cemaatin başına onun geçmesi hâlinde yapının bugüne kadarki muhalefet çizgisini bırakıp iktidara destek vermesi bekleniyor bittabi. Yani operasyonun sonunda ortaya çıkacak tablo, cemaatin dağıtılması değil, cemaatin devredilmesi hedefleniyor. Bu durum kayyımın cübbe giymiş hâli olacak. Anlayacağınız, Erdoğan tam olarak ikinci bir CHP-Butlan-Kayyum tiyatrosu sahneliyor.
Ekonomik ayak için de zorlanmaya gerek yok. 3 bine yakın yurdu ve kursu, geniş bir ticaret ağı ve yurtdışı örgütlenmesi olan bir yapıdan söz ediyoruz. İçişleri Bakanı (Utanmadan hafızım filan diyor), operasyon için akşam Adalet Bakanı ile değerlendirme yaptıklarını, sabah düğmeye bastıklarını anlatırken Köln’de 70 milyon dolarlık bir genel merkez inşa edildiğini söyledi.
Bir cemaatin mal varlığının bakanlık masasında kalem kalem sayılması, mali soruşturmanın değil, envanter çıkarmanın diliyle konuşmak anlamına geliyor. İhtimal ki saray, “Bunlar çok semirdi, 100 milyarlık bir kaynak bu zor dönemde hiç fena olmaz!” diyerek ganimet için ellerini oğuşturmuştur.
Buraya kadar hiçbir şey benim açımdan şaşırtıcı değil. Rejim kendi karakterine uygun davranıyor. Sıkıntı burada değil. Sıkıntı, bu operasyonun nasıl karşılandığında.
Yıllardır bu rejimin hukuksuzluğundan şikâyet eden, yeri geldiğinde kendi de aynı savcıların, aynı gece yarısı baskınlarının, aynı “malvarlığına tedbir” kararlarının hedefi olan kesimler, özellikle ulusalcı damar, (Ergenekoncular ve saray çakalı Ruşen zil takıp oynuyor, onları ayırıyorum) bu kez operasyonu sahiplenmiş görünüyor. Dün “masumiyet karinesi” diye haykıranlar bugün infazcı kesildi. “Lekelenmeme hakkı” diye bir taraflarını paralayanlar, ellerinde infaz tüfeği cephenin en önüne koşuverdiler. Dün “İddianame delil değildir!” diyenler, bugün savcılığın basına servis ettiği metinleri sanki mahkeme kararıymış gibi okuyor, yorumluyor, çoğaltıyor.
Kasalardan çıktığı söylenen dolar desteleri, yurt dışına kaçırıldığı iddia edilen rakamlar, henüz tek bir hâkim önünde tartışılmadan hüküm hâline geldi bile.
Burada bir yanlış anlaşılmanın önünü kesmek isterim. Benim gözümde Süleymancıların ekserisinin yaptığı hizmet dini açıdan masum ve hatta güzel olabilir ancak geçmişte yaşanan bazı olaylardan dolayı bu yapının da diğer tüm tarikat, cemaatler gibi titizlikle hukuka tabi olmasına, icap ettiğinde hesap sorulması gerektiğine inanıyorum.
Hatırlayalım, Adana Aladağ’da 2016’da çıkan yurt yangınında 12 çocuk can vermiş, bir cemaat yöneticisi bunun için “Allah’ın takdiri” diyebilmişti. Yapının adı çeşitli istismar skandallarıyla da anıldı. Onlarca yıldır kapalı, hesap vermeyen, denetlenmeyen bir yapı olarak büyümeleri, bugün onlara yargısız infaz yapılmasını meşrulaştırmaz… Üstelik bu yargısız infazın Perinçek gibi kerameti kendinden menkul bir pespayenin önderliğinde yapılması korkunç.
Yapılanlar düpedüz zulüm, başka bir şey değil ve kendine muhalif diyen ulusalcı tayfa bu zulmün en gönüllü leşkerleri olarak gece gündüz vurdukça vuruyorlar masum insanlara!
Şurasını net olarak belirtelim: Bir yapının günahlarını tartışmak, onları hukuk alanında kalarak hesap vermeye çağırmakla, o yapının siyasi iktidarın ihtiyacına göre bir sabah gözaltına alınmasını alkışlamak aynı şey değildir. Birincisi hukuktur, ikincisi iştahtır. Ve Türkiye’de bu ikisi neredeyse hiçbir zaman ayrıştırılamadı.
Çünkü bizde hukuk bir ilke değil, bir taraf tutma biçimi olarak öğrenildi; “Bana yapılırsa zulüm, ona yapılırsa adalet.”
Kendine avukat, başkasına savcı. Bu ülkede bir kesimin ezilmesi, ezilen kesimin düşmanı olan herkes için otomatik olarak bayram ilan edilir. Ve bayram bittiğinde sıra kutlayanlara gelir.
Ve Erdoğan bu zihniyeti çok iyi biliyor. 24 yıldır iktidarda kalmasının sırrı sadece devlet aygıtını ele geçirmesi değil; toplumun kendi kendini tutuklayan refleksini kusursuz okuması. O bir grubun üzerine yürürken, diğer grupların ne yapacağını baştan biliyor. Alkışlayacaklarını biliyor. “Şimdi(lik) sıra bizde değil!” diye rahatlayacaklarını biliyor. Hatta o alkışın, operasyonun meşruiyet ihtiyacını bedava karşılayacağını biliyor. Kimse ona zebani ücreti ödemek zorunda değil, çünkü kuyunun başında gönüllüler var.
Şunu da eklemeliyim..
Bugün kıskacın ucunda olanlar, dün başkaları çekilirken sepetin dibinde oturanlardandı. 2016 sonrasında dağıtılan yurtlar, el konulan okullar, kapatılan dernekler paylaşılırken sesini çıkarmayan, hatta payına düşene razı olan yapılar arasında onlar da vardı. Yengeç sepetinin en acı tarafı bu; içindeki hiç kimse masum değildir, çünkü herkes bir kez de kendisi çekmiştir.
Bu ülkede hukuk, ancak sevmediğimiz insanlar için de istediğimizde hukuk olur. Sevdiğimiz için istediğimizde ona taraftarlık denir ve hiçbir kıymeti yoktur. Masumiyet karinesi, sempati duyduğumuz kişileri korumak için icat edilmedi; tam tersine, nefret ettiğimiz kişilere karşı öfkemizi frenlemek için icat edildi. Bir toplum bunu içselleştirmediği sürece, kimin iktidarda olduğunun uzun vadede hiçbir önemi yoktur. Erdoğan giderse yerine gelen de aynı savcılarla, aynı MASAK raporlarıyla, aynı sabah baskınlarıyla çalışır. Sadece hedef listesindeki isimler değişir, alkışlayanların koltukları yer değiştirir.
Korkarım Türkiye’nin asıl meselesi bir kişi değil, bir kabul: Zulmün kimden geldiğine değil, kime yapıldığına bakma alışkanlığı. Bu alışkanlık ayakta kaldığı sürece kapağa da gerek yok, zebaniye de…
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































