İDRİS GÜRSOY | YORUM
13 Ağustos 2026’da 17 ilde eş zamanlı düzenlenen operasyonla Süleyman Hilmi Tunahan Hocaefendi’nin talebeleri yeniden gündemde. Son operasyon bu camiaya yönelik onlarca yıldır süregelen bir hikâyenin son halkası. Ama bu hikâyeyi sadece bugünkü operasyondan ibaret okumak, meselenin özünü kaçırmak olur. Çünkü ortada tekrarlayan bir devlet refleksi var ve bu refleks, Türkiye’nin hukuk devleti ve demokrasi standartlarıyla ne kadar barışık olduğunun da bir turnusol kâğıdı.
Süleyman Hilmi Tunahan Efendi’nin hayat hikâyesi, aslında Türkiye’de din-devlet ilişkisinin bir fotoğrafı gibi okunabilir.
Tek parti döneminde medreselerin kapatılmasının ardından zor şartlarda din eğitimi vermeye çalışması, amele pazarlarında işçilere ulaşma çabası, trenlerde ders okutması, bir toplumun temel bir ihtiyacını (dini eğitim) devletin yasakladığı koşullarda dahi karşılamaya çalışan bir insanın hikâyesidir. Devletin cevabı ise gözaltı, hücre, işkence ve mesleki haklardan mahrumiyet oldu.
1957’deki Bursa hadisesi ise bu baskının en dramatik örneklerinden biri. Bir gösteri bahane edilerek 69 yaşındaki hasta bir adam kelepçelenip hücreye atıldı, hakkında idam istendi. Ama mahkemede iddialar çöktü: göstericiler, “Talimat aldık!” dedikleri Süleyman Efendi’yi dahi tanıyamadı. Bu sahne, o dönemin yargısının, bütün baskılara rağmen hâlâ delile dayalı karar verebildiğini gösteren bir örnek aynı zamanda.
Bugün sorulması gereken soru şu: 2026 Türkiye’sinde aynı süreç işletildiğinde, mahkemeler benzer bir bağımsızlık gösterebilecek mi? Yoksa iddianameler, kamuoyu önceden hazırlanmış bir “suçluluk karinesi” üzerine mi inşa edilecek?
Kamuoyu hazırlığı ve yargısız infaz kültürü
Süleyman Efendi’nin talebelerine operasyonun geleceği, aylar önceden belliydi. Belirli medya organları camiaya yönelik hedef gösterici yayınlar yaptılar. Önce kamuoyunda grup “tehlikeli” ilan edildi, ardından hukuki süreç bu algının üzerine inşa edildi.
Oysa hukuk devletinde sıralama tam tersi olmalıdır: Önce somut, denetlenebilir deliller, sonra eğer somut suç delili varsa bağımsız bir yargılama, en sonda da kamuoyuna yansıyan sonuç…
Bir dini ya da sosyal grubun güvenlik tehdidi olarak kodlanması, o grubun üyelerini toplu halde şüpheli konumuna düşürür. Bu, hem Anayasa’nın güvence altına aldığı din ve vicdan özgürlüğüyle, hem de masumiyet karinesiyle doğrudan çelişir. 49 kişinin gözaltına alınması, bu kişilerin her birinin ayrı ayrı somut bir suç isnadıyla karşı karşıya olması gerektiği gerçeğini değiştirmez; toplu operasyonlar, bireysel sorumluluk ilkesini gölgede bırakma riski taşır.
Neden “baskıyla bitirme” stratejisi işlemiyor
Yakın tarih, dini ya da sosyal hareketlerin devlet baskısıyla ortadan kaldırılamadığını defalarca göstermiştir.
Süleyman Efendi’nin talebeleri, kurucularının 1959’daki vefatından sonra da faaliyetlerini sürdürdü; 12 Eylül darbesinin ve 28 Şubat sürecinin baskılarına rağmen bugün hâlâ varlar. Bu, sadece bu camiaya özgü bir direnç hikâyesi değil; dünya genelinde baskı gören dini ve siyasi hareketlerin ortak tecrübesidir. Baskı, bir hareketi güçlendirebilir, yeraltına itebilir ama nadiren yok eder.
Bu da meseleyi salt bir insan hakları tartışmasının ötesine taşır: Baskı politikaları, devletin kendi meşruiyetine de zarar verir. Bir grubu susturmak için hukuku araçsallaştıran bir sistem, uzun vadede tüm vatandaşlar için hukuk güvenliğini zayıflatır. Bugün bir dini cemaate uygulanan yöntem, yarın başka bir muhalif kesime, başka bir mesleki gruba ya da sivil topluma da uygulanabilir hale gelir.
Sonuç: Çıkış yolu hukuk devletinden geçiyor
Türkiye’nin dini ve sosyal gruplarla ilişkisinde kalıcı bir normalleşme, ancak şu ilkelerin işletilmesiyle mümkün:
Bireysel sorumluluk esası: Toplu gözaltılar yerine, somut ve kişiye özel suç isnatları.
Yargı bağımsızlığı: Kamuoyu baskısından ya da önceden kurgulanmış algıdan azade, delile dayalı yargılama.
Basın etiği: Soruşturma öncesi hedef gösterme yayınlarının denetlenmesi.
Din ve vicdan özgürlüğünün fiilen korunması: Bir grubun inanç ya da eğitim faaliyetinin, otomatik olarak güvenlik tehdidi sayılmaması.
Süleyman Efendi’nin kendi ifadesiyle söylemek gerekirse, “tekerlek” yine patladı. Ama tarih gösteriyor ki tekerlek her patladığında yama yapılıp yola devam edilmiş.
Sorulması gereken asıl soru, kaç tekerleğin daha patlaması gerektiği değil; Türkiye’nin ne zaman bu tekerleği hiç patlatmayan bir yola, hukukun üstünlüğüne dayanan, dini ve sosyal çoğulculuğu güvenlik meselesine indirgemeyen bir yola gireceğidir.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***




































