AV. NURULLAH ALBAYRAK | YORUM
Kamuoyunda “Süleymancılar” olarak bilinen camiaya yönelik geniş çaplı bir polis operasyonu yapıldı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturmada camianın lideri olduğu söylenen Alihan Kuriş’in de aralarında bulunduğu 49 kişi hakkında gözaltı kararı verildiği, 17 ilde operasyon düzenlendiği, çok sayıda kişinin gözaltına alındığı ve 33 şirkete kayyım atandığı haberlerde yer aldı. Soruşturmanın ise ‘suç örgütü’ kapsamında ‘kara para aklama’ ve ‘mali suç’ iddiaları üzerinden yürütüldüğü söylendi.
Haberlerde yer alan bilgilerin ne kadarının gerçeği yansıttığını, soruşturma kapsamında ileri sürülen iddiaların hukuken ne ölçüde somut delillere dayandığını bugün için bilmiyoruz. Ancak Türkiye tecrübesinden bildiğimiz başka bir şey var: Bu tür soruşturmalarda haber dili yargılamadan önce algı üretmekte; soruşturma ise suçun ortaya çıkarılmasından çok, hedef alınan yapının tasfiyesine hizmet eden bir araca dönüşmektedir.
Bu nedenle konuyu, dosyanın içeriğine göre değerlendirmeyeceğim. İddia edildiği gibi somut suç şüphesi varsa bunlar soruşturulabilir ve soruşturulmalıdır. Elbette hiçbir cemaat, tarikat, vakıf, dernek, şirket veya kişi hukukun üstünde değildir. Ama Türkiye’de mesele çoğu zaman tam da burada başlıyor.
Çünkü bizde soruşturma ile tasfiye, suçla mücadele ile bir yapıya mensubiyetin cezalandırması, yargısal faaliyet ile siyasal hedef alma birbirine çok kolay karışıyor. Bir yapı hakkında suç iddiası gündeme geldiğinde, çoğu zaman sorulması gereken temel soru sorulmuyor:
Kim, hangi somut suçu, hangi delille işledi?
Bunun yerine daha kolay ve daha tehlikeli sorular soruluyor:
Bu kişiler kime yakın?
Bu yapı kiminle ilişkili?
Bu aidiyet iktidar açısından makbul mü, değil mi?
Hukuk devleti ile yargıyı araçsallaştıran tasfiye düzeni arasındaki fark da aslında tam burada ortaya çıkıyor. Hukuk devleti somut fiile bakıyor. Kişi ancak kendi eylemi ve bu eyleme ilişkin deliller üzerinden değerlendiriliyor. Yargının araç olarak kullanıldığı düzende ise önce aidiyete bakılıyor. Aidiyet istenmeyen bir grup olarak etiketlendiyse, grup mensuplarının yaptığı her faaliyet kolaylıkla suç şüphesine dönüştürülebiliyor.
Oysa Türkiye’de cemaat ve tarikatlar sadece hukuk dosyalarının konusu değildir. Bunlar aynı zamanda sosyolojik bir gerçekliktir. Bu gerçekliği anlamadan yapılan her tartışma eksik kalır.
Türkiye’de cemaat ve tarikatlar vardır; çünkü toplumda yalnızlık vardır, güvensizlik vardır, yoksulluk vardır, kimlik arayışı vardır, eğitim ihtiyacı vardır, dayanışma ihtiyacı vardır, devlet ve iktidar karşısında korunma ihtiyacı vardır.
Bu durum tam olarak meselenin merkezidir.
Cemaatler İnsanlar cemaatlere devleti ele geçirmeliyiz diye gitmez. Cemaatler de insanlara “devleti ele geçirelim, suç örgütü kuralım” demez. İnsanlar çocuğuna kalacak yer bulmak için gider. Büyük şehirde yalnız kalmamak için gider. Güvenebileceği bir çevre aradığı, iş aradığı, burs aradığı, sohbet ortamı aradığı, manevi rehberlik aradığı, ahlaki değerlerine uygun bir çevre aradığı ve ailesinin yerini tutacak bir dayanışma ağı aradığı için gider.
Şerif Mardin’in Türkiye toplumuna dair en önemli katkılarından biri de buydu. Mardin, dinî hareketleri ve tarikatları dönemin ruhuna uygun şekilde “irtica” diye dışlamadı; onların toplumda hangi anlam dünyasına karşılık geldiğini anlamaya çalıştı. Türkiye’de dinî yapıların sadece inanç alanında değil; merkeze karşı konumlanış, kimlik arayışı, aidiyet ihtiyacı ve toplumsal dayanışma içinde de anlaşılması gerektiğini gösterdi.
Bu bakış bugün hâlâ çok önemli.
Çünkü cemaat gerçeğini sadece emniyet raporu, savcılık fezlekesi veya televizyon tartışması üzerinden okumaya kalkarsak, toplumun neden bu yapılara yöneldiğini göremeyiz. Görmeyince de çözüm üretemezsiniz. Sadece operasyon üretirsiniz.
Bugün Süleymancılar hakkında yürütülen soruşturma da bu açıdan sadece adli bir olay olarak değil, Türkiye’de iktidarın cemaatlerle kurduğu ilişki bakımından okunmalıdır. İktidar bu yapılara hukukla mı yaklaşıyor, yoksa kontrol edemediği her ağı güvenlik sorunu olarak mı görüyor ya da gösteriyor?
Bu soruyu sormak zorundayız.
Çünkü Türkiye’de iktidarın dinî yapılarla ilişkisi maalesef ilkesel değil, siyasal olmuştur. İktidara yakın olan yapılar “hayır hizmeti”, “eğitim faaliyeti”, “manevi hizmet”, “sivil toplum” olarak görülür. İktidarla mesafe açan, ona destek vermeyen veya kendi bağımsız alanını korumaya çalışan yapılar ise bir anda “paralel yapı”, “suç örgütü”, “finans ağı” veya “milli güvenlik tehdidi” olarak tanımlanabilir.
Bu, hukuk devleti için çok tehlikeli bir zemindir.
Çünkü aynı davranış, kimin yaptığına göre farklı anlam kazanır. İktidara yakın bir vakıf yurt açarsa hizmet olur. İktidara uzak bir cemaat yurt açarsa yapılanma olur. İktidara yakın bir yapı bağış toplarsa hayır olur. İktidara uzak bir yapı yardım toplarsa finans ağı olur. İktidara yakın bir grup kamuya insan yerleştirirse fedakarlık olur. İktidara mesafeli bir grubun mensubu kamuda çalışırsa “devlete sızma” denir.
Oysa hukuk böyle işlemez.
Hukuk kişiye, gruba, cemaat adına veya siyasi yakınlığa göre değişmez. Hukuk devleti şu soruları sorar:
Somut suç var mı?
Varsa kim işlemiş?
Delil ne?
Suçun maddi ve manevi unsurları oluşmuş mu?
Suç kişiselleştirilmiş mi?
Eğer bu soruların yerine “hangi cemaatten?” sorusu geçerse, artık hukuk değil, aidiyet cezalandırması başlar.
Hizmet Hareketi örneği bu açıdan Türkiye’nin en ağır tecrübelerinden biridir. Çok geniş bir toplumsal kesim, somut bireysel fiil yerine okul, banka, dernek, sendika, gazete, sosyal çevre, sohbet, geçmiş irtibat ve varsayılan aidiyetler üzerinden cezalandırıldı. İnsanların hayatı, tek tek ne yaptıkları üzerinden değil, hangi çevreyle ilişkilendirildikleri üzerinden değerlendirildi.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarında eleştirdiği esas sorun da bu genelleyici ve otomatik suçlama yaklaşımıydı. Mahkeme’nin vurguladığı temel konu, ceza sorumluluğunun bireyselleştirilmesi ve somut delillerle kurulması gerektiğiydi.
Bugün Süleymancılar operasyonuna bakarken de aynı hukuki hassasiyetle değerlendirme yapılmalıdır.
İktidar her ne kadar bu operasyonun sınırlı sayıda kişiyle ilgili olduğunu iddia etse de ortaya çıkan tablo, yapılan gözaltılar, ortaya atılan iddialar ve bir anda 33 şirkete kayyım atanması nedeniyle bütün bir camianın diken üstünde olmasına yol açtı. Çünkü Türkiye’de herkes biliyor ki soruşturmalar, mahkeme kararı olmasına gerek olmadan fiili bir infaza dönüşebiliyor.
Gözaltı kararı, haber manşeti, kayyım ataması, malvarlığı tedbiri ve kamuoyu algısı yargılamadan önce cezalandırıcı etki doğuruyor. İnsanlar yıllar sonra beraat etse bile itibarını, işini, çevresini ve ekonomik düzenini çoktan kaybetmiş oluyor. Yurtlarında kalan, sohbetlerine katılan, şirketlerinde çalışan herkes bu anlayış nedeniyle şimdiden zanlı konumuna düşürüldü.
Burada şu sorunun cevabının verilmesi gerekiyor:
İktidar, toplumdaki dinî ve sosyal aidiyetlere hukukla mı yaklaşacak, yoksa kontrol edemediği her yapıyı suç örgütüne, terör örgütüne veya milli güvenlik tehdidine mi dönüştürecek?
Eğer ikinci yol seçilirse, bunun sonu yoktur.
Bugün Gülen hareketi, yarın Süleymancılar, öbür gün Menzilciler, ertesi gün başka bir tarikat, sonra bir vakıf, ardından başka bir dernek, daha sonra başka bir sivil toplum ağı aynı yöntemin hedefi olur.
Elbette suç varsa soruşturulsun. Ama hayatın olağan akışı da suç gibi gösterilmesin.
Çünkü insanlar dayanışır. Bu toplumsal bir gerçekliktir.
İktidarların yeterince güven vermediği yerde insanlar birbirine güvenir. Yoksulluğun arttığı yerde insanlar kendi yardım ağlarını kurar. Eğitim ve barınma sorunu çözülemediğinde cemaat yurtları büyür. Kimlik baskısı hissedildiğinde dinî aidiyet güçlenir. Devletin soğuk ve dışlayıcı dili karşısında insanlar sıcak bir topluluk arar.
Bunu suç gibi göstermek hukuku yok saymaktır.
Gerçek hukuk güvenliği, insanların sadece suç işlediklerinde yargılanacaklarını bilmeleridir. Hangi çevreden oldukları, hangi sohbete katıldıkları, hangi yurtta kaldıkları, hangi derneğe bağış yaptıkları veya hangi cemaatten insanları tanıdıkları için değil.
Süleymancılar operasyonu bu nedenle sadece bir grubun meselesi değildir. Hizmet Hareketi tecrübesi de sadece bir hareketin meselesi değildi. Bunlar Türkiye’de iktidarın vatandaşla, dinî topluluklarla ve sivil toplumla kurduğu ilişkinin aynasıdır.
Bugün şunu sormalıyız:
Suçla mı mücadele ediliyor, yoksa kontrol edilemeyen toplumsal alanlar tasfiye mi ediliyor?
Eğer suçla mücadele ediliyorsa, somut delil, bireysel sorumluluk, masumiyet karinesi, ölçülü tedbir ve adil yargılama esastır. Ama kontrol siyaseti yürütülüyorsa, önce cemaatin adı konur, sonra mensuplar şüpheli olur, sonra şirketlere el konur, sonra medya mahkûm eder, sonra herkes mağdur edilir.
Türkiye’nin ihtiyacı ikinci yol değildir.
Türkiye’nin ihtiyacı, cemaat gerçeğini inkâr etmeyen ama elbette cemaatleri de hukukun üstüne çıkarmayan bir hukuk düzenidir.
Cemaatleri anlamadan hukuk kurulmaz. Hukuk kurulmadan da ne suçla gerçek anlamda mücadele edilir ne de toplum güvende olur. Bu yüzden meseleye alışılmış ezberlerle değil, daha temel bir yerden bakmak zorundayız:
Cemaat mensubu olmak suç değildir.
Suç varsa bireyseldir.
Devlet varsa da hukukla sınırlı olmalıdır.
Ve hukuk devleti, vatandaşa “hangi cemaattensin?” diye değil, “hangi somut suç fiilini işledin?” diye sorar, sormalıdır…
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***




































