AHMET KURUCAN | YORUM
‘Süleyman Efendi Talebelerine yapılan operasyonlar hakkında…’
Dün Süleyman Hilmi Tunahan Efendi’nin talebelerine yönelik geniş çaplı bir operasyon yapıldı. Onlarca insan hakkında gözaltı kararı verildi, insanlar sabahın erken saatlerinde evlerinden alındı, şirketlere el konuldu, kayyımlar atandı. Savcılığın isnatları ağır. “Suç örgütü”, “kara para”, “mali yapılanma” gibi kavramlar havada uçuşuyor.
Dosyanın içeriğini bilmiyorum. Hakkında soruşturma yürütülen insanların hiçbirini tanımıyorum. Ticari ilişkilerini, şirketlerin hesaplarını, para hareketlerini hakkında da malumatım yok. Dolayısıyla herhangi bir insan hakkında ‘suçsuz’ deme hakkını kendimde görmediğim gibi, savcılığın yazdığı bir metne bakarak ‘suçlu’ deme hakkını da kendimde görmüyorum.
Fakat bir şeyi biliyorum; ben bu filmi daha önce de gördüm. Hem de seyirci koltuğunda değildim. İçinde yaşadım ve hâlâ yaşıyorum.
La Fontaine’in meşhur kurt ile kuzu hikâyesini hepimiz biliriz. Kurt kuzuyu yemeye karar vermiştir. Mesele suçun bulunması değildir; verilecek karar önceden bellidir. Geriye o karara uygun bir gerekçe bulmak kalmıştır.
Kolektif suçlama hastalığı!
Türkiye’de son yıllarda yargının bazı toplumsal kesimlere karşı işleyişine baktığımda zaman zaman bu hikâyeyi hatırlıyorum. Önce siyasi irade bir kesimi hedefe koyuyor, ardından medya dili hazırlanıyor. Sonra birtakım mali veya adli dosyalar devreye sokuluyor. Bir süre sonra kişilerden söz edilmiyor; cemaatlerden, yapılardan, örgütlerden söz edilmeye başlanıyor. Ferdî sorumluluk ortadan kalkıyor, kolektif suçluluk üretiliyor.
Hizmet Hareketi mensupları bunun ne anlama geldiğini çok ağır bedeller ödeyerek öğrendi. Yasal bir bankaya para yatırmak suç delili oldu! MEB’e bağlı bir okula çocuk göndermek suç delili oldu! Yine yasal bir derneğe ya da gazeteye abone olmak, bir yurtta kalmak, bir yardım kuruluşuna bağış yapmak, aynı insanlarla ticaret yapmak suç delili hâline getirildi.
Bir insanın kendi başına bütünüyle meşru olan davranışları yan yana dizildi ve bunlardan “örgüt üyeliği” üretildi. İnsanların yıllarca çalışarak kurduğu şirketlere kayyımlar atandı. Mal varlıklarına el konuldu. Binlerce insanın emeği, ortaklığı, hissesi, yatırımı bir gecede “örgüt malı” muamelesi gördü.
Şirketlere çökülüyor!
Önemli bir soru: “Süleymancılar Holding” diye bir holding mi var?
Bir insan Süleyman Efendi’nin talebelerini seviyor olabilir. Onların yurtlarına yardım etmiş olabilir. Çocuğunu onların kursuna göndermiş olabilir. Onlarla aynı sohbet halkasında bulunmuş olabilir. Hatta kazancının bir bölümünü onların eğitim hizmetlerine vermiş olabilir. Bunların hangisi o insanın şirketini cemaat malı hâline getirir? Bir iş insanının dinî bir cemaate aidiyeti ile şirketinin hukuki kişiliği birbirinden ayrıdır. Bir şirketin hissedarları vardır, çalışanları vardır, alacaklıları vardır, borçluları vardır, müşterileri vardır. Bunların her birinin hukuku vardır.
Şayet bir şirket üzerinden suç işlendiğine dair somut delil varsa hukuk elbette gereğini yapar. Fakat önce “cemaat bağlantısı” kurulup ardından şirketlerin tamamına kayyım atanması, halk tabiriyle çökülmesi bir AKP klasiğidir ve son on küsur yıldır Türkiye’de sonuçlarını gördüğümüz son derece tehlikeli bir yoldur. Çünkü mülkiyet hakkı da insan hakkıdır. Ve devletin görevi insanların mallarına sahip olmak değil, onların mülkiyet hakkını korumaktır.
Adalet Bakanı bugün yapılan operasyonun dinî bir cemaate yönelik olmadığını, tamamen mali bir soruşturma olduğunu söyledi. Temenni ederim öyle olsun. Temenni ederim dosyanın tamamı somut delillere dayansın, masum insanların hakları titizlikle korunsun, cemaat mensubiyeti hiçbir şekilde suç delili olarak kullanılmasın ve yargılama gerçekten bağımsız mahkemelerde yapılsın.
Fakat Türkiye’nin yakın tarihi bize resmî açıklamalardan daha ihtiyatlı olmayı öğretti. Çünkü Hizmet Hareketi’ne yönelik operasyonların başlangıcında da milyonlarca insan bir gecede terörist ilan edilmemişti. Süreç adım adım ilerledi. Önce belli isimler, sonra şirketler, ardından okullar, dernekler, vakıflar, gazeteler, bankalar ve nihayetinde koskoca bir toplumsal kesim kriminalize edildi. İşte bundan dolayı bugün susamam.
Buradan özellikle Hizmet Hareketi mensubu arkadaşlarıma seslenmek istiyorum. On yıldır dünyaya kendi mağduriyetimizi anlatıyoruz. “Suç şahsidir.” dedik. “Cemaat mensubiyeti suç değildir.” dedik. “İnsanların malına mahkeme kararı olmadan el konulamaz.” dedik. “Kayyım adı altında özel mülkiyet gasp edilemez” dedik. “Bir insanın çocuğunu belli bir okula göndermesi, belli bir yurtta kalması, belli insanlarla sohbet etmesi suç delili sayılamaz” dedik.
Peki bütün bunları sadece kendimiz için mi söyledik? İşte imtihan burada başlıyor. Eğer hukuk sadece bana lazım olduğunda hukuksa, savunduğum şey hukuk değildir. Eğer zulüm sadece bana yapıldığında zulümse, itirazımın ahlâkî değeri yoktur. Eğer benim cemaatime yapılan toplu suçlamaya karşı çıkıyor, başka bir cemaate yapılınca sessiz kalıyorsam, on yıldır söylediğim sözleri yeniden gözden geçirmem gerekir. Bugün bizim için önemli bir ahlâk sınavıdır. Bize yapılanların başkasına yapılmasını seyretmek, yaşadığımız acılardan hiçbir şey öğrenmemiş olmak demektir.
Susmayacağız!
Süleyman Efendi’nin talebeleriyle aynı dinî anlayışa sahip olmak zorunda değiliz. Usûl farklılıklarımız olabilir. Din eğitimi anlayışımız farklı olabilir. Siyasete bakışımız, topluma açılma biçimimiz, dünya tasavvurumuz birbirinden ayrılabilir. Geçmişte birbirimizi eleştirmiş de olabiliriz. Bunların hiçbirisi bugün söylememiz gereken sözü değiştirmez. Çünkü hukuk yakınlık üzerine kurulmaz. Adalet, sevdiğimiz insanlara verdiğimiz bir imtiyaz değildir. Kur’an’ın “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adil olun; bu, takvaya daha yakındır” emri tam da böyle zamanlar içindir. Kendi arkadaşımız söz konusu olduğunda adaleti savunmak kolaydır. Bize mesafeli duran, bizi eleştiren, hatta geçmişte bizim acılarımız karşısında sessiz kalmış bir insanın hukukunu savunabiliyorsak adalet ahlâkımız işte o zaman ortaya çıkar.
Belki bazı arkadaşlarımız şöyle diyecek: “Biz zulüm görürken onlar neredeydi?”
Bu sorunun duygusal bir karşılığı olduğunu biliyorum. On yıldır yaşananların içinde bulunan bir insan olarak bunu herkesten iyi anlayabilecek kişilerden biriyim. Fakat cevabım açık: Onlar dün sustular mı susmadılar mı bilmiyorum ama velev ki susmuş bile olsalar onların susması bizim bugün susmamızı meşru hâle getirmez. Hatta onlar sustuysa bizim konuşmamız daha değerlidir. Çünkü biz başkalarının hatasını tekrar etmek için bu bedelleri ödemedik. On yılın sonunda hâlâ adaleti “bizimkiler ve ötekiler” üzerinden okuyacaksak, hapishanelerden, sürgünlerden, parçalanmış ailelerden, gasp edilmiş mallardan ve mezarına evlatları gelemeyen anne babalardan ne öğrendik?
Ben yaşadığım acıların beni daha adil bir insan yapmasını isterim; daha öfkeli bir insan yapmasını değil.
Devlet, ‘cemaatleri’ hizaya sokuyor!
Meselenin bir başka boyutu daha var. Devletin görevi dinî cemaatleri kendisine göre hizaya sokmak değildir. Demokratik bir hukuk devletinde insanlar cemaat kurabilir, dernek kurabilir, vakıf kurabilir, din eğitimi verebilir, birlikte ticaret yapabilir, birbirlerine maddi yardımda bulunabilirler. Devlet ancak somut bir suç ortaya çıktığında ve o suçun faili kimse onun karşısına çıkar. Bir dinî topluluğun siyasi iktidarla arasının iyi veya kötü olması, o topluluğun hukuki statüsünü belirleyemez. İktidara yakınken makbul, mesafe koyunca şüpheli hâle gelen bir cemaat düzeni hukuk devleti düzeni değildir. Bugün Türkiye’nin asıl meselesi de budur.
‘Yargı siyasetin köpeği’ deseler de ben yumuşak bir dille şöyle demeyi tercih edeyim: Yargı siyasetin etkisinden kurtulamıyor. Savcıların ve hâkimlerin kararlarının siyasi atmosferden bağımsızlığı konusunda toplumda çok ciddi bir güven problemi var. Böyle bir zeminde onlarca insanın aynı anda gözaltına alınması, çok sayıda şirkete kayyum atanması ve henüz yargılama başlamadan kamuoyunda bir “suç örgütü” algısı oluşturulması doğal olarak büyük soru işaretleri doğuruyor.
Bu yazıyı biraz da tarihe kayıt düşmek için yazıyorum. Yarın ne olacağını bilmiyorum. Bu operasyon burada mı kalır, genişler mi; başka insanlara, eğitim kurumlarına, yurtlara, derneklere uzanır mı bilmiyorum. Hakkında soruşturma açılan insanların hangileri hakkında hangi somut deliller ortaya çıkar, onu da bilmiyorum. Ama bugün nerede durduğum belli olsun istiyorum.
Suç işleyen varsa kimliğine bakılmaksızın bağımsız yargının karşısına çıkarılsın. Delil ortaya konulsun. Savunması dinlensin. Suçu sabit görülürse cezasını çeksin. Fakat hiçbir insan dinî aidiyetinden dolayı suçlu sayılmasın. Hiçbir cemaat toptan kriminalize edilmesin. Hiçbir iş insanının malına sırf bir dinî topluluğa yakınlığı sebebiyle el konulmasın. Hiçbir şirket, sahibinin veya yöneticisinin dinî aidiyeti üzerinden “cemaatin kasası” muamelesi görmesin. Ve hiçbir siyasi iktidar yargıyı sevmediği, kendisine mesafe koyan veya kontrol edemediği toplumsal kesimleri terbiye etmenin aracı olarak kullanmasın.
Yanlış anlaşılmasın. Ben bugün herhangi bir insanın suçsuzluğuna kefil olmuyorum. Bir cemaatin bütün uygulamalarını tasvip ettiğimi de söylemiyorum. Ben bugün hukukun hukukunu savunuyorum. Ve bunu yaparken kendi yaşadıklarımı unutamıyorum. Çünkü kapımıza dayanan polisleri gördük.
Sabaha karşı yapılan operasyonları gördük. Gazete manşetleriyle insanların suçlu ilan edildiğini gördük. Şirketlere kayyım atanmasını gördük. İnsanların ömür boyu biriktirdiği mal varlıklarının ellerinden alınmasını gördük. Bir aidiyetin suç deliline dönüştürülmesini gördük. Bir ülkenin milyonlarca insanı “iltisak”, “irtibat”, “mensubiyet” gibi sınırları belirsiz kavramlarla nasıl mahkûm ettiğini gördük.
Bütün bunları gördükten sonra bugün başımı başka tarafa çeviremem. On yıl sonra biri bu yazıyı önüme koyduğunda mahcup olmak istemiyorum. Yirmi yıl sonra çocuklarımız, “Siz bunları yaşamıştınız; aynı şey başkalarına yapılmaya başlanınca ne yaptınız?” diye sorduklarında verecek bir cevabım olsun istiyorum.
Cevabım şudur: Biz kendimize yapılana karşı çıktığımız gibi başkasına yapılana da karşı çıktık. Çünkü mağdurun adı değişebilir. Cemaatin adı değişebilir. İktidarlar değişebilir. Savcılar, hâkimler, bakanlar değişebilir. Ama adalet değişmez. Ve zulmün mağduru değişince hukukun ölçüsü değişmez.
Bugün, Süleyman Efendi’nin talebelerinin hukukunun yanındayım. Yarın aynı hukuksuzluk kime yapılırsa onun da yanında olacağım. Çünkü onca yaşanmışlıktan sonra bize yakışan budur…
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***



































