M. NEDİM HAZAR | YORUM
“Ağlayın su yükselsin / Belki kurtulur gemi! / Anne seccaden gelsin / Bize dua et emi?” diyor merhum şair.
Çok enteresan bir şey oldu. Haber sitelerinde dolaşırken bir habere denk geldim, enteresan geldi. Aşırı sıcaklar nedeniyle Tuna nehrinin suları çekilmeye başlamış. Enteresan olan bu değil, çekilme sonrasında ortaya çıkanlar. Nehrin Sırbistan bölgesinde İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma Nazilere ait batık gemiler çıkmış Tuna’dan. (BKNZ) Bir de görsel koymuş habere DW sitesi.
Fotoğraf: Djordje Kojadinovic/REUTERS
Almanya’da hatırat/hikaye formunda kaleme aldığım son kitabım ‘Beni Görürsen Ağla’, aslında ismini bir su çekilme hadisesinden alıyor.
Elbe Nehri’nde açlık taşları diye bir olgu var. Bu konuyla ilgili bir makale de var hatta: (BKNZ)
Sular çekilince ortaya çıkıyor bu açlık taşları ve tarih yazıyor üzerinde. En eski ve en dipteki taşta ne yazıyor biliyor musunuz?
Beni görürsen ağla!
Kitapta bu hikaye ile günümüz arazında bir analoji kurmayı denedim.
Her neyse…
Tuna’daki son olay dolayısıyla oturup bir yazı kaleme almaya başladım. Başlığı da (ki genelde öyle yaparım) en baştan yazdım; “Sular çekilince!”
İkinci paragrafı yazıyordum ki, ne olur ne olmaz diyerek dosyayı kayıt etmek istedim.
Ama o da ne?
Aynı isimli bir dosya varmış meğerse.
Tam 6 yıl önce yazmışım bu konuda.
Güncel ve siyasi değil belki ama aşağı yukarı aynı hisleri hala taşımaktayım.
Yazıyı okumak isterseniz şuraya bakabilirsiniz.
O yazının son cümlelerini buraya alayım, çünkü bu yazının kaldığı yerden devam edeceğim: “Sular çekilecek ve kuruttukları her şey ortaya çıkacak… Ve biz çekilen suların geride bıraktığı kirli sahillerde oturup, kirlettiğimiz maviliklere bakıp iç çekeceğiz. Yazık ettik, yazık ettiler…”
Altı yıl geçti. Sular neredeyse tamamen çekildi. Ve şimdi ikinci yazıyı yazmaya başladım farkında olmadan. Zihin böyle çalışıyor enteresan, hayatın envanterini tutuyor demek ki!
Nehirler unutmaz
Tuna’dan çıkan o gemilerin hikâyesi ürpertici. 1944 sonbaharında, Kızıl Ordu’nun ilerleyişi karşısında geri çekilen Nazi Karadeniz filosu, Sırbistan’ın Prahovo mevkiinde yüzlerce gemisini müttefiklerin eline geçmesin diye kendi elleriyle batırmış. Gemilerin çoğu hâlâ mühimmat yüklü; karinelerinde seksen yıldır patlamayı bekleyen bombalar var. Su yükseldiğinde kimse hatırlamıyor onları. Nehir üzerinde mavnalar geziyor, kıyısında çocuklar yüzüyor, turistler fotoğraf çekiyor.
Sonra bir kuraklık geliyor ve Tuna bu kirli emanetini iade ediyor. Çünkü özellikle deniz ve nehirler unutmaz, sadece saklar.
Su, tabiatın örtme biçimidir: Üstünü örter, sesini boğar, görüntüyü kırar. Ama dibe attığınız hiçbir şeyi yok etmez; tarihler, bombalar, cesetler, günahlar; hepsi orada, çamurun sabırlı bağrında bekler. Elbe’nin açlık taşları kıtlığın kaydını tutar, Tuna’nın demir mezarlığı zulmün kaydını. İkisi de suyun altında aynı işi yapıyor aslında: Bekleyiş. Ve ikisi de gün yüzüne çıktığında, aslında aynı cümleyi kuruyor: Beni görürsen ağla.
Şimdi gelelim bizim nehrimize.
Türkiye, yıllardır hem maddi hem ahlaki muazzzam bir kuraklık yaşıyor. Bunu artık iktidarın cılız “büyüme” fanfarları bile örtemiyor. Ekonomik kuraklığın rakamları ortada; daha geçen gün yazdım: Milyoner üretiminde dünya ikincisi olan ülke, orta sınıfını çökertme hızında dünya birincisi. Ama asıl kuraklık o değil.
Asıl kuraklık, kitapta da yazmaya çalıştığım türden: İyi ve hassaten vicdanlı insan kıtlığı. Merhamet kuraklığı. Yardımlaşma kıtlığı. Utanma iklimindeki çölleşme.
Ve işte bu kuraklıkta sular çekildikçe, bizim nehrimizin dibinden de bir şeyler çıkıyor ortaya. Tuna’nın Nazi gemileri gibi: Mühimmat yüklü, paslı, seksen yıllık değilse de çeyrek asırlık.
Yargının suyu çekildi mesela. Dibinden bebekten dedeye, hamile kadından nineye, muhalif olan herkese alay ı vala ile yapılan gece yarısı operasyonları çıktı, alacaklıyla bakanı aynı sofrada buluşturan tesadüfler çıktı, telefonlardan gazetelere servis edilen özel mesajlar çıktı, “kumpas” kelimesini bir zamanlar mağdurlarına karşı silah olarak kullananların şimdi aynı kelimeye sarılışı çıktı. Nehir yatağında patlamamış dosyalar duruyor; kimse üzerine basmaya cesaret edemiyor.
Ekonominin suyu çekildi. Dibinden ihale tutanakları, KKM cetvelleri, garantili köprü sözleşmeleri, beşli çete faturaları çıktı. Her biri birer açlık taşı; üzerlerinde tarih ve imza var.
Toplumun suyu çekildi ve ne yazık ki en acısı bu. Dibinden komşusunu ihbar edenler çıktı. Selam vermeyi kesenler, cenazeye gitmeyenler, “temkinli” akrabalar çıktı. Deprem gecesi “Devlet yoktu, halk vardı!” diye yazıp üç yıl sonra o cümleyi silerek devletten özür dileyen aydınlar çıktı. Bir vakitler “Gel, ne olursan ol yine gel!” diyen bir medeniyetin bakiyesinden, “Afedersiniz…” diye başlayan hakaretler çıktı.
Ve hepsinin altından, en dipteki taş çıktı.
Kitaba da aldığım o gerçek hikâyeyi pek bildiğinizi sanmıyorum: Bir hapishane/tımarhane hücresi. Işık almayan, insan değil vahşi hayvanın bile yaşayamayacağı bir delik. Sırf sıradışı olduğu için oraya atılmış bir insan. Gözü karanlığa günler sonra alışıyor ve yerde, silik, küçük bir yazı fark ediyor: “Eğer bu yazıyı okuyabilecek kadar bu hücrede kaldıysan ya sen bir canavarsın ya da yöneticilerin zalim!”
Elbe’nin dibindeki taşı 1616’da bir Alman köylüsü yazdı. Bizim taşımızı, adını hiç bilmeyeceğimiz bir mahpus, bir hücrenin zeminine kazıdı. İkisi de aynı vazifeyi görüyor: Suyun — yani unutuşun, örtbasın, propagandanın — bir gün mutlaka çekileceğini bilen insanın, gelecekteki bir çift göze bıraktığı emanet.
Açlık taşı dikmek, aslında bir umut eylemi. Düşünün bir kere, o köylü, taşı yazarken iki şeye inanıyordu: Suların bir gün yine çekileceğine ve o gün birinin eğilip bu yazıyı okuyacağına. Kayıt tutmak, geleceğe inanmak demek. Bugün sürgünde, hapiste, susturulmuş mecralarda yazan herkes de aynı işi yapıyor aslında: Taş yazıcılığı. Bu yazı da aslında aynı fonksiyonu eda ediyor, bir taş bırakıyoruz nehir yatağına kelimelerle. Okunsun diye değil belki; günü geldiğinde bulunsun diye.
Kuraklığın takvimi yok
Peki sonra?
Elbe’nin taşlarında dikkatimi hep bir şey çekmişti: Tarihler düzensizdi. 1417 ile 1616 arasında iki yüz yıl var; 1892 ile 1893 arasında bir yıl. Kuraklığın takvimi yokmuş meğerse! Ne zaman geleceğini bilemiyorsunuz ama daha önemlisi, ne zaman biteceğini de bilemiyorsunuz.
Bizimki de öyle. Sular hâlâ çekiliyor.
Dip artık görünüyor; taşlar okunuyor, gemiler sayılıyor, envanter tutuluyor. Ama bu kuraklığın ne zaman biteceğini kimse bilmiyor. Yağmur duasına çıkanlar var, oysa bu iklimde yağmur, duadan çok yüzleşmeyle yağacak belki de… Taşları okumadan, gemilerdeki mühimmatı imha etmeden, hücre zeminindeki yazıyı yüksek sesle söylemeden gelen her yağmur, sadece üstünü örtecek yeniden ve bir sonraki kuraklıkta her şey, biraz daha paslanmış olarak, yine çıkacak ortaya.
Onun için ağlamak yetmiyor belki de.
Evet taş öyle diyor, doğru: Beni görürsen ağla.
Sular çekilmeye devam ediyor hâlâ.
Ve biz çaresizce taş üzerine yazı yazmaya devam ediyoruz bir şekilde…
Bir gün sulu sepken rahmet yağacağı ümidiyle…
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***



































