Cezaevinde 30 yıl kaldıktan sonra kısa süre önce tahliye olan Kemal Demirbaş ile konuştuk:
- Annem kapının önünde oturuyordu, yünle uğraşıyordu. Gidişimi görmüş, çağırdı. Nereye gidiyorsun? Dedim ‘Anne, Malatya’ya gidiyorum, yarın gelirim…’ Arkamdan baktı baktı. Bir şey söylemedi ama hissetti. Bir daha annemi görmedim. Ben cezaevindeyken yaşamını yitirdi
- Cezaevi süreci benim açımdan bir oluşma süreciydi. Kendini tanıma, kendini bilme, buradan hareketle özgürlüğü anlama, insanı tanıma, sorunlara çözüm gücü olabilme, bütün bunlar bir bilinçte derinleşme, anlamda derinleşme, özgürlük anlamında derinleşme süreciydi
- İnsan insan, aile aile gitmek, konuşmak, anlatmak, bir kere olmadı, iki kere, üç kere, dört kere, dört kere olmadı, beş kere… Toplumu ikna edeceğiz. Biz demokratik bir cumhuriyet yaratacağız diyoruz
Hüseyin Kalkan
Kemal Demirbaş, bizim komşu köyden. Köylerimizin arası yürüme mesafesi. Onu ziyarete Tutuklu ve Hükümlü Aileleri ile Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (TUHAY-DER) Malatya Temsilcisi Perihan Yücekaya ile gidiyoruz. Kemal’le 32 yıl önce mücadeleye katılmak için çıktığı evde konuşuyoruz. Bu zamanın 30 yılı cezaevinde geçmiş. Evden çıktığı noktada başlıyoruz konuşmaya, sakin ve kelimeleri seçerek konuşuyor: “Biraz aklımız erdiğinde, yaşımız 16-17 olduğunda harekete ilgi duymaya başladık. 1990-91 yılları. Bizim siyah-beyaz küçük bir televizyonumuz vardı. Çatışmalarda yaşamını yitiren arkadaşların cenazelerini verirlerdi televizyonda. Ben daha o yaşlarda küçükken bile burada bir sorun olduğunu hissediyordum. Arkadaşların cenazelerini dizmişler. Üzerine silahlar atmışlar. Baştan bir sıra asker. Ben burada bir sorun olduğunu hissediyordum. Çocuk aklımla. Oradan başladı biraz. 90’lı yıllardı, biz de bazı kaynaklar okuduk. Kitaplar okuduk. Yalçın Küçük’ün Başkan’la yaptığı Kürt Bahçesinden Söyleşi, Önderliğin Kürdistan Tarihi kitabı ve Serxwebûn’u okuduk.”
Sakine Yaylagül’ün etkisi
Kemal için dönüm noktası Kürecikli gıyaben tanıdığı bir kadın gerillanın çatışmada yaşamını yitirmesi olur: “93 kışında bizim yakın köylü, Bayramuşaklı bir kadın arkadaş, Sakine Yaylagül (Hazal) Kars, Digor’da 2 arkadaşla birlikte şehit düştü. Ben arkadaşı ne görmüşüm ne de tanırdım. Bir erkek kardeşi bizim köyde öğretmenlik yapardı. Biraz o anlatırdı. Bu olaydan çok etkinlendim. Beni kararlaştıran Sakine arkadaştır. Hatta ilk şiirimi de o günkü akıl düzeyimde Sakine arkadaş için yazmıştım. Ateş ve kılıç temalı bir şiir yazmıştım. Böyle gelişti. Yani Kürt, Kürdistan, Önder Apo, Gerilla, Türk Devleti’nin Kürtlere, Kürt halkına dönük politikaları, uygulamaları. Bunları biraz anladık. Fakat bütün bunları duygu olarak anladık. Akıl olarak da anladım tabi. Bir ideolojikleşme değil benimki. Duyguların akışıydı. Duyguların derinden etkilenmesiydi. O duygular çok yüksek düzeydeydi bende. Bazen duygular akıldan daha çok ön plana çıkar. İnsanı pratiğe sokar, duygu gücü bende çok büyüktü. Ben de duyguların anlamıyla gittim. Mücadeleye katıldım.”
32 yıl sonra o evde
Kemal, sadece annesini değil babasını ve bir ablasını cezaevindeyken yitirir. Bu köyde yaşamlarını yitirirler ve mezarları bu köyde. Çıkıp buraya gelmesi ve yerleşmeye karar vermesi belki bundadır. “1994’ün 13 Kasımı’nda bu evden çıktım. Hiç unutmuyorum. Akşama doğruydu, Annem de kapının önünde oturmuş. Yünle uğraşıyordu. Ben çıktım gidiyorum artık. Gideceğimi anneme söylemedim. Bir yengeme söylemiştim. Bir de küçük kız kardeşim Raziye’ye söylemiştim. Dedim ‘Ben gidiyorum. Siz 1-2 gün sonra anneme söylersiniz.’ Benim gidişimi görmüş, çağırdı. ‘Nereye gidiyorsun?’ dedi. Ben de dedim, ‘Anne, Malatya’ya gidiyorum, yarın gelirim.’ Arkamdan baktı baktı. Bir şey söylemedi ama hissetti. Bir daha annemi görmedim. Ben cezaevindeyken yaşamını yitirdi. Öyle gittim. Malatya’ya gittik. Malatya’dan Adana’ya geçtik” diyor.
Yollar ve baskınlar
Kemal bir grup arkadaşı ile yola düşer. Uzun bir yolculuğun sonunda murat ettiği menzile varır. O uzun yolculuğu dünmüş gibi aynı heyecanla anlatıyor: “Adana’da yaklaşık 2 hafta bekledik. Çünkü Adana’da 27 Kasım günü bir baskın yedik. Az daha yakalanıyorduk. Toplam Kürecik’ten 5-6 arkadaş çıktık. 3 arkadaş, ben, İsmail Köroğlu’ydu, Kadir Kolat’tı. Geçtik Adana’ya. Dağlıoğlu Mahallesi’nde kalıyorduk. Dağlıoğlu bir Kürt mahallesidir. O yıllarda polis kolay kolay giremiyordu. Ama 27 Kasım’da çok ciddi bir baskın yaptılar. Biz de 3 arkadaş bir evdeydik. Fakir bir Kürt ailesi. Hatta Güneyli bir aileydi. Halepçe Katliamı’ndan sonra 88’de buraya gelmişler. Adana’da kalıyorlardı. Evin babası portakal bahçelerinde çalışıyor. 5-6 çocukları vardı. Bizi oraya götürmüşlerdi. O 27 Kasım gecesi polis kapıyı çalınca kadın dedi ki, ‘Arka kapı var. Oradan çıkın sokağa.’ Zaten akşam üzeriydi. Sokak doluydu. Çok kalabalıktı. Biz oradan çıktık. Polis içeri girdi. Biz kalabalığa katıldık. Orada bir ana, geldi bir arkadaşımızın koluna girdi. ‘Oğlum korkma, bizim eve gel.’ Bir arkadaşı aldı götürdü eve koydu. Biz iki kişi o sokakta kaldık. Sonra bir eve gittik. Bir kapıyı vurduk açtılar. Neresi olduğunu bilmiyoruz. Tanıdık bir ev değildi. Yaşlı bir dede kapıyı açtı bize. Yani Kürt o da. Böyle sakallı, sempatik bir dede. Dedi ‘Buyurun oğlum’, bizi içeri buyur etti. Biz buyurduk içeri girdik. Kapıyı kapattı. Dedi size bir çay yapayım. Tam biz oturduk. Bir 10 dakika geçti. Yine kapı çalındı. Yine polis. Mahalledeki bütün evleri arıyorlar. Adam, ‘Oğlum bu üst kata çıkın. Artık gece karanlıkta sizi görmezler. Üst kata çıkın. Orada bekleyin.’ Üst kata çıktık. Tam o arada adam da kapıyı açtı. Orda atladık aşağı. Kömürün üzerine düştüm. Diğer arkadaş da peşimden atladı. Orada bir küçük bir kömürlük vardı. Oraya girdik. Böyle bekledik. Bekledik. Bir-ikiye kadar falan bekledik. Sonra bir ıslık sesi geldi. Bir kafamızı çıkardık. Baktık sağ tarafta. Biri bekliyor bizi. O bizim ev sahibiymiş. Gittik eve. Kadın gülüyor bu sefer. ‘Heval bir aynada kendinize bakın’ dedi. Biz aynada kendimize baktık. Yüzümüz simsiyah olmuş. İşte böyle bir tehlike atlattık orada. Ondan sonra Batman’a geçtik. Batman’da da artık arkadaşlar, kurye arkadaşlar geldiler. Kırsala çıktık.”
Kürdistan’dan Karadeniz’e
Kemal’in dağlardaki günleri uzun sürmüyor. Bir karşılaşmada grup dağılınca kendisi yakalanıyor. Kemal, yakalanma sürecini şöyle anlatıyor: “Kırsal süreci 96’nın 13 Ağustosu’na kadar sürdü. Yani iki yıl olmadı benim gerilla sürecim. Ama bu süre içerisinde Kuzey Kürdistan’dan Karadeniz’e kadar her tarafı gezdik. Batman’dan Amed’e, Amed’den Erzurum eyaletine gittik. Ben Dêrsim’e, Dêrsim’den Koçgirî’ye. İşte bizimki de orada sonlandı artık. Bir çatışma sonrası birbirimizi kaybettik. 1996 yılıydı. Birbirimizi kaybedince. Sivas’ın Koyulhisar ilçesinin kırsalında yakalandım. O süreç biraz zorlu bir süreç oldu. Koptuktan sonra Dêrsim’e dönmeyi çalıştım. Orda arkadaşlarla ilişki kurarım diye düşündüm. Bir köye gittim. On gündür bir şey yememişim. Yürüyemiyorum. Gittim falan köyün çobanıyım dedim. Bana biraz erzak verin. Adam dedi 15-10 dakika bekle. Ben anladım ama mecbur da kaldım. Erzak da almak zorundayım. Çünkü baya bir halsizleşmiştim. Adamı bulduğum yerden geri çekildim, ormanın içine gittim. 15-10 dakika bekledim. Geçtiği zaman baktım böyle asker geldi. Etrafımı sardılar. Yakalanmamız da böyle oldu. Daha sonra biz bunu zindanda da işledik. Kendimizi gözden geçirdik. Bunun muhasebesini yaptık. Belli sonuçlar çıkardık.”
Cezaevi süreci
Otuz yılı birkaç cümleye sığdırmak mümkün değil. Birkaç öyküye, birkaç romana… Ama Kemal’in kurduğu cümleler kendisi için 30 yıllık sürecin ne anlama geldiğini anlatmaya yetiyor: “Cezaevindeki süreç tek anlamlı bir süreç değil. Mesela bir boyutuyla bakıyorum. Ya diyorum su gibi geçti gitti. Ama bir boyutu da var ki. Çok zor. Zor tabi. Zamanın zindandaki anlamı. İşte kendini geliştirme. Yaşamı anlama. İnsanı anlama. Yaptığımız devrimciliği anlama. Her şeyden önce kendini tanıma. Kendini bilme süreci yaşadım. Bütün bunlar da işte 30 yılda olduysa oldu. Cezaevi süreci benim açımdan bir oluşma süreciydi. Kendini tanıma, kendini bilme, buradan hareketle özgürlüğü anlama, insanı tanıma, direnme gücünü yaratma, sorunlara çözüm gücü olabilme, bütün bunlar bir bilinçte derinleşme, anlamda derinleşme, özgürlük anlamında derinleşme süreciydi. Benim devrimcileşmem cezaevi sürecinde gerçekleşti. O da nasıl gerçekleşti? İşte okumayla, yazmayla yani beyni çalıştırarak, zihniyeti çalıştırarak, doğru çalıştırarak ve ruh ve zihin birliğini birlikte yakalayabilme, biraz oluşma süreci, büyüme süreci, maneviyatın derinleşme süreci yaşanıldı. Hapishane benim için bunu ifade eder yani.
‘Önderliğin perspektifi’
Kemal, sürece yaklaşımını bütün samimiyeti ile anlatıyor. Lafı çok dolandırmıyor: “Benim için esas olan Önderliğin perspektifidir. Mesela partinin feshi, silahların bırakılma görüntüleri bunlar duygusal olarak bizi çok etkiledi. Zindandaki arkadaşları çok etkiledi. Zor kabullendik. Bunun da sebepleri var yani. Kırk yıldır silahlı bir mücadele var. Alışmışız bu yönteme. Şöyle bir inanç gelişmiş. Ortadoğu koşullarında var olmak istiyorsan silahın olması gerekir. Askeri güç olman gerekir. Tabi bu genel bir inançtır. Genel bir kanat. Fakat Önderlik bu sürecin neden gerekli olduğunu, eskide ısrar etmemiz halinde kazanımlarımızı nasıl kaybedeceğimizi açık açık ifade etti. Ben de Önderliğin son manifestosunu okudum. Bir kere, iki kere, belki beş-altı kez de okudum. Ne demek istediğini anlamaya çalıştım. Dolayısıyla benim de kabullendiğim, bir katkım olursa onu da yapabileceğim bir süreçtir. Ben de kendimi bu sürece katacağım. Çünkü artık demokratik siyaset bizim stratejimizdir dedik. Bunu böyle okudum. Demokratik hukuk bunun taktik boyutudur. Politika bunun örgütlenme boyutudur. Artık bu perspektifi edindikten sonra elimizden ne geliyorsa halkımız için, Türkiye için, Türkiye halkları için hatta Ortadoğu için bunu yapmak durumundayız. Ben böyle yaklaşıyorum, böyle geliyorum.”
‘Derinden kavramalıyız’
Kemal, yaklaşımını bölgesel gelişmeler üzerine oturtuyor ve şunları ekliyor: “Şunu demek istiyorum; Ortadoğu’da hegemon güçlerin yapmak istediklerini göz önünde bulundurunca, bunların Kürtlere dönük politikalarını biraz anlayınca insan diyor ki en doğru perspektif Önderliğin perspektifidir. Yani tamam biz kırk yıldır bir silahlı mücadele yürüttük. Bu rolünü oynadı. Nereden nereye geldik? Bunun tam gerçekleşmemesinin bilimsel analizi yapılmalı, sosyolojik analizi yapılmalı. Ki biz bugün Önderliği daha rahat anlayalım. Yoksa şöyle yaklaşırsanız ‘Biz bağımsız Kürdistan’dan Demokratik Türkiye Cumhuriyeti’ne geldik’. Böyle kaba bir yaklaşım. Elbette durumu derinden kavramayı, siyaset olarak, sosyolojik olarak, askeri olarak, kültürel olarak, tarihsel olarak derinden kavramalıyız, yoksa başaramayız.”
Bir olmasa iki kere, üç kere gideceksin
Kemal Demirbaş, tahliye olalı iki hafta bile olmamış, şimdiden siyasi çalışmaya kafa yormaya başlamış. Halka gitmeyi, siyaset yapmayı geçici bir heves olarak görmüyor. Önüne koyduğu işler hiç de kolay değil. Bir kısmı şöyle özetliyor: “Şimdi biliyorum yani duyuyorum. Ya diyor işte tabi siz bağımsız Kürdistan istiyordunuz. Ulus-devlet istiyordunuz. Şimdi özerklikten bile vazgeçmişsiniz. Bazı insanlar böyle yorumluyor. Öyle söylüyorlar. Devlet de bunu besliyor. Çünkü sana karşı sonuçta bir siyasi mücadele içerisinde devlet. Kürt halkının içerisinde böyle fikir ayrılıkları, böyle parçalanmalar var. Sonuçta devlet sana dememiş ki ben sana karşı mücadele etmeyeceğim. Tamam demiş, öldürmekten vazgeçtim, gelin siyaset yapın. Dememiş ki ben senin siyasetine karşı siyaset yapmayacağım. Yani yurtseveri olur, kadrosu olur, merkezi olur, legal siyaseti olur, hepimiz şu anda legal siyaset içerisinde sayılıyoruz zaten. Çok derinlikle düşünmek zorundayız. Çok ince düşünmek zorundayız. Yani pratik politika son derece gelişkin olmalı, zengin olmalı. İnsan insan, aile aile gitmek, konuşmak, anlatmak, bir kere olmadı, iki kere, üç kere olmadı, dört kere, dört kere olmadı, beş kere… Sonuçta biz dedik bir siyaset yapacağız. Kendimizi siyasetle örgütleyeceğiz. Toplumu kazanacağız. Toplumu ikna edeceğiz. Biz demokratik bir cumhuriyet yaratacağız diyoruz. Bunun için de çalışmak gerekir, beyni çalıştırmak gerekir, yüreği çalıştırmak gerekir. Çok yerelci olmamak gerekir. Evrenselleşmek gerekir. Siyaset biraz böyle yapılmalı. Sosyolojiyi iyi bilmek gerekir. Siyasetin doğru yapılması için, doğru politika yapılması için… Biraz genel çerçeve böyle bence.”
Kaynak: Yeni Yaşam Gazetesi
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































