AHMET KURUCAN | YORUM
Geçtiğimiz günlerde aldığım bir mesaj beni uzun uzun düşündürdü. Gurbette yaşayan, ellili yaşlarına yaklaşmış, iki erkek evladı bulunan boşanmış bir hanımefendi yazmıştı. Eski eşi yeniden evlenmiş, yeni bir hayat kurmuş. Kendisi ise çocuklarını büyütebilmek için farklı işlerde çalışıyor, hayat mücadelesini tek başına sürdürüyor.
Anlattıkları içinde beni en fazla düşündüren şu cümlesi oldu: “Hapislerde kaldım, Meriç’i geçtim, dilini, kültürünü bilmediğim bir ülkede kamplarda ömür tükettim, dil kurslarına gittim, iş buldum, çalışmaya başladım. Hepsinde de çok büyük acılar ve ıstıraplar yaşadım. Ama boşandıktan sonra kendi arkadaş çevrem tarafından yalnız bırakılmam kadar canımı acıtan başka bir şey olmadı.”
Bu sadece bir hanımefendinin hikâyesi midir? Hiç zannetmiyorum. Özellikle son on yılda yaşadığımız hadiselerden sonra dünyanın dört bir tarafında bunun onlarca, belki yüzlerce örneğinin bulunduğunu tahmin ediyorum. Hapishaneler, hicretler, ilticalar, aile parçalanmaları, boşanmalar.
Devlet eliyle yapılan zulmün mağduru ve mazlumu olan insanlarımız Amerika’ya, Kanada’ya, Avrupa’ya, Avustralya’ya, Afrika’nın değişik ülkelerine hicret etmek zorunda kaldılar. Kiminin yanında çocukları var, kiminin yok. Kimi boşanmış bir kadın olarak tek başına hayat mücadelesi veriyor, kimi boşanmış bir erkek olarak.
İmdi, öncelikle çok temel bir hakikati hatırlatmak gerekiyor: Boşanmak meşru mazeretler varsa günah değildir. İslam elbette aileyi korumayı esas alır. Evliliğin devamı için fedakârlığı, sabrı, tahammülü tavsiye eder. Fakat hayatın gerçeklerini de görmezden gelmez. Evliliğin sürdürülemez hale geldiği durumlarda boşanmayı meşru bir çıkış yolu olarak kabul eder.
İnsanları sosyal yalnızlığa mahkum etmeyin
Öyleyse meşru bir gerekçeyle boşanmış bir insanı, boşandığı için adeta hayatının geri kalanını yalnız geçirmek zorundaymış gibi görmek ne dinî ne insani ne de ahlaki bir ölçüye sığar. Tekrar ifade edeyim: Boşanmak meşru mazeretler varsa günah değildir, suç değildir, ayıp değildir. İnsanın Müslümanlığını eksiltmez. Hele bir kadının şahsiyetinden, iffeti ve haysiyetinden hiçbir şey eksiltmez.
Fakat ne yazık ki Müslüman toplumlarda din ile örf bazen birbirine öylesine karıştırılıyor ki nerede din bitiyor, nerede kültür başlıyor fark edemiyoruz. Özellikle boşanmış kadınlar konusunda bunun çok açık örneklerini görüyoruz. Kadın boşandığı andan itibaren bazı aileler kendisine mesafe koyuyor. Daha önce ailece yapılan ziyaretler azalıyor. Davetler kesiliyor. Bazı kadınlar eşlerini kıskanıyor. Bazı erkekler “yanlış anlaşılır” endişesiyle uzak duruyor. Böylece boşanmanın üzerine bir de o hanımefendinin bahsettiği sosyal yalnızlık ekleniyor.
Daha da düşündürücü olanı, kadın yeniden evlenmek istediğinde ortaya çıkıyor. Ama önce bir ayrım yapmam lazım. Bir hanımefendi boşanmıştır, “Ben artık evlenmek istemiyorum, hayatımı böyle devam ettireceğim.” diyordur. Bu kendi tercihidir; buna elbette kimsenin söyleyeceği bir şey olamaz. Benim üzerinde durduğum başka bir durum. Kadın evlenmek istiyor. Hayatını paylaşacağı, kendisine arkadaş olacak, beraber yaşlanabileceği bir insan istiyor. Belki çocukları var, belki yok. Ama çevresindeki insanlar bırakın yardımcı olmayı, bazen bunu dile getirmesini bile yadırgıyor.
Niçin? Bir kadın boşandıktan sonra onun fıtratı mı değişiyor? Sevilme ihtiyacı mı ortadan kalkıyor? Bir hayat arkadaşına duyduğu ihtiyaç mı sona eriyor?
Kültürü dinle özdeşleştirmeyin
İnsan sadece maddeden ibaret değildir. Duyguları vardır, ruhu vardır, sevme ve sevilme ihtiyacı vardır. Ünsiyet ister. Bir sofrayı paylaşmak, hastalandığında yanında birisinin bulunmasını, sevincini ve hüznünü paylaşacağı bir insanın olmasını ister. Bunlar utanılacak şeyler değil; insan olmanın tabii neticeleridir.
Cenab-ı Hak insanı böyle yaratmıştır. Toplumsal düzen ilk insandan beri bunun üzerine kuruludur. Sevgi, merhamet ve ünsiyet hem insan fıtratının ihtiyacı hem de toplumsal düzenin temelidir. Dolayısıyla toplumun örflerinden hareket ederek boşanmış bir kadına, açıkça söylemesek bile, “Sen bundan sonra çocuklarını büyüt, ibadetini yap ve hayatının sonuna kadar yalnız yaşa” demenin dinî, fıkhi, insani, ahlaki, vicdani hangi açıdan bakarsanız bakın reel bir karşılığı yoktur.
Dini açıdan ister Efendimiz’in (sas) hayatına, isterseniz 14 asırlık İslam tarihine bakalım. Bugün bazı Müslüman toplumlarda oluşmuş “dul kadınla evlenme” konusundaki çekingenliğin dinî bir temelinin olmadığını çok açık biçimde görürüz. Efendimiz’in (sas) Hz. Aişe hariç bütün evlilikleri daha önce evlilik yapmış hanımlarladır. Sahabe toplumunda da dul veya boşanmış bir kadının yeniden evlenmesi garipsenecek bir hadise değildi.
Burada 14 asır önceki Arap kültürü ile bugünkü bizim kültürümüz arasında bu meselede farklılıkların olduğu elbette söylenebilir. Bazı toplumlarda dul veya boşanmış insanların yeniden evlenmesi hayatın son derece tabii bir parçası olarak görülürken, bizim kültürümüzde özellikle belli bir yaştan sonra kadınların yeniden evlenmesi çok daha fazla yadırganabiliyor.
Ama kültürümüz ne söylerse söylesin, kültürü dinle özdeşleştirmemek gerekir.
Evliliğe vesile olmak ayıp mı?
Çok önemli bir başka husus da şu; bu meseleyi sadece kadınlar üzerinden okumak doğru olmaz. Bugün yalnız yaşayan erkeklerimiz de var. Boşanmış olanlar var. Eşini kaybedenler var. Çocukları başka ülkelerde bulunanlar var. Yıllarca süren hadiseler neticesinde aile hayatı parçalanmış insanlar var. Onların da bir hayat arkadaşına ihtiyaç duyması son derece tabiidir.
O halde neden birbirimize yardımcı olmayalım?
Eskiden Anadolu’da aileler bunu yapardı. Teyzeler, halalar, amcalar, komşular birbirlerini tanıyan insanları buluşturur, “Filan hanım var, filan bey var; acaba birbirlerine uygun olurlar mı?” diye düşünürlerdi.
Bugün bunu yapmak ayıp mı oldu?
Elbette burada ölçüler korunmalıdır. Kimse kimseyi yeniden evlenmek için zorlanmamalıdır. İnsanların mahremiyetine girilmemelidir. Bir kadın veya erkek istemiyorsa mesele orada kapanmalıdır. Ama isteyen insanlara niçin kapılar açılmasın? Hatta kanaatimce cemaatlerin, derneklerin ve sosyal çevrelerin üzerinde düşünmesi gereken meselelerden biri de budur. Bunu kurumsal bir “evlendirme faaliyeti” haline getirmekten söz etmiyorum. Fakat birbirini tanıyan, güvenilir insanların hayırlı bir evliliğe vesile olması neden yadırgansın? Bir insanın yalnızlığını giderecek, iki insanın yeniden yuva kurmasına vesile olacak bir kapıyı açmak küçümsenecek bir iyilik değildir.
Bir başka husus daha var. Biz artık Anadolu’nun bir kasabasında yaşamıyoruz. Amerika’dayız, Kanada’dayız, Almanya’dayız, İngiltere’deyiz, dünyanın dört bir tarafındayız.
Anne-baba yanımızda değil. Kardeşler başka şehirlerde, hatta başka ülkelerde. Akraba çevresi yok. Eskinin mahallesi yok. Kapısını çalacağınız komşu bile çoğu zaman yok. Türkiye’de boşanmış bir kadın hiç olmazsa annesinin, babasının, kardeşlerinin, dayısının, teyzesinin, mahallesinin oluşturduğu bir sosyal çevrenin içinde yaşayabiliyordu. Bugün diasporada bir kadın iki çocuğuyla birlikte binlerce kilometre ötede tek başına kalabiliyor. Aynı şey erkekler için de geçerli.
İşte böyle bir dünyada Anadolu’nun bazı kültürel kalıplarını aynen muhafaza etmeye çalışırsanız dini korumuş olmazsınız; aksine insanları yalnızlığa mahkûm etmiş olursunuz. Bu sebeple yeni şartları yeniden düşünmek zorundayız. Kırmızı çizgileri koruyalım ama hayatı da yaşanmaz hale getirmeyelim.
İslami ölçüler ve mahremiyet korunmalı
Burada yanlış anlaşılmak istemem. Kadın-erkek ilişkilerindeki İslamî ölçülerin kaldırılmasını söylemiyorum. Mahremiyet korunmalıdır. İffet korunmalıdır. Ailelerin hassasiyetleri gözetilmelidir. Ama kırmızı çizgileri korumak başka, kırmızı çizgiler adına insanları sosyal hayattan dışlamak başkadır.
Boşanmış bir hanımefendiyi evinize, akşam yemeğine çağırabilirsiniz. Çocuklarını kendi çocuklarınızla buluşturabilirsiniz. Ailece ziyaret edebilirsiniz. Bir ihtiyacı olduğunda yanında bulunabilirsiniz. Ve şartları uygunsa, kendisi de istiyorsa, yeniden yuva kurabilmesi için güvenilir insanlarla tanışmasına vesile olabilirsiniz. Hatta olmalısınız.
Bunların hangisi dinimize aykırıdır? Tam tersine, benim anlayabildiğim kadarıyla Müslüman toplum tam da böyle bir toplum olmalıdır. İnsanı düştüğünde kaldıran, yalnız kaldığında yanında duran, yuvası dağıldığında onu ömür boyu o enkazın altında bırakmayan bir toplum…
Bizim yaşadığımız süreç açısından bunu çok önemli görüyorum. Son on yılda insanlarımız çok ağır bedeller ödedi. Hapishaneler gördüler. Meriç’lerden geçtiler. Ege’nin sularında ölümle yüz yüze geldiler. Ülkelerini terk ettiler. Mesleklerini, evlerini, dostlarını, akrabalarını geride bıraktılar. Bazılarının yuvaları da bu ağır süreç içerisinde dağıldı.
Şimdi bu insanlara bir de biz mi yalnızlık cezası vereceğiz? Bir kadın zaten ülkesini kaybetmiş, ailesinden kopmuş, iki çocuğuyla başka bir ülkede hayata tutunmaya çalışıyor. Bir de bizim sosyal çevremiz onu dışarı iterse o insan nereye gidecek? Aynı şekilde yalnız kalmış bir erkek yıllarca tek başına yaşamaya mahkûm mu olacak?
Önyargılardan kurtulalım
Bence burada hepimizin zihniyetimizi yeniden gözden geçirmemiz gerekiyor. Evlenmek isteyen boşanmış kadınlarımızın da erkeklerimizin de önünü kültürel önyargılarla kapatmayalım. Tam tersine, birbirine uygun, birbirini anlayabilecek insanların karşılaşmasına yardımcı olalım.
Hayırlı bir yuvanın kurulmasına vesile olmaktan korkmayalım. Çünkü evlilik sadece gençlerin meselesi değildir. İnsan elli yaşında da yalnızlık hisseder, altmış yaşında da. Yetmiş yaşında da bir insanın yanında konuşacağı, beraber çay içeceği, hastalandığında “Nasılsın?” diyecek bir hayat arkadaşına ihtiyacı olabilir.
Fıtrat emekliye ayrılmıyor. İnsan hangi yaşta olursa olsun insandır.
Özetleyeyim: Boşanmış kardeşlerimizi sosyal hayatımızın kenarına itmeyelim. Onları evlerimize davet edelim. Çocuklarını kendi çocuklarımızdan ayırmayalım. Normal insanî münasebetlerimizi devam ettirelim. Yeniden evlenmek istemeyenlerin tercihine sonuna kadar saygı gösterelim. Fakat evlenmek isteyenlerin de önüne görünmez duvarlar örmeyelim.
Kim bilir belki bir telefon, bir iftar daveti, bir dost meclisi bir insanın yıllardır taşıdığı yalnızlığı biraz hafifletecektir. Belki de sizin “İki iyi insan var, acaba birbirlerini tanışalar mı?” demeniz iki yalnız hayatın yeniden bir yuvaya dönüşmesine vesile olacaktır. Bunun ayıbı yok. Bunun dinen mahzuru yok. Aksine hayra vesile olmanın sevabı var. Din insanı hayattan koparmak için değil, hayatını Allah’ın koyduğu ölçüler içerisinde insanca yaşayabilmesi için vardır.
Öyleyse soruyu bir kere daha soralım: Boşanmış kadınları ve erkekleri yalnızlığa mahkûm eden gerçekten dinimiz mi, yoksa din zannettiğimiz kültürel alışkanlıklarımız mı?
Kanaatimce üzerinde asıl düşünmemiz gereken soru budur.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***



































