ADEM YAVUZ ARSLAN | ANALİZ
Uzun bir yazı olacak ama peşinen başlıktaki soruya cevap vereyim; Kesinlikle!
Kime ve nereye uzanırsa uzansın, bu dosya faili meçhul bırakılamaz. BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu ve beraberindeki 5 kişinin hayatını kaybettiği şaibeli kazanın soruşturması 17 yıl sonra tekrar gündeme geldi.
Adalet Bakanı Akın Gürlek’in ‘parlatılması’ kampanyasının bir parçası olarak tekrar açılan ‘faili meçhul’ dosyaların arasında 25 Mart 2009 tarihinde meydana gelen şüpheli helikopter kazası da var. Başta Nedim Şener olmak üzere iktidar trollerinin kampanyaya çevirdiği söyleme göre Akın Gürlek ‘ucu kime dokunursa dokunsun’ demiş ve Kahramanmaraş’tan 190 klasörü bulan evrakları istemiş.
‘Sefer görev emri’ verilmiş gibi kanal kanal gezerek rejimin ‘fetö’ türküsünü söyleyen Nedim Şener soruşturmayı devralan Ankara’nın yeni Başsavcı Vekili Ömer Ürücü ile görüşmüş. Ömer Ürücü, “Muhsin Yazıcıoğlu’nun faili meçhul kalmaması başta ailesine, dostlarına ve sevenleri olmak üzere Türk milletine verilmiş bir sözdür. Cumhurbaşkanımızın ve Sayın Bakanımızın faili meçhul cinayetlerin aydınlatılması konusunda, ‘soruşturma kime dokunursa dokunsun, ucu nereye giderse gitsin’ talimatıyla Ankara Cumhuriyet Başsavcılığımız sonuna kadar gidecek, gerçeği ortaya çıkaracak ve adalet mutlaka yerini bulacak. Bu Türk yargısının Türk milletine verdiği sözün yerine getirilmesidir,” diye konuşmuş.
Gerçi işin içinde Nedim Şener varsa ve bu işin kampanyasını yapmışsa o işten pek hayır çıkmaz. Kamuoyu kendisini, “Cinayeti aydınlatıyorum!” deyip Hrant Dink’in katillerini kollamasından bilir. Son 10 yılda ise en hararetli Saray trolü olup çıktı. Açıkçası onun bayraklaştırdığı bir kampanyadan hayır gelmez ama ben başsavcı vekili Ömer Ürücü’nün verdiği sözü referans alarak umutlu olmak istiyorum.
Hem merhum Muhsin Yazıcıoğlu ile şahsi tanışıklığım hem de mesleki sorumluluk gereği yıllardır bu dosyayı takip ediyorum. Ankara’da çalıştığım yıllarda BBP lideri Mustafa Destici ile yakın çalışmıştım. Ben biat etmediğim için sürgün oldum, Destici Saray’ın parçası oldu. Fakat dosyayı çalışmayı, takip etmeyi bırakmadım.
Nitekim şu video da 17 yıldır saklanan gerçekleri anlattım; https://youtu.be/PTSAji47tAA?si=qUu6kl8OOQ2lVJXx . Takip eden günlerde olaya dair şahitlikleri olan başka kaynaklar aradı ve dosyayı daha da geliştirdim. Mesela o akşam arama kurtarma timinde olan bir askerle yaptığım görüşme hayli ufuk açıcıydı.
EN TEMEL SORU HALA ORTADA DURUYOR
Gelelim ısrarla üstü kapatılan gerçeklere. Detaylara geçmeden söyleyeyim; burada okuyacaklarınızı Saray medyasının ekran yüzlerinden duyamazsınız. Malum olduğu üzere Merhum Muhsin Yazıcıoğlu ve beraberindeki beş kişi, 25 Mart 2009 tarihinde Kahramanmaraş Çağlayancerit’ten Yozgat Yerköy’deki mitinge giderken içinde bulundukları helikopterin düşmesi sonucu hayatlarını kaybetti.
Beraberinde parti görevlileri Erhan Üstündağ, Yüksel Yancı, Murat Çetinkaya ve gazeteci İsmail Güneş , pilot Mustafa Kaya İstektepe hayatını kaybetti.
Helikopter, yoğun sis ve olumsuz hava koşulları altında Kahramanmaraş Merkez Sisne Obası ile Göksun Kızılöz arasındaki Keş Dağları Karayakup Tepesi dağlık alanında kalkışından kısa süre sonra düştü. Gazeteci İsmail Güneş’in cenazesine olaydan beş gün sonra enkazdan 600 metre uzakta ulaşıldı.
Otopsi raporlarına göre; helikopter enkazı ve yakın çevresinde bulunanların yolcular çarpmaya bağlı kırıklar ve kanamalar, gazeteci meslektaşımız İsmail Güneş’in ise kaburgü ve çene kemik kırıkları yanında soğuktan donarak hayatını kaybetti. Yazıcıoğlu ve arkadaşlarını taşıyan helikopter Keş Dağı yakınlarında düştü. Ancak kazanın ardından yaşanan en büyük tartışma enkaza ulaşılmasının saatler değil günler sürmesi oldu. Arama-kurtarma çalışmalarındaki koordinasyon eksikliği, yanlış sinyal takibi ve teknik imkânların etkin kullanılmaması nedeniyle ekipler uzun süre yanlış bölgelerde yoğunlaştı.
Kazanın olduğu gün Kayseri Valisi Mevlüt Bilici’nin “Muhsin Yazıcıoğlu ile diğer kazazedelerin kazadan yaralı olarak kurtulduğu ve ambulans ile hastaneye getirilmekte olduğu” açıklaması yüzünden arama kurtarma faaliyetleri geciktirildi, karadan yapılan aramalar ısrarla kaza mahalline uzak alanlara yöneltildi. Böylece merhum Muhsin Yazıcıoğlu ve beraberindekiler adeta ölüme terk edilmiş oldu.
Oysa ki bu çalışma için görüştüğüm bazı askeri kaynaklar o gün bilgi geldiği anda helikopterlerin hazırlandığını, taxi yaptıkları anda gelişmeleri televizyondan izleyen sorumlu komutanın “Bulundular, görev iptal!” demesiyle geri döndüklerini anlattı. Kurtarma timindeki kaynağın anlattığına göre o anda yola çıkılsa çok farklı olabilirdi.
Halbu ki kaza günü Jandarma 156’yı arayan köylüler kazanın olduğu yeri bildirmişti. Ancak bu bilgiye itibar edilmedi ve 6 gün sona kaza mahalline ulaşıldığında köylülerin ihbar ettiği yerin doğru olduğu ortaya çıktı.
TBMM kamuoyundaki yoğun hassasiyet sebebiyle kazayı araştırmak üzere bütün partilerden temsilcilerinin katıldığı bir komisyon kurdu. 18 Şubat 2010 tarihinde çalışmalarına başlayan Meclis Araştırması Komisyonu, raporunu 1 yıl içinde tamamlayıp kamuoyuyla paylaştı. Dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün talimatıyla Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu’nca da (DDK) olay tüm yönleri ile çalıştı.
Muhsin Yazıcıoğlu ile ilgili dosya hem yanlış istihbarat hem de koordinasyon skandalları ile baştan yanlış yönde ilerlerken soruşturmanın ilk safhaları akla ziyan iddialarla bulandırıldı. Yazıcıoğlu’nun 28 Şubat’taki rolünden Ergenekon’da gizli tanık olduğuna, MİT’in helikopteri roketle vurduğundan Çağlayanceritte verilen dürümlerin zehirli olduğu gibi onlarca iddia ortaya atıldı. Hatta helikopteri düşürenlerin gazeteci İsmail Güneş’in çenesini kırıp öldürdükleri, Muhsin Yazıcıoğlu’nun ise infazdan önce iki rekat namaz kılmak istediği, dua ettikten sonra öldürüldüğü ve bunun kamera kaydının olduğu söylendi. Hatta Yazıcıoğlu’nun çok gizli belgeler bulundurduğu kahverengi çantasının olay yerinden çalındığı, Ankara’daki bilgisayarlarının da hırsızlık süsü verilerek alındığı da aylarca konuşuldu.
Ancak kaza sonrası ortaya çıkan skandallar olayın basit bir havacılık kazası olabileceği ihtimalini zayıflattı. DDK raporunda ilk göze çarpan ve özellikle ele alınan konulardan biri arama ve kurtarma çalışmalarındaki yetersizlikler ve nedenleri olmuştu. Rapora göre arama kurtarma çalışmaları eldeki tek bilimsel delil olan ve Jandarma İstihbarat Astsubayı olan Süleyman Akdoğu’nun telefon numaralarına bağlı baz istasyonlarından tespit ettiği, birkaç baz istasyonundan alınan sinyallerin kestirmesi yapılarak en son tespit edilen 1 km2’lik alanda yapılmadığı, tamamen ilgisiz alanlarda yapılarak en değerli zamanların heba edildiği, en azından gazeteci İsmail Güneş’in hayatının kurtarılması mümkün iken bu gerçekleştirilemedi.
Elde somut bir veri olmasına rağmen bambaşka bir yol takip edildi. Bandırma Liman İşletmeleri’nde kullanılan ve gemilerin trafiğini takip eden APRS (Otomatik Polarizasyon Belirleme Sistemi) isimli programı kullanan Ender Uygun isimli bir kullanıcı helikopterin düştüğü yer burası diyerek tahmini yeri Başbakanlık Kriz Merkezi’ne bildiriyor. Başbakanlıktaki ekip ise bu bilgiyi Genelkurmay Başkanlığı’na iletiyor.
İşte burada 17 yıl boyunca saklanan bir gerçek var. Genelkurmay Başkanlığı’nda bulunan Genelkurmay Başkanlığı Silahlı Kuvvetler Komuta ve Harekat Kriz Merkezi (SKKHM) de doğru dürüst bir çalışma yapılmadan Başbakanlıktan gelen bilgi aynen Kahramanmaraş İl Jandarma Komutanlığı’na aktarılıyor. Arama kurtarma timi tamamen ilgisiz bir noktaya yönlendiriliyor.
İlker Başbuğ’un Genelkurmay Başkanı, Hasan Iğsız’ın da Genelkurmay İkinci Başkanı olduğu dönemin SKKHM başkanı ise Hv Pilot Tümgeneral Şirin Ünal’dı. Evet, 15 Temmuz günü Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ı gizlice ziyaret eden ve darbe mizanseninin koordinasyonu yapan general. Daha sonra AKP’den siyasete atılan Şirin Ünal’a 17 yıl boyunca hiç kimse, “Siz arama kurtarma çalışmalarını neden ilgisiz yere yönlendirdiniz?” diye sormadı. Hatta benim yaptığım dosyaya kadar adı bu dosyada özenle saklanmıştı.
Arama ve kurtarma faaliyetlerindeki aksaklıklar ve ihmaller nedeniyle Adana Bölge Jandarma Komutanı Ali Lapanta ve Kurmay Başkanı Mazlum Koçoğlu hakkında ise soruşturma izni verilmedi. Daha sonra bu karar Danıştay tarafından kaldırıldı ve sonra bu isimler yargılandı. Korg Lapanta ihmalleri ile ilgili yargılamada „ben Fetö ve PKK ile mücadele ettim“ diye kendini savundu. Yargılama sonunda beraat etti.
ENGELLER ENGELLER
BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu’yla ilgili soruşturma ise skandallarla dolu. DDK raporunun ilgili bölümü şok edici detaylar barındırıyor. Mesela Ulaştırma Bakanlığı Kaza Kırım Raporu. DDK raporu, bakanlık raporunun esaslı eksiklikler barındırdığı ve çok önemli konulara hiç değinilmediği kayda geçirdi.
Mesela kokpit panelinden çalınan cihazlarla ilgili bilgi raporda yer almadığı gibi, sonradan fotoğrafları incelerken bizzat tespit edilen sigorta panelinde atık vaziyette görülen sigortaların niçin atmış oldukları ve atık sigortaların hangi cihazlarla ilgili olduğu sorularına raporda değinilmemişti. Sivil kurumların raporları da yetkili mercii olan Ulaştırma Bakanlığı Kaza Kırım Raporunu çok yetersiz ve kötü niyetli olarak tanımlamıştı.
Mesela bu kadar kritik bir incelemeye katılan 3 kişilik uzman heyette lise mezunu ve sıfır tecrübeye sahip Kerem Mumcuoğlu isimli bir ‘uzman’ da vardı. Dahası bakanlığın heyeti hava muhalefeti nedeniyle olay yerine ancak kazadan 4 gün sonra ulaşabilmiş. Bu arada helikopterdeki yer sıkıntısı iddiasıyla 3 kişilik heyetten bir kişiyi de kaza yerine götürememişler.
Cumhurbaşkanlığının raporunda şöyle bir ifade yer alıyor; “Uzman heyet teknik bilgi eksikliği nedeniyle yanlarına aldıkları helikopterin bizzat bakımını yapan teknisyen eşliğinde inceleme yapabildikleri, yeterli süre olmadığından sadece birkaç fotoğraf çektikleri, olay sırasında çalışmaması nedeniyle hayli tartışılan ELT cihazını yerinde fotoğraflayıp daha sonra yerinden sökerek bu cihazla birlikte döndükleri ve o gün başkaca bir çalışma yapmadıkları anlaşılmıştır. Heyetin havanın düzelmesini bekledikleri ve tekrar enkazın yanına gittiklerinde ise kokpit panelinde bulunan bazı cihazların yerinden söküldüğünü gördükleri ve ilgili kokpit panelinin fotoğraflarını çektikleri anlaşılmıştır.“
CİHAZLARI KİM NEDEN SÖKTÜ ?
Muhsin Yazıcıoğlu suikastine dair temel sorulardan birisi de helikopter enkazından söküldüğü iddia edilen cihazlar. Merhum Yazıcıoğlu’nun eşi Gülafer Yazıcıoğlu’nun Malatya Cumhuriyet Savcılığı’na teslim ettiği bir ihbar mektubu ve beraberindeki CD çarpıcı görüntüler içeriyordu. Söz konusu görüntülerde enkazın başında olan askerler cihazları söküyordu. Dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, “Keçiler mi söktü?” diye tepki gösterdiği olaya karışan askerlerin Malatya 2. Kara Havacılık Alayı’nda görevli olduğu olay yerine Özel Kuvvetler’e ait 10064 kuyruk numaralı helikopterle olay yerine ulaştıkları ortaya çıkmıştı. Söz konusu askerlerin kimlikleri görüntüler üzerinden tespit edildi. Söz konusu şahıslar tutuklanıp yargılandılar. Ancak soruşturmada o cihazların sökülmesi emrini kimin neden verdiği aydınlatılamadı.
TESADÜFÜN BÖYLESİ; TÜM RADARLAR AYNI ANDA BOZULUYOR!
Kaza ilk olarak gazeteci İsmail Güneş’in 15.29.59’da 112 Acil’i araması ile öğrenildi. Fakat hızlı hareket edilemediği gibi yaşanan karmaşa ile yaralılar kurtarılamadı. Jandarma Genel Komutanlığı Teknik İstihbarat Daire Başkanlığının istihbarat ceride kayıtlarında helikopterin yerinin saat 16.30 itibariyle tespiti çalışmalarına başlandığı ve saat 17.15 sıralarında ilk konum bilgisinin üst makamlara bildirildiği ve haritaya işlenmiş enkaz konum bilgisinin saat 18.00′ da Kahramanmaraş İl Jandarma Komutanlığı’na iletildiği ortaya çıktı. Buna rağmen, kaza mahalline zamanında ulaşılamaması, askeri yetkililerin arama kurtarma konusunda ihmalleri olduğunun açık göstergesi.
Bugün Ankara’ya taşınan yüzlerce klasör dosyanın içinde ise çok çarpıcı bir evrak var. Kahramanmaraş Cumhuriyet Savcılığı’nın Genelkurmay Başkanlığı’na yaptığı başvuruya 27 Mayıs 2011’de verilen cevapta inanılmaz bir detay var. Öncelikle Genelkurmay savcılığa farklı, DDK’ya farklı bilgiler verdi. Yani bir tarafa yalan söylendiği açık. Daha da ilginç olan ise tam da kaza anında Doğu bölgesindeki tüm radarlar yaklaşık 4 dakika boyunca bozuluyor!
Önemine binaen bir daha hatırlatalım; Genelkurmay’ın savcılığa gönderdiği belgelere göre helikopterin düştüğü an olarak bilinen 15.03 ile 15.10 arasındaki 7 dakikalık bölüm içinde 4.5 dakikalık bölüm Doğu bölgesindeki tüm radarların bozulması nedeniyle alınamamış. Türkiye gibi çok önemli bir NATO ülkesinde İran ve Irak sınırına yakın bölgede tüm radarların aynı anda bozulmuş olması ihtimali hayli şüpheli. Nitekim savcılar o anda havada olan askeri araçlara yoğunlaşmışlar.
Zira iddialardan birisi o bölgede uçan jetlerin oluşturduğu kuvvetli hava akımı ile helikopterin düştüğü yönündeydi. Genelkurmay DDK’ya herhangi bir radar arızasından bahsetmezken savcılığa radar arızası bildirince şüpheler arttı. Daha da ilginç olan savcılığa gönderilen radar görüntüleri incelendiğinde bir televizyon ekranında oynatılan radar görüntülerinin uzaktan bir kamera ile çekim yapılmak suretiyle kayıt altına alındığı görüldü.
Görüntü net olmadığı için uçakların kimliği tespit edilemiyordu. Dahası Genelkurmay’ın gönderdiği radar görüntüleri “manuel olarak etiketlenmiş iz bilgileri” nden oluşmaktaydı. Yani otomatik olarak değil ancak elle seçilen ve işaretlenen hava araçları görülebilmekteydi. Burada şu soru kritik hale geldi; manuel olarak operatör tarafından girilmemiş veya seçilmemiş bir hava aracı olabilir mi?
Peki Hava Kuvvetleri ne dedi? Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın 31 Ocak 2011 tarihli basın açıklamasında olayın meydana geldiği saatlerde olay mahallinin 74 km içerisinde F4 ve F16 uçakları da dahil TSK’ya ait herhangi bir hava trafiğinin olmadığının belirtilmesine karşılık, Cumhuriyet Başsavcılığına verilen cevapta 28,5 km uzaktan F4 ve F16 uçağının geçtiğinin kabul ediliyordu. Radar kayıtları gibi uçaklara dair de çelişkili bilgiler vardı. Kısacası helikopterin bir uçağın rüzgarı ile düşürülmüş olabileceği ve delillerin karartılması oldukça güçlü bir şüphe olarak ortada duruyor.
Hem pilotların ifadesi hem de Genelkurmay’ın cevapları soru işaretlerini büyüttü. Zira 2 Mart 2016 tarihli ve Kahramanmaraş Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilen bilirkişi raporunda HH721 nolu uçağın radar izlerinin sivil radarlarda görünüp askeri radarlarda görünmemesinin anlaşılamadığı, MJ524 ve HH721 kuyruk numaralı hava araçlarının izlerinin HvBS ile Erzurum MASE kayıtlarında neden farklılık gösterdiği anlaşılamadığı vurgulandı.
Burada tüm dikkatleri Hava Kuvvetleri’ne yönelten bir durum söz konusu. MJ524 kuyruk numaralı uçağın planlı bir uçuş yaptığı ve arama kurtarmaya katılacak helikopterlerin Hava Kuvvetleri Komutanlığınca oluşturulan kriz merkezinden kalkış izni alamadığı düşünülürse Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın durumu hayli şüpheli hale geliyor. Hatırlatalım dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı da Org Aydoğan Babaoğlu’ydu.
HELİKOPTERİN KARANLIK SİCİLİ
Meclis Araştırma Komisyonu raporunun 271. sayfasında öyle bir bilgi var ki, insanın aklı duruyor. Raporda düşen helikopterin yapılması gereken periyodik bakımının usulüne uygun yapılmadığı, bakım defterlerinde tahrifat yapıldığı ve sahte imzaların bulunduğu açıkça belirtilmiş. Ancak nedense bugüne kadar kimse bunun hesabını sormamış! Peki helikopterin sahibi olan Med Air kimin şirketi? Havacılık sektöründe Pegasus, İz Air ve Med Air markalarıyla faaliyet gösteren Esas Holding, Ali Sabancı’ya ait. Aynı zamanda Aydın Doğan’ın eski damadı olan Sabancı’nın şirketlerine 2008 yılında “Bakımsız uçak, uçuş güvenliğini tehlikeye atma, eksik ekipman ve evraktan” rekor düzeyde para cezası verilmiş. Med Air’in sahiplerinin bu yüzden suçlandığına dair Meclis Araştırma Komisyonu Raporu haricinde bir bilgi yok.
KAPATANA TERFİ SORUŞTURANA İHRAÇ
Detaylara boğmadan bu noktada durup bir özet yapayım;
Helikopter kazara düşmüşse bile arama kurtarma faaliyetlerinde büyük skandallar var. İlk andan itibaren inanılmaz bir durum söz konusu. Eldeki tek bilimsel veri İstihbarat Astsubay Süleyman Akdoğu’nun neredeyse nokta atışı tespit ettiği alan olmasına rağmen ilgisiz yerlerde arama yaptırılıyor.
Helikoptere ulaşan timler önemli bilgileri taşıyan cihazları söküp götürüyorlar. Ulaştırma Bakanlığı kaza kırım raporunda sökülen cihazlardan hiç bahsedilmiyor.
DDK’ya Genelkurmay’dan yanıltıcı bilgi gönderiliyor, Cumhuriyet Savcılığına ise kaza anında doğu bölgesindeki radarların hepsinin bozulduğu cevabı veriliyor. Bu durum başlı başına şüpheli bir durum.
Hava hareketliliği ve radar görüntüleri ile ilgili müzekkerelere ya olmusuz cevap veriliyor yada sistematik şekilde delillerin karartılmaya çalışıldığı görülüyor. Dahası bugüne kadar en kritik birimin başındaki isim Şirin Ünal ısrarla soruşturma dışında tutuldu.
Tüm bu süreçte emniyet müdürüne istihbarat notu gönderen emniyet amiri Dursun Özmen 15 Temmuz sonrası tutuklandı. Dönemin Kayseri Valisi Mevlüt Bilici Danıştay üyeliğine terfi etti. Şu an merkez valisi. Dönemin Kayseri Emniyet Müdürü Orhan Özdemir kazadan 4 ay sonra Ankara Emniyet Müdürlüğüne terfi etti. 2010 yılında Kayseri’de bulunduğu döneme dair bir soruşturma kapsamında kısa süre tutuklu kaldı. Yargılam devam ederken kendine operasyon yapan KOM dairesine başkan oldu.
Kahramanmaraş Adliyesinde 2009’da başlayıp 4 yıl boyunca devam eden soruşturmayı devralan Savcı Habib Korkmaz, 133 klasörden oluşan soruşturma dosyasını okumadan apar topar takipsizlik kararı vererek soruşturmayı kapattı. Bu karardan kısa süre sonra terfi etti ve Çorlu Başsavcısı oldu. Halihazırda Kayseri Başsavcısı olarak göreve devam ediyor.
Savcı Korkmaz’ın verdiği takipsizlik kararına itiraz edilmesi üzerine, itiraza bakan Gaziantep Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Ahmet Maden, takipsizliği kaldırdı ve dava açılması gerektiğine hükmetti. Ancak kısa süre sonra tenzili rütbe ile düz hakim olarak Kayseri’ye atandı. 15 Temmuz sonrasında da tutuklandı.
Bu takipsizlik kararını veren Başsavcı İlker Yazıcı ve kararda imzası olan savcı Necati Kazak hâlâ görev başında. Polis memuru İsmail Kaya helikopterin düştüğü saatte Maraş istihbarat şubede görevliydi. “Kaza yerini kısa sürede tespit ettik fakat amirlerim bilgiyi sakladı” deyince, Yazıcıoğlu davasının baş tanığı ilan edildi. ‘Fetö’ davalarında ‘TOPRAK’ kod adıyla gizli tanık oldu. Fakat 2024 yılında MİT’’in radarına takıldı ve MOSSAD ajanı olduğu gerekçesiyle İstanbul’da tutuklandı.
Peki Nedim Şener başta olmak üzere Erdoğan rejiminin propaganda aygıtlarında dile getirilen ‘Cemaat’ iddiası nedir ?
Açıkçası Erdoğan rejiminin ‘fetö’ söyleminin alıcısı yok. En başta merhum Yazıcıoğlu’nun ailesi buna ihtimal bile vermiyor. Zira merhum Yazıcıoğlu ile Fethullah Gülen yakın dosttu. Hatta Yazıcıoğlu’nun Gülen’e kendi el yazısıyla yazdığı mektubu şu videoda https://www.youtube.com/watch?v=mZPwCKxWSSQ&t=76s yayınlamıştım. İlk kez yayınlanan mektup ikilinin hayli yakın olduğunu teyit ediyordu.
Peki kaza haberi Pensilvanya’da duyulduğunda ne olmuştu?
O gün orada alan isimlerden yaşananları bu dosya için dinlemiştim. Muhsin Yazcıoğlu ile Fethullah Gülen’in dostluğu çok eskidir. Hatta 12 Eylül döneminde Muhsin Başkan hapisteyken ailesi mağdur olmasın diye düzenli yardım yaptı. Cezaevinde ona destek oldu.
Fethullah Gülen’in annesinin vefatı sonrası Yazıcıoğlu, Gülen’in kaldığı yere gelip taziye de bulundu. Hatta mezarlığa gitti. Herkes ayrıldıktan sonra Yazıcıoğlu ayrılmayıp Gülen Kur’an okurken kendi ceketini ona gölgelik yapacak kadar yanındaydı.
Yazıcıoğlu bunu hiç unutmadı, dar sohbetlerde anlatırdı. MHP’den ayrılacağı zaman Hocaefendi ona “Ayrılmasanız, siz orada kalıp mücadele etsiniz, denge unsuru olsanız!” demişti.
Kaza haberi geldiği zaman Fethullah Gülen çok üzülmüş, cenazeye ulaşılıncaya kadar sürekli olarak nazı geçen insanlardan bilgi almış, konuştuğu insanlara, “Acele edin, yaralılarsa bile hava çok soğuk. Çabuk olun!” dediğinin şahitleri var. Vefat haberi gelince de çok üzüldüğünü, ağladığını şahitlerinden dinledim.
Fethullah Gülen’e göre olay kaza değil, zira ‘öldürdüler’ diye konuştu. Yazıcıoğlu aracılarla Gülen’e haber gönderip 2000’lerin ilk yarısında Cemaate yönelik bir kumpas hazırlığı olduğunu, Haydar Baş’ın da bu işte görevlendirilenlerden olduğunu söylemişti.
Kısacası Fethullah Gülen ile Muhsin Yazıcıoğlu arasında eski ve köklü bir dostluk vardı.
Yazı çok uzadı farkındayım ama konu önemli ve şimdi kritik bir aşamadayız. Erdoğan rejimi son 10 yılda olduğu gibi bu davayı da siyasi ajandasına bağlı olarak istismar mı edecek yoksa Akın Gürlek’in dediği gibi ‘kime ve nereye uzanırsa uzansın’ denilip sis perdesi aralanacak mı?
Yoksa Hablemitoğlu soruşturmasında olduğu gibi Erdoğan rejiminin istismarına mı uğrayacak. Bunlar kaza ve sonrasında yaşananlar kadar önemli sorular.
Başlarken dediğim gibi; Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşlarının hayatını kaybettiği bu kaza ve sonrasında yaşananlar tüm şüpheleri giderecek şekilde aydınlatılmalı. Erdoğan rejiminin ve müttefiklerinin siyasi çıkarlarına alet edilmemeli. Soruşturmanın seyrini takip edip fikri takibini yapacağız.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































