Çerçeve yasa ve süreç konusunda Abdullah Öcalan’ın içinde olmadığı her türlü gelişmeyi kuşku ve kaygıyla karşılayacaklarını söyleyen Nurettin Demirtaş, ‘Önder Apo’nun baş müzakereci konumunun yasayla bir statüye, güvenceye alınması bu sürecin ilerlemesi için en önemli husustur’ dedi
Medya Haber ekranlarında yayınlanan özel bir programda çerçeve yasa tartışmalarından tecride, muhalefetin tutumundan bölgesel gelişmelere kadar sürece ilişkin değerlendirmelerde bulunan Nurettin Demirtaş, “AKP kendi adına tek yanlı olarak bir yasa çıkarmaya kalkarsa bunun hiçbir karşılığı olmaz. Önder Apo’nun başmüzakereci konumunun yasayla bir statüye, güvenceye alınması bu sürecin ilerlemesi için en önemli husustur” dedi.
Abdullah Öcalan’ın statüsü belirlenmeli
Nurettin Demirtaş, sürecin yalnızca silahların bırakılması veya gerillanın durumuna indirgenemeyeceğini ifade ederek çerçeve yasanın Cumhuriyetin Demokratikleştirilmesine giden yolu açması gerektiğini dile getirdi. Nurettin Demirtaş’a göre Abdullah Öcalan’ın başmüzakereci statüsünün yasal güvenceye alınması, yasa dışı sayılan kesimlerin demokratik siyasete katılımının önünün açılması, cezaevindeki ve sürgündeki siyasetçilerin sürece dâhil edilmesi gerekiyor.
Demokratik bir akla ihtiyaç var
Muhalefetin, demokrasi güçlerinin, sanatçıların, aydınların, sendikaların ve sivil toplum örgütlerinin sürece daha güçlü katılması gerektiğini kaydeden Nurettin Demirtaş, çözümün yalnızca hükümetin veya tek bir siyasi partinin sorumluluğunda olmadığını söyledi. Toplumsal sahiplenmenin sürecin temel güvencesi olduğunu vurgulayan Nurettin Demirtaş, seçim hesaplarının ve partisel çıkarların ötesinde ortak bir demokratik akla ihtiyaç bulunduğunu ifade etti.
Kürt sorununun demokratik çözümü
Bölgesel gelişmelerin sürece etkisine de değinen Nurettin Demirtaş, Türkiye’nin Kürt halkıyla samimi bir barış geliştirmesinin bölgedeki savaş politikalarından uzaklaşmasının temel yolu olduğunu söyledi. Kürt sorununun demokratik çözümünün İran, Irak ve Suriye başta olmak üzere bütün Ortadoğu üzerinde etkili olabileceğini belirten Nurettin Demirtaş, Kürtlerin bütün halklarla birlikte demokrasi ve özgürlük mücadelesi yürütmesi gerektiğini dile getirdi.
Kürdistan Özgürlük Hareketi Üyesi Nurettin Demirtaş, gazeteci Erdal Er’in sorularını yanıtladı:
Nurettin Demirtaş’ın verdiği yanıtlar şöyle:
- Çerçeve yasa ile ilgili tartışmalar devam ediyor. Gözler Medya Savunma Alanlarında, Kandil’de, sizde. Size ulaşan herhangi bir bilgi var mı çerçeve yasanın içeriğiyle, kapsamıyla ilgili? Parlamentoya ne zaman gelecek?
Bilindiği gibi yasa tartışmaları bir süredir devam ediyor. Doğrusu AKP o hâle getirdi ki tek taraflı olarak kendisi yürütüyormuş gibi bir hava oluşunca bu, toplumda da bizde de bir heyecan oluşturmaz oldu. Elbette Önder Apo söylediği zaman bizde ilgi, heyecan uyandırıyor. Onun dışında sorduğunuz soruya çok net bir cevap verebilirim: Şu ana kadar hiçbir bilgi yok, hiçbir bilgi de ulaşmış değil. Ne düşünülüyor? Ne anlatılıyor? Ne tartışılıyor? Kendileri çeşitli vesilelerle Önder Apo ile anlaşıyoruz, konuşuyoruz gibi mesajlar vermeye çalışıyorlar fakat 52 gündür Önder Apo ile herhangi bir görüşme yok. Tüm zindanlarda isteyen herkes istediği kadar görüşme yapabiliyor, olağan görüşmeler yapılıyor; haftalık görüşme yapabiliyorlar, avukat görüşmesi yapabiliyorlar, istedikleri kadar mektup gönderebiliyorlar. Bu geçen 52 günlük süre boyunca DEM Heyeti’nden, İmralı Heyeti’nden herhangi bir görüşme yapıldığına dair bir açıklama olmadı. Dolayısıyla bir görüşme yapıldıysa bile devlet cephesinden buna dair bir bilgi ulaşmış değildir. DEM Heyeti açıklamalarında herhangi bir görüşme yapmadıklarını ifade ettiler. 52 günlük süren bir tecrit var yani.
İki şey var o zaman: Çerçeve yasa ile ilgili sizin tarafınıza ulaşan herhangi bir bilgi yok. Şu saat itibarıyla yine Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile 52 gündür bir görüşme yapılamamış.
Evet, bu açık, bütün kamuoyunun bildiği bir durum. Sadece ne var? Bir iki kez geçmişte olduğu gibi mesaj, not veya mektuplarının dışarıya ulaşmasına, gönderilmesine imkân tanınmış durumdadır. O da Harekete değil. Mesela değerli sanatçı Kadir İnanır’ın vefatı vesilesiyle başsağlığı dilekleri ulaştı. Bunları biz de sizler gibi kamuoyundan, medyadan, televizyondan öğrendik. Dolayısıyla herhangi bir şekilde ulaşan herhangi bir bilgi yok, bu durum nettir.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’dan size ulaşan bir bilgi var mı? Devlet veya çerçeve yasa ya da hükümet kanalının dışında Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan doğrudan bir kanal, bir temas var mı? Çerçeve yasa ile ilgili size Abdullah Öcalan’dan ulaşan bir bilgi var mı? Kamuoyuna yansıdığı şekliyle çerçeve yasa Kürt Halk Önderi ile paylaşılacak, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan da Hareket ve sizlerle paylaşacaktı. Bu konuda bir gelişme var mı?
Hayır, herhangi bir iletişim söz konusu olmadı. Yani bu 52 günün adına tecrit deniyorsa gerçekten bir tecrit durumu söz konusu, yani yansıyan bu. Fakat bunun dışında daha önceleri, arkadaşlarımızın açıkladığı gibi, bir iletişim söz konusuydu. Çerçeve yasa üzerine de belli bir yol haritası oluşturulmuştu fakat bunlara uyulmadığını Hareket yönetimimizden arkadaşlar zaten açıkladılar. Bununla ilgili herhangi bir gelişme yok. Şu ana kadar yok.
- Peki, sizinle bu bilgiler neden paylaşılmıyor? 52 gündür bir görüşme olmadı, bu durumu siz nasıl yorumluyorsunuz?
İlginç bir durum aslında. Bir yılı aşan bir süredir Önder Apo’nun Kürt sorununun demokratik çözümüne dair sergilediği çaba, yine Hareketimizin buna karşı attığı tarihî adımlar düşünülürse bunlardan hiçbirinin olmaması, hatta şu anda Önder Apo’nun özgür çalışır koşullarda olması gerekiyordu. Tüm halkımızın da beklentisi buydu. Ve sürecin doğal ilerleyişi bunu gerektiriyordu ancak hep dile getirildiği gibi bir oyalama yaklaşımı görüldü. Yani eğer bir barış süreci gerçekleşecekse, karşılığını bulacaksa bu siyasetten vazgeçilmesi gerekiyor. Hâlâ neden çekiniliyor, neden korkuluyor? Anlaşılmaz bir durum söz konusu. Fakat tabii ki bunlar yorumlanamaz değildir. Ortadoğu’daki gelişmeler, bölgedeki gelişmeler, uluslararası alandaki gelişmeler göz önünde bulundurulduğunda öyle anlaşılıyor ki devlet cephesinden, zihniyet açısından köklü bir değişim yok ki bundan dolayı da konjonktürel ve güncel gelişmelere dayalı olarak yaklaşım sergileniyor, yaklaşımlar değişiyor. Evet, belki AKP kendi açısından diyebilir, bu politikadır, biz böyle yürütürüz, böyle yaparız. Ama gerçekten sürecin ruhuna çok aykırıdır bu.
Sürecin ruhu neyi gerektiriyordu? Bizde değişim, dönüşüm oldu. Bir yılı aşkın bir süredir zihniyette, bakış açımızda köklü bir değişim yaşandı. Daha önemlisi Önder Apo, Ortadoğu tarihi boyunca neredeyse hiç uygulanmayan bir yöntemi gündeme getirdi. Ortadoğu’da sorunların çözümü genelde diyalogla, tartışmayla, barışçıl yöntemlerle ele alınmadı. Şiddet tüm sorunların hem kaynağı oldu hem de çözüm yöntemi olarak benimsendi. Önder Apo bu kısır döngüyü değiştirdi. Özellikle de Kürt sorununda devletin sürekli inkâr eden, bastıran anlayışına karşı Kürt halkının da sürekli isyana ve başkaldırıya dayanan direniş hakkının ötesinde bir mantalite ortaya koydu. Bu sorunları diyalogla, tartışmayla, müzakereyle çözebilme kültürünü geliştirdi. Bu, bakış açısını değiştirdi. Bizim zihniyetimizi, yaklaşımlarımızı değiştirdi. Devlete yaklaşımlarımız değişiyor. Pozitif, yapıcı temelde değişim olsun istiyoruz.
Böyle bir çaba apaçık sergilenirken öbür cephede gördüğümüz nedir? Sürekli güncel politikalara dayalı olarak süreci anlaşılmaz şekilde uzatmak. Kamuoyunda bir anlaşılmazlık var, belirsizlik var. Ama kendi açımızdan bunları yorumlayamayacak durumda değiliz. Türk devletinin bölgesel, uluslararası, küresel gelişmelere dayalı olarak süreci izleyip nerede en kârlı çıkarız hesabıyla yaklaşması bu sürecin çeşitli handikaplarla karşılaşmasına yol açıyor. Hâlbuki tarihî bir mesele var ortada. Buna yaklaşırken güncel, basit çıkarlarla yaklaşılmaması gerekiyordu. Şu anda olan bu. Bu güncel meselelere göre hareket edilirse hiç beklenmedik uluslararası gelişmeler olumsuz da etkileyebilir. Bu riskler hep var ve Önder Apo hep uyardı. Sürecin hızlı ilerlemesi gerektiğini ifade etti ama AKP’nin hiç izahatını yapma gereğini duymadığı, 52 gündür aralıksız süren bir tecrit uygulaması varken bunu neden yaptığına dair herhangi bir açıklama yapmamaları tabii ki kaygı uyandırıyor.
- Bu, bir krizin olduğunu mu gösteriyor? Yani hükümet politikası meseleyi sürece yaymak istiyor, daha çok güvenlik politikaları üzerinden bakıyor. Bunlar Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile devlet arasında devam eden görüşmelerde bir tıkanmanın, bir krizin olduğunu mu gösteriyor? Sizin Ankara ile, devlet ile, hükümet ile doğrudan bir temasınız var mı, kanal açık mı? Sizin Kürt Halk Önderi ya da Ankara ile bu konuda doğrudan bir temasınız var mı? Kanallar var mı? Bunlar varsa çalışıyor mu, yoksa tıkandı mı?
Sürecin başından beri böyle bir kanalın oluşturulmasına ihtiyaç olmadı. Çeşitli aracılar söz konusu oldu, mesajlar gitti geldi, bunlar biliniyor. Böylesi talepler de oldu ama Hareketimizin yaklaşımı Önder Apo’nun baş müzakereci olarak her zaman muhatap alınmasıydı. Önder Apo’nun söyleyeceklerinin her zaman bizler açısından bağlayıcı olacağı ifade edildi ve bundan dolayı bu yönteme çok da ihtiyaç duyulmadı. Şimdi gelinen aşamada süreç tıkandı ya da süreç yürümüyor diyebileceğimiz bir pozisyonda değiliz. İzleyebildiğimiz, takip edebildiğimiz oranda hâlen tıkanmadan bahsetmesek de zihniyette değişmeyen yargıların bu süreçte politik olarak da çeşitli handikaplar şeklinde yansıdığını ifade edebiliriz.
Eğer Türk devletinin zihniyeti değişmiş olsaydı bu süreç çok hızlı ilerlerdi. Bu bir zihniyet sorunudur. Sadece güncel olarak uygulanan taktik politikalarla ilgili değildir. Onu da belirleyen zihniyet durumudur. Bu zihniyet köklü değişmemiştir. Biz bunu değiştirmek istiyoruz. Politikalarımızda, yaklaşımlarımızda, açıklamalarımızda bu zihniyetin geçmişin güvenlikçi politikalarına dayalı, Kürdü inkâr eden, korkulu gören, ülke açısından sürekli tehdit olarak gösterilen, ki hep bunlar haksız politikalardan ve propagandadan kaynaklıdır, bunlar aşılırsa, bu yönlü bir zihniyet değişimi olursa, yani halklara bakış açısında, demokrasiye bakış açısında köklü bir değişim yaşanırsa inanın ki bu sorunların hiçbiri yaşanmaz. Diyalog içerisinde, karşılıklı anlayış içerisinde, tavizler demeyelim ama birbirini anlama ve birbirine yakınlaşma mümkün olacaktır. Sorunların çözümü çok daha kolay olacaktır. Kendi açımızdan bir zihniyet değişimi yaptık ve yaklaşıyoruz. Adımlar atmak istiyoruz ve atılan adımlar basit değildi. Çok tarihsel adımlar atıldı ve deyim yerindeyse sorunun çözümüne yaklaşmak isteyen tüm kesimlerin eli güçlendirildi. Hâlen bu konumdayız.
- Hükümet nereye varmak istiyor? Adım atmıyorlar. 11 Temmuz silah yakma töreni, eylemi üzerinden bir yıl geçti, hâlen aynı şeyi konuşuyoruz, tartışıyoruz. Yasal düzenleme olacak mı? Hukuki düzenlemeler olacak mı? Çünkü buna ihtiyaç var. Hükümet bugüne kadar bu adımı atmadı. Nedir, nasıl düşünüyorsunuz Hareket olarak? Hükümet-devlet bu politikayla nereye varmak istiyor? Sizi tasfiye mi etmek istiyor, güvenlik politikaları üzerinden mi bir noktaya varmak istiyor? Ya da içerideki ve dışarıdaki konjonktürel gelişmelerle paralel olarak mı sürdürmek istiyor bu süreci?
Önder Apo’nun içinde olmadığı her türlü gelişmeyi biz elbette kuşku ve kaygıyla karşılarız. Tasfiye yaklaşımı ya da hile, oyun, komplo, bunların hepsini tanımlayabilmemizin ya da evet, bu vardır diyebilmemizin sebebi Önder Apo’ya yaklaşımdır. Şimdi Önder Apo ile bir diyalog varken böyle bir tarif ve tanım içerisine girmeyiz. AKP ne yapmak istiyor, biraz da kendileri anlatsın. Biz kendi cephemizden anlamaya çalışıyoruz. Fakat AKP hükümeti gerçekten ne yapmak istediğini tarif etmiş değil. Zaman zaman güzel sözler söyleniyor. Ki bir yıldır sorunun çözümü adına, Kürt-Türk halklarının kardeşliği adına söylenebilecek en değerli sözler söylendi. Karşılıklı olarak bunlar da ilerletildi. Süreç karşılıklı ilerledi, AKP hiç istemedi, Türk devleti hiç istemedi, süreç böyle yürüdü diyemeyiz. Pratik adımlar açısından Hareketimiz bu adımları attı. Sürecin önünü açtı. Türkiye’de de komisyon oluşturuldu. Pozitif bir atmosfer oluşturuldu ama bu istikrarlı bir şekilde sürdürülmedi.
Ortadoğu şiddet kültürünü aşan bir süreç yaşandı. Yani sadece Türkiye’deki çatışmalı süreç bitmedi, belki Ortadoğu tarihinde yeni bir sayfa açılacak. Onun ön günlerindeyiz. Böyle bir kültür oluşacak. Türkiye ile diyalog hâlinde barışçıl bir süreç ilerletilir ve başarılırsa, ki biz başarılacağına inanıyoruz ve bunun için çabalıyoruz, bunun anlamı Ortadoğu’da yeni bir sayfanın açılması, yeni bir kültürel aşamaya geçiş demektir. Tüm bölgeyi etkileyecektir. Bu İran’ı da Suriye’yi de Irak’ı da etkiler. Buradan bölgenin diğer ülkelerine kadar yayılabilecek bir barış atmosferinin oluşmasına vesile olabilir. Kürt sorunu demokratik yollarla çözülmediği için Ortadoğu’da demokratik çözüm adına herhangi bir model ya da örnek çıkmıyor. Bunun toplumlar, devletler üzerinde yaratacağı etkiyi düşünürsek sadece Kürt sorununun çözümü için değil, Ortadoğu tarihini değiştirebilecek bir sürecin içerisindeyiz. Doğal olarak da muhataplardan beklenen bu ciddiyet ve sorumlulukla hareket etmeleridir. Şimdiye kadar kendilerini ifade etme, anlatma tarzına bakılırsa bir bilinmezlik havası yaratmış durumdadırlar. Bunun ne kadar farkındalar bilmiyoruz. Ama anlaşılmaz bir tablo yaratmış durumdalar ve bundan biz sorumlu değiliz, AKP sorumlu.
- Şöyle tartışmalar var, süreç ile birlikte seçimler de konuşulmaya başlandı. Yeniden Kürt meselesini, barışı, demokrasiyi hükümetin araçsallaştırmak istediği, bunu bir seçim malzemesi haline getirmek istediği yönünde de eleştiriler, görüşler var. Bu konuda ne diyorsunuz?
Politik çıkarlar açısından niye böyle düşünüyorlar, neden böyle yapıyorlar diyemeyiz. Elbette AKP de kendi hesaplarını yapacaktır. Hangi hükümet olursa bu tür hesaplar yapabilir. Bir yere kadar anlaşılırdır. Politikanın doğası gereğidir de denilebilir. Fakat tarihi bir sorunun çözümü açısından bir hükümet hesabı sadece seçime endeksli olamaz. Bununla sınırlı kalırsa süreci gerçekten ilerletme, sonuca ulaştırma konusunda kararlı bir duruş sergilememiş olurlar. Oysa defalarca kararlı olduklarını ifade ettiler. Söz böyle ama uygulamalara bakınca bir istikrarsızlık var. Buradan hareketle seçim hesapları var, bundan dolayı oyalama söz konusu deniliyorsa, peki reel siyaset açısından bakalım, yarın seçim gündeme geldiğinde ortada böyle bir sorun varsa kim bundan ne kazanacak? Sorunun çözümü sağlanırsa herkes kazanır. Sorunu demokratik yolla çözmek istiyorsa ve buna yanaşıyorsa o örgüt ya da parti kazansın. Buna kimin itirazı olacak? Kim kazanırsa kazansın, hükümette kimin kalacağı bu kadar önemli ise çözümden yana olan bir zihniyet hükümette olsun tabii ki. Kim olursa olsun ama yeter ki zihniyeti demokratik olsun. AKP bu süreçten yararlanıyor deniyor. Şöyle düşünülürse, bu süreçten yararlanıp kimi baskı politikalarını geliştirdiler diye düşünürlerse evet, bu eleştirilerinde haklılar. Ama bu eleştirilerin muhatabı biz değil, hükümettir.
- Son 40-50 yıldır Kürt meselesi sürekli seçim kazandırdı, seçim kaybettirdi. Türkiye’nin böyle bir özelliği var. Türkiye’deki siyasi gelenek bu meseleyi de “kullanmak” istiyor. Size göre geçmişte bu kadar önemli deneyimler varken Kürt meselesi gerçekten bir seçim meselesi mi? Ya da bu meselenin seçim dışında, seçim üstünde nasıl ele alınması gerekiyor?
Cevabı açık. Seçim meselesi olmadığı çok net. 54 yaşındayım, onlarca hükümeti ben de gördüm; geldiler, gittiler. Dahası sadece seçim kaybetmediler. Türkiye kaybetti. Halklar kaybetti. Onca acı yaşandı, bunlar burada dururken önümüze aydınlık bir gelecek koyacaksak ve bu acıları hep beraber güce ve yeni bir motivasyonla barışçıl bir topluma dönüştüreceksek, ki dönüştürmeliyiz, o zaman seçim hesapları ve diğer hesapların çok ötesine gidebilmeliyiz. Bu durumda sorumluluk sadece mevcut hükümette olmaz. Çünkü seçim hesabını tüm partiler yapar. Böylesine büyük, tarihî bir meselede de tüm partilerin seçim hesabı ötesinde, hatta partisel çıkarların ötesinde düşünebilmesi sorunun çok daha kolay çözülmesine vesile olabilir. Öbürü gerçekten çok kısır tartışmaların ötesinde, güncel siyasi polemiklerin ötesinde bir sonuca yol açmaz.
Bu tecrübe yeterince yaşandı, çok daha ağır tecrübeler yaşandı. Siyasi tecrübeler bunu gösteriyor ki böylesi süreçler çeşitli uluslararası güçlerin ve özellikle de Türkiye’deki savaş rantçısı çevrelerin devreye girmesi ve süreci bozması riski her zaman vardır. Bu tehlike karşımızdayken bu güçlerle doğru temelde mücadele ederek demokrasi zeminini güçlendirmek için herkesin seçim üstü, partiler üstü düşünebilmesi, ortak bir akılla hareket ederek demokratik çözümü birlikte oluşturması gerekiyor. Dolayısıyla bu sorumluluk ne sadece devlettedir ne sadece AKP’dedir, tüm partileri, örgütleri ilgilendirir. Biz nasıl ki sorumlu hareket ediyorsak, ki son derece hassas davrandığımıza, sorumluca davrandığımıza, bu süreci böyle yürüttüğümüze inanıyoruz, halkımız da kamuoyu da bunun böyle olduğunu görüp takdir ediyor, aynı şeyi tüm örgütlerden beklemek hakkımızdır.
Aynı şekilde muhalefetin de buna bu şekilde destek vermesi çok önemli ama maalesef kendi iç gündemleriyle başka bir mecraya enerji akıtılıyor. Hâlbuki o enerji toparlansa ortak bir akılla sorunların çözümü daha mümkün hâle gelir ve hükümeti de çözüme zorlayan bir güç hâline gelir. Ama mevcut pozisyonuyla maalesef muhalefetin büyük bir kesimi hükümeti çözüme zorlamıyor. Elini rahatlatıyor. Mesela oyalama siyaseti varsa ona hizmet ediyor. En dar sınırlarla hareket eden bir pozisyon söz konusu, onu ilerleten, güçlendiren bir pozisyonda değil. Böyle bir gerçeklik de söz konusu.
Türkiye’de bilgi, yorum, kanaat iç içe geçtiği için böyle toptancı bir yaklaşım da var, bunu da kabul etmek lazım. Muhalefetin de tersinden size eleştirileri var. DEM Parti’ye eleştirileri var, diyorlar ki AKP ile, Erdoğan ile anlaştılar, dolayısıyla bize dönük operasyonlar oluyor. CHP’ye dönük operasyonlar oluyor. Muhalefete yönelik baskılar oluyor. Demokrasinin olmadığı yerde, baskıların olduğu yerde Kürt meselesi nasıl çözülür? Bir iki yıl öncesine dönüp baktığımızda da aynı muhalefet şunu söylüyordu: Kürtler niye savaşıyor? Savaştığı için muhalefet üzerinde baskı oluyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu eleştiriler size geliyor. Tabii ki bugünün meselesi de değil, son iki yılın meselesi de değil. Bir önceki çözüm sürecinde de benzer eleştiriler yapılmıştı size.
Evet, DEM Parti adına cevap verecek durumda değilim ama izleyebildiğimiz kadarıyla DEM Parti tutarlı bir duruşa sahiptir. Baskı nereden gelirse gelsin hep ezilenlerin yanında oldu. Muhalefet nerede baskıyla karşılaşmışsa muhalefetin de yanında oldu. “Bizi yalnız bırakmışlar, AKP ile anlaşmışlar” deniliyorsa böyle bir durum söz konusu değil. Elbette ki AKP’yle de diyalog var, muhalefetle daha fazla var. Biz de isteriz ki muhalefet bu sürece aktif katılsın, sürecin öncülüğünü yapsın, demokratik bir ortam oluşsun ki bu baskılar ortadan kalksın. Demokrasi yoksunluğu bu baskılara yol açıyor. Sanki anlaşma olmuş, uzlaşma olmuş, buna rağmen baskılar var! Hayır, zaten anlaşma olmadığından, çözüm olmadığından, demokrasi olmadığından bunlar gelişiyor.
Biz de çözüm gelişsin, demokrasi gelişsin diyoruz. Çözüm ile birlikte demokrasi gelişir, iç içedir, bunları birbirinden ayıramayız. Demokratik bir süreç ilerlerse elbette bu baskılar ortadan kalkacak. Fakat siyasetin diyalektiğinde önce tüm baskılar ortadan kalksın, ondan sonra zaten anlaşma, uzlaşma olur diye bir şey yok. Diyalog süreçleri, ki dünya deneyimlerinde görülmüştür, çok zorlu olmuştur. Birdenbire her türlü baskı ortadan kalkmış, her şey kabul edilmiş, ondan sonra güllük gülistanlık bir ortam oluşmuş diye bir şey yok. O yüzden Önder Apo her zaman uyardı, Hareket yönetimimiz de hep uyardı. Bu süreç müzakere ve mücadele sürecidir. Hatta bizim açımızdan daha fazla da politik bir mücadele süreci oluyor. İdeolojik bir mücadele süreci, zihniyetleri değiştirme süreci oluyor. Böyle bakılınca muhalefetin bu eleştirileri aslında tam karşılığını bulmuyor. Evet, kendileri üzerlerine gelen baskı konusunda yeterli desteği görmemişlerse eleştirebilirler. Demokratik siyasetin her türlü baskının karşısında olması gerekiyor. Fakat dediğimiz gibi sürece katılım ve yaklaşımda doğru yerde durmaları gerekiyor.
Orada DEM Parti’ye bir haksızlık yapılmıyor mu? Yani DEM Parti’ye bu baskıların daha fazlası yapıldı geçmişte, hâlen siyasetçiler içeride, sürgünde.
Sanki sorunlar çözülmüş, çok rahat hareket edebiliyorlarmış gibi bir durum yok. DEM Parti’nin mevcut yönetim sayısından daha fazlası hapishanededir. Hâlâ sürgünde olan onca milletvekili, belediye başkanı, siyasetçi var. Dünyanın her tarafına dağılmış durumdalar, hâlen dönemiyorlar. Bir arada olsalar çok daha büyük bir siyaset yürütebilirler. Çok daha güçlü olabilirler. Bu baskı bu şekilde de devam ediyor.
Evet, DEM Parti sanki bütün baskılardan azade, çok rahat bir ortamda çalışıyor denilemez. Bir yılı aşan bir sürece rağmen DEM Parti hâlen Türkiye’nin bazı illerine gidip rahat çalışma yürütemiyor. Hâlen savaş rantçılarının ve şoven milliyetçi kesimlerin saldırısına uğruyor çok yoğun bir şekilde. Hâlen basın üzerinden inanılmaz bir tecrit uygulanıyor kendilerine. Türkiye basını DEM Parti’ye açık değildir örneğin. Türkiye’deki meydanlar, demokratik meydanlar, siyaset meydanları, toplumla buluşacakları alanlar DEM Parti’ye açık mıdır? Diyeceksiniz ki doğrudan bir saldırı yok, vurma yok, öldürme yok. Bunlar sürecin gerekleri. Bunlar olsa zaten çatışmalı süreç devam ediyor diyeceğiz. Ama bunun yanında DEM Parti de çeşitli baskılarla karşılaşıyor. İnanılmaz derecede düşünce anlamında sürecin baskısını onların üzerine yıkan bir AKP söz konusu. Muhalefet ise DEM Parti’yi yalnız bırakarak sorunu ona yıkma durumunda kalıyor.
Hiç yer almadı diyemeyiz. Meclis komisyonlarında yer aldılar, çeşitli vesilelerle açıklamaları oldu. Özellikle CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in istikrarlı bir şekilde bu süreci destekleyen açıklamaları, yaklaşımları oldu ki biz bunları her zaman takdir ettik. Ama bununla beraber bu süreci sahiplenme konusunda DEM Parti biraz yalnız bırakıldı. Eleştiriyi tek taraflı yapmamak gerekiyor. Kendileri de konumlarını biraz gözden geçirseler iyidir. Bu süreç bu şekilde zorlanıyorsa, çeşitli zorluklarla karşılaşıyorsa biraz da muhalefet kendisine pay çıkarabilmeli diye düşünüyorum.
- Muhalefetten, demokrasi güçlerinden beklentilerinizi biraz dile getirebilir misiniz? Biraz daha açabilir misiniz? Bu süreçte demokrasi ve özgürlük eğer herkesin ortak paydasıysa bu konuda beklentiniz nelerdir? Tamam, size karşı eleştiriler var, açıklıkla yanıt verdiniz. Sadece parlamento değil, akademiden, sendikadan, sivil toplum örgütlerinden, sanatçılardan ve benzerlerinden beklentileriniz nelerdir?
Aslında sadece Türkiye’de değil, dünyanın her yerinde en ufak baskıyla karşılaşan insanlar, gruplar kim olursa olsun, baskıyla karşılaşan herkesin yanındayız. Onlar adına mücadele ediyoruz, demokrasi mücadelesini onlar adına yürütüyoruz. Bu dünyada büyük zorluklara, büyük imkânsızlıklara rağmen demokrasi mücadelesinde kararlı ve ısrarlı olan bir güç varsa o da biziz, Hareketimizdir. Dolayısıyla eleştirenler şunu bilmeli: Gerçekten onların yanında mıyız diye düşünüyorlarsa bu konuda hiçbir kaygıları, tereddütleri olmasın. Eleştirileri karşılığını her zaman buldu, bulacaktır.
Fakat bizim beklentimiz sadece parlamenter sistem içerisinde partilerden, onların sahiplenmesinden yana değil, bu yeterli olmuyor. Toplumsal olarak barış mücadelesinin sahiplenilmesi tüm Türkiye halklarının sahiplenmesiyle mümkündür. Türkiye halkını çok iyi tanıyorum. Bu süreci en iyi sahiplenecek bir halk gerçekliği de söz konusudur. Ama bu sürecin halka doğru yansımasının önüne geçiliyor. Süreci topluma taşıyabilecek dinamiklerin Türkiye’nin tüm şehirlerinde çalışması, rahatlıkla girip çıkması engelleniyor. Ya da basın barikatı yoluyla, ki topluma erişmenin en etkili yöntemlerinden, araçlarından biri olan medya kuruluşları DEM Parti’ye yüzde 99 kapalı. Bu süreci en iyi yansıtacak, en iyi anlatacak kesimdir.
Önder Apo diyordu, ben iki saat televizyonda konuşayım, Türkiye halkını ikna ederim. Ama bu olanaklar, koşullar hiç yaratılmadı. Beklentimiz öncelikle bu süreci başlatan ve yürüten Önder Apo’nun sağlıklı çalışabileceği koşulların oluşturulmasıdır. Ki zindan koşullarında 28 yıldır tutuluyor ve sağlıklı çalışma koşullarına sahip değil. Bu sadece tecrit ile açıklanacak bir durum da değil, onu aşan bir durum söz konusu. Bir diyalog, tartışma süreci var, kamuoyu merak ediyor. Doğrudan birinci ağızdan neden öğrenmesin? Önder Apo’dan dinlemeliler. Böyle olursa elbette Türkiye halkı tek yanlı, olumsuz propagandaların etkisinden çıkacaktır. Çünkü Türk ve Kürt halkı arasında bir sorun yok. Asıl sorun nerededir, herkes biliyor.
Bu negatif propagandayı kırabilecek en önemli güç ve olanak Önder Apo’nun konuşmasıdır. Bu sağlanırsa gerçekten Türk halkının çok hızlı bir şekilde barış sürecini sahiplenmesi mümkün. Artık her çevre kabul ediyor ki toplumun büyük bir kesiminin desteği var. Çok sınırlı olanak ve imkânlarla yansıyan süreç bile toplumda çok büyük bir destek görüyor. Bunu anlamayacak durumda değiliz. Çok ahlaksızca, deyim yerindeyse savaş rantçılığı diliyle konuşan çevreler dışında herkes sahipleniyor. Önder Apo’ya ağza alınmayacak, insana yakışmayacak sözlerle saldırıyorlar hâlâ. Buna cevap verme olanaklarına da sahip değil. Bunu yapanlar çok sınırlı bir kesim ama güçleri var. Devlet içinde de güçleri var, toplumun belli bir kesimini de etkileyebiliyorlar. Bunlar tehlike oluşturabilir. O hâlde bu tehlikeyi bertaraf edecek tek güç Türkiye toplumunun süreci pratik olarak da sahiplenmesidir. Bunun önünün açılması gerekiyor.
- Kamuoyuna baktığımızda ağırlıklı bir kanaat var, hükümete güven yok. Güven duymayanlar izleyici pozisyonunda, bu da sürecin maliyetini daha da artırıyor. Bu konuda görüşünüz nedir? Kürt halkı başta olmak üzere kaygılar dile getirilebilir ama bu durup beklemeyi, izlemeyi mi gerektirir, yoksa tersi bir durumu mu? Bu konudaki yorumunuz nedir? Çünkü Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan da demokratik entegrasyon yasalarından bahsettiğinde beklentili olmanın dışında sürecin inşa edilmesini savunuyor. Bu çağrılarda bulundu. Hareket olarak ne diyorsunuz bu konuda?
Niye güvenelim? Neyine güveneceğiz? Yüz yıllık bir inkâr zihniyeti olduğu gibi sürdürülüyor. Pratik adımlar atılmıyor. Zihniyetin değiştiğinin tek göstergesi pratik adımların atılması. Sadece hukuki güvencelerden de bahsetmiyorum. Bu süreci güven üzerinden yürütmedik. Kendi yaklaşımlarımızı değiştirdik. Önder Apo bizi değiştirdi. Devlete düşman olarak bakıp bu devletle savaşıp hak elde etme yöntemini, stratejisini ortadan kaldırdı. Bu yönlü zihniyet değişimi çok güçlü. Bakış açımız değişti. Eskinin anlayışı, tarzı, üslubu değişti. Ama güven duyulabilecek bir süreç isteniyorsa Önder Apo’nun önü açılırsa bu durum çözüme dair güven olgusunu artırabilir.
Daha da önemlisi toplumun katılabilmesidir. Katılım sağlanabilmesi için de AKP’ye güveniyor muyuz, güvenmiyor muyuz tartışması çok anlam ifade etmiyor. Anlamsızdır denilebilir. Toplum her koşulda kendisini inşa etmek, örgütlemek, kendi yaşamını kendi eliyle idame ettirmek zorunda. Devletten beklemenin herhangi bir karşılığı yoktur. Neyi bekleyeceğiz devletten? Bu çözüm olsun olmasın, bundan sonra böyle olacaktır. Değişen ve anlamamız gereken şey budur. Devletle bir çözüm olsun olmasın, diyelim ki bu süreç tıkandı, gerçekten yürümedi, toplum ne yapacak? Bugün olduğu gibi devletten bekleyecek mi?
Kaldı ki halkımız tümüyle bekleme pozisyonunda değil, gerçekten canla başla çalışıyor. Zaman zaman süreklileşmeyen, beklentili pozisyonlara giren, dönemsel psikolojiler öne çıkıyor. Bu toplum psikolojisinde anlaşılmayacak bir husus değildir. Devletler, egemenler toplum psikolojisini yönlendirme, toplum aklıyla oynama gibi bir pozisyon takınıyorlar fakat bu toplum bilinçli. Özellikle de bizim halkımız hem örgütlü hem bilinçli. Dolayısıyla bekleme pozisyonunda değil aslında. Her yerde takip ediyoruz. Miting, yürüyüş, toplantılarını yapıyor. Komünlerini inşa ediyor. Adım adım yapıyor. Yeterli değil tabii, bunu Türkiye toplumuna da taşıyabilmek gerekiyor.
Mandela diyordu, “Onların yüreklerine hitap edeceğiz.” Bizim buna da ihtiyacımız var. Bu konuda da daha fazla yol, yöntem geliştirerek bu süreci baltalamaya, önünü kapatmaya, oyalamayla yürütmeye çalışanlara rağmen bu süreç ilerleyecektir. İlerleme güvencesi de bütün toplumun sahiplenmesidir. Türkiye toplumunun da sahiplenmesini bu yöntemle sağlamamız mümkün.
Ben Kürt halkının örgütlülüğünün Türkiye’ye de yansıması gerektiğine inanıyorum. Her Kürdün bir Türkü de bu konuda harekete geçirici bir rol oynaması gerekiyor. Türkiye tarafında vicdanlı insanlar, aydınlar, sanatçılar var, sahipleniyorlar. Bu sorunun cevabını aydınlar da tartışıyor: Neden 10 yıl önceki süreci daha güçlü sahiplenirlerken bu süreçte aynı pozisyonda olunmuyor? Çok daha güçlü bir sahiplenme görülmüyor? Aslında önceki sürece benzemeyen bir süreç söz konusu ve çok daha güçlü bir sahiplenme ruhta, maneviyatta var. Öne çıkarılan, bu sürece karşıt olanların, bu süreci sekteye uğratmak isteyenlerin medyayı kullanması üzerinden bir algı oluşturuluyor.
Bırakalım Türkiye’de yaşayan bütün halklar konuşsunlar, iradelerini yansıtsınlar. Bence yüzde 99’u bu süreci destekleyecektir. Gerçekten ırkçı, faşist, savaş olsun, kan dökülsün, biz de rantımızı yiyelim diyen küçük bir kesim dışında herkes destekleyecektir. Dolayısıyla yapılması gereken, Türkiye tarafında kalan medya engelini aşabilecek yöntemlerin geliştirilebilmesidir. Bu sağlanırsa iradeleri daha fazla açığa çıkarılacaktır. Mesela Çerkesler bu süreci neden desteklemesin? Ermeni, Arap halkı neden desteklemesin? Sonuna kadar destekleyeceklerdir. Türk halkının büyük bir bölümü destekleyecektir. Bu desteğin yansıma durumu reel siyasette mitinglerle, toplantılarla ifade edilir. Bunların yansımadığı bir durum söz konusudur. Bunun önünün açılması için de elbette demokrasi güçlerinin öncülüğüne ihtiyaç vardır. Sol sosyalist güçlerin, samimi olan bütün Müslümanların, bu sürece destek veren ve öncülük eden güçlerin bir araya gelip bu politikaları gerçekleştirmesi, ortak bir akılla bu barikatları kıracak Aktivite sergilemeleri gerekiyor. Bu konuda elbette çok daha yaratıcı yol ve yöntemler geliştirilebilir. Bu süreç Önder Apo’nun öncülüğüyle yürüdü. Önder Apo’nun önü açıldığı andan itibaren Türkiye halkı doğrudan bir temas görecek, yani sözle bir temas, gözle bir temas. Bu, inanılmaz derecede bir etkide bulunur. Çok daha fazla sahiplenici bir düzey ortaya çıkabilir. Bunu yapmaya çalışalım. Aydınlar, sanatçılar, gazeteciler Önder Apo ile görüşme talebinde bulundu, biliyorsunuz. AKP’nin de bunun önünü açması gerekir, bundan korkmaması gerekiyor.
- Orada da şöyle bir sorun devreye giriyor. Hükümet içeride ve dışarıda kendisiyle ilgili baskı hissetmiyor. Süreçle ilgili çok rahat. Burada toplumsal muhalefete, Kürt halkına düşen sorumluluk nedir? Hareket olarak yaptığınız açıklamalarda, “Bir güven meselesi ve güven sorunu var ama biz kendimize güveniyoruz” dediniz. O zaman Amed başta olmak üzere Türkiye metropolleri ve Kürdistan’ın diğer bölgelerinde yüz binlerce, milyonlarca insan barış için sokağa dökülse bunun herhalde sonucu farklı olur?
Elbette, gerçekten halkın çabası var, yurt dışında yaşayan halkımız çabalıyor, uğraşıyor, didiniyor. Kürdistan’ın her tarafında bir uğraş, çaba söz konusu. Fakat bunun AKP üzerinde daha fazla etkili olabilmesi, toplumsal gücün daha fazla açığa çıkması ve süreklileşmesiyle ilgilidir. Yani şöyle düşünülmesin: “Zaten diyalog var, tartışmalar var, ne olacaksa orada olacak.” Bu biçimde düşünülürse büyük bir yanılgı olur. Halkımız böyle düşünmüyor, ben politik düşündüklerini görüyorum. Zaman zaman Botan’da, Amed sokaklarında, Serhat’ta yapılan programlara bakıyoruz. Halkımızın değerlendirmeleri çok isabetli fakat bunun örgütlü bir şekilde bir barış hareketine, bir çözüm hareketine dönüşebilmesi nasıl sağlanabilir? Onun sürekliliği nasıl sağlanabilir?
Ben daha önce de önermiştim. Kanın dökülmediği, çatışmaların olmadığı, savaşın olmadığı ortamda şarkılar söylenebilmeli, sanatçılar sürekli buna öncülük yapabilir. Ama Kürt sanatçılar kendi başına kendi halkına şarkılar söylerse bu yeterli olmaz. Neden Türkiyeli sanatçılarla birlikte barış şarkıları söylenmesin? Sadece Amed’de değil, neden Trabzon’da, Rize’de, Samsun’da söylenmesin? Neden İzmir’de, Muğla’da söylenmesin? Bu, belirttiğimiz atmosferi oluşturur. Sanat yoluyla oluşturalım. Tiyatrolar, ortak sanatsal etkinlikler yoluyla oluşturalım. Sinema buna hizmet etsin. Sanatın dili birleştirici olabilir, gerçekten en büyük birleştirici güç sanattır.
Spor buna hizmet etsin. Hep derler ya, “Siyaseti spora bulaştırmayalım.” Tam tersi olması lazım galiba. Tartışılan başlıklar var, onu da size sormak istiyorum. Birtakım çevreler, daha çok dijital medyada sesi çıkanlar, “Türkiye’nin demokratikleşmesi Kürtlere mi kaldı?” eleştirilerini yapıyorlar. Sürekli Kürt barışı ile Türkiye’nin demokratikleşmesini kalın çizgilerle birbirinden ayırıyorlar. Siz de tersini savunuyorsunuz. Kürt barışı ile Türkiye’nin demokratik dönüşümü birbirine bağlı mı?
Kürtler sadece demokrasi mücadelesi yürütmüyor. Dünyayı karanlık bir zindana çevirmeye çalışan kapitalist sistem karşısında mücadele eden bir halk gerçekliği var. Gerçekten milyonlarca halk kapitalizme teslim olmamak için kendi alternatifini oluşturma mücadelesi yürütüyor. Bundan daha büyük bir demokrasi mücadelesi düşünülebilir mi? İşte değerli filozof John Holloway, “Ta Meksika’dan 11 bin kilometreden kalktım, geldim buraya, Kürdistan’a. Burada bir ışık gördüm de ondan dolayı geldim” diyordu. Kapitalizmin karanlığı içerisinde Kürt halkını “yeryüzündeki tek ışık olarak” gördüğünü ifade ediyordu.
Bunu ben söylemiyorum, biz iddia etmiyoruz, kendileri söylüyor. Onun gibi yüzlerce aydın açıklama yaptı. Kürt halkının mücadelesinin kapitalizm karşısında bir mücadele olduğunu ifade etti. Bundan daha büyük bir demokrasi mücadelesi mi olur? Evet, demokrasi mücadelesine kim öncülük yapıyorsa onları biz destekleriz, onlarla birlikte yürümeli ve birlikte hareket etmeliyiz. Bu konuda da ittifak güçlerimiz vardır. Öyle “Kürt halkına mı kalmış?” diyenler öncülük yapsınlar, onlarla birlikte yapalım, biz kendileriyle birlikte yürüyelim. Böyle bir iddiamız var. Demokratik mücadeleye öncülük yapacağız. Ama sadece Kürt halkı olarak değil, tüm demokrasi güçleriyle birlikte.
- Demokrasi olmadan Kürt meselesinin çözülme imkânı var mı?
İç içe geçmiş durumda. Çözüm bir kerede olmayacak. Demokrasi de bu ülkeye, bu coğrafyaya bir kerede gelmeyecek. Hiçbirini birbirinden ayıramayız. Ama bir yol haritası olarak düşünülürse reel politika bize şunu söyler: Sorunun çözümü için niyet beyanları gerçekleşti. Bunun hukuki güvencesi de sağlanırsa ondan sonrası adım adım demokrasiye geçiş sağlanacaktır.
- Demokrasi olduğunda sorun çözülüyor. Hep “Türkiye’nin demokratikleşmesi bize mi kaldı?” diyenler burada yanılmıyor mu?
Eğer Kürtler arasında, “Türkiye’nin demokratikleşmesinden bize ne?” diyenler varsa hangi dünyada yaşadıklarını dönüp bir sorgulasınlar. Demokrasisiz yaşayamazlar. Kürt de Türk de demokrasisiz yaşayamaz. Demokratik gelişme ve dönüşüm olmadan Türkiye’de Kürt sorununun çözümü mümkün değildir. Bu kanaate herkes ulaşmış durumda. Öyle düşünenler nereden hareket ediyor, hangi akılla düşünüyor bilemiyoruz. Bir daha sorgulasalar, kendilerini gözden geçirseler iyi olur.
- Bilgi akışı ve bilgi eksikliğinin yol açtığı sorunları siz söylediniz. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan hâlen tecrit altında, görüşleri doğrudan kamuoyuna yansımıyor. Dolayısıyla zaman zaman görüşme notları kamuoyuna yansıyor, kamuoyu da bilmiyor, gerçek mi, değil mi? Ya da ne kadarı gerçek, ne kadarı manipüle edilmiş ya da edilmemiş? Durum böyle olunca bu meseleyle ilgili de çok sayıda yorum ortaya çıkıyor. Bir bilgi boşluğu ortaya çıkıyor. Dedikodu çoğalıyor, spekülasyonlar çoğalıyor, komplo teorileri devreye giriyor. Yani insanlar metnin kendisiyle değil, metinle ilgili yapılan yorumlarla ilgileniyorlar ve bunu gerçek sayıyorlar. Bunun önüne geçmek, toplumun daha doğrudan bilgi sahibi olabilmesi için nasıl mekanizmalara ihtiyaç var?
Buradasınız işte. Örneğin gazetecilerin, medyanın, basının bunda çok önemli bir rol oynayacağını düşünüyorum. Evet, daha doğru, yeterli bilgilenme açısından bu tecridin ortadan kalkması gerekiyor. Dolaylı değil, yani doğrudan Önder Apo’nun duyulabilmesi, sesinin duyulabilmesi gerekiyor. Onun dışında da elbette kimse Hareketimizin açıklamaları ve DEM Heyeti dışında ortada dolaşan spekülasyonlara kulak vermemeli. Bu konuda yaklaşım net olmalı.
Ama dediğimiz gibi, yani biz inanıyoruz ki bu süreç ilerleyecek ve büyük bir açıklığa yürüyecektir. Biz açıklıktan yanayız ama ortada şu anda 52 gündür tecrit var. Gizli saklı bir şey söz konusu değildir. Herhangi bir bilgi yok ki paylaşıldı mı, paylaşılmadı mı, başka bir tartışma mı var acaba? Yok yani, gerçekten yok. Olan zaten yansıyor. Yansıyanın veya anlatılanın dışında da bir şey yok.
Olduğunda da DEM Heyeti bu sorumluluğu taşıyor. Hareketimiz de tarihî bir sorumlulukla hareket ederek her zaman kamuoyunun doğru ve yeterli bilgilendirilmesinden yana tutum sahibidir. Bundan sonrası nasıl şekillenir? Daha büyük bir sağduyuyla hareket edilirse daha büyük bir açıklık söz konusu olabilir. Dediğimiz gibi tecrit durumu söz konusu olmazsa bilgilenme olur. İşte gazeteciler gitsin, Önder Apo’yu dinlesinler ya da kaldırılsın önündeki bütün engeller, doğrudan basına konuşsun. Kim ne merak ediyorsa Önder Apo’dan cevabını dinlesin. En doğrusu budur.
- Yeniden çerçeve yasa ile devam edersek, hükümet medyası, yani resmî bir bilgi değil ama resmî metin olmadığı için, görmediğimiz için ancak yorum yapabiliriz. Hükümet sever böyle şeyleri, zaman zaman çerçeve yasa ile ilgili kendi görüşlerini medya üzerinden servis eder, kendisine yakın medyada tartıştırır, tepkileri ölçer. Şöyle diyor: Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, yasanın bütünlüklü çıkmasını istedi, siz de bunu savunuyorsunuz, söylüyorsunuz. Fakat hükümet de şöyle diyor: Tamam, bir yasa çıkacak, çerçeve yasa çıkacak ama 200 yönetici bu kapsam dışında tutulacak. Kürt Halk Önderi’nin durumuyla ilgili de bir düzenleme olmayacak ya da düzenleme Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan durumunu içermeyecek, bu kapsam dışında tutuluyor. Bunları doğru kabul edersek bu süreci nasıl etkiler? Ayrıca sadece bu değil, sizin ve en önemlisi Abdullah Öcalan’ın onayı olmadan bir çerçeve yasa çıkarsa bu hangi sonuçlara yol açar, sizin tavrınız ne olur?
Aslında sürekli belirtildi, tekrar edelim. AKP kendi adına tek yanlı olarak bir yasa çıkarmaya kalkarsa bunun hiçbir karşılığı olmaz. Ama diyalog içerisinde Önder Apo’yla, Hareketimizle, yine Türkiye’deki siyasi partilerle birlikte bir yasa süreci yürütülürse elbette bunun daha sağlıklı sonuçları olacaktır. Bu tartışmaların içinde değiliz. Yani bazen öyle saçma sapan tartışmalar yapılıyor ki insan muhatap bile olmak istemiyor. Hatta bireyselleştiriliyor, kişiselleştiriliyor. İşte gerilla ne olacak, şu gelecek mi, bu gelecek mi diye tartışmalar yapılıyor. Allah aşkına, sanki burada hepimiz oturmuş bekliyoruz, gözümüz yasada! Gelip gördünüz yani, böyle bir şey söz konusu bile değil.
Ama şu var: Hepimizde tarihî bir sorumlulukla hareket etme bilinci var. Bu sürecin yasal zeminde çözüme kavuşması adına hukuki bir süreç işlemeli diyoruz. Şimdiye kadar hukuk dışı, yasa dışı işledi. Yasayla işletilen ne vardı? Onun da ne kadar yasal olduğunu kamuoyu takdir eder. İşte bir Meclis çalışma grubu oluşturuldu. Onu bile yasayla çıkarmadılar. Yani bugüne kadar her şey hukuk, kanun, yasa ötesinde yürütüldü. Artık bu sürecin yasal güvencelere kavuşturulması gerekiyor. İşte o zaman süreç yeni bir evreye taşınacaktır.
Yani bir yasa çıkacak, her şey çözülecek gibi bir beklenti içerisinde değiliz. Ama bu yasanın sağlıklı olması için diyalogla yürütülmesini savunuyoruz. Hâlâ o konumdayız ve bunu bekliyoruz. Elbette bunu istemek de hakkımız. Yasal süreç bir ilk adımla bile başlasa, ki Önder Apo’nun tarif ettiği kök yasa ya da işte çerçeve yasa sağlıklı bir şekilde çıkarsa bunun Türkiye toplumu tarafından da sahiplenileceğine, işte barışın toplumsallaşması deniliyor ya, bununla birlikte daha güçlü bir şekilde toplumsallaşmanın gelişeceğine inanıyorum.
Ama AKP bu yasa tartışmalarından, bu şekilde olumsuz, negatif tartışmaların yapılmasından sorumludur. Önüne geçmeliydi. Yapılan tartışmalar sağlıklı değil. AKP kendi adına resmî bir şey de söylemiş değil. Ama görüyoruz işte, basın yayın organlarında el altından bir algı oluşturulmaya çalışılıyor. Biz bu tartışmalara uzak durmaya çalışıyoruz. Sürecin hassasiyetinden dolayı çok bir şey de söylemek istemedik ama gerçekten böyle devam etmemeli. Devam etmeyeceğine de inanıyoruz, akıl kârı değil yani.
- Dediniz ki Kürtler yasa dışı ilan edildi, biz istiyoruz ki yasal bir çerçeve olsun, onun içerisinde Kürtler, Kürt meselesi çözülsün. Şimdi bu durumda daha önce kamuoyuna Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, siz, yine Hareketinizin yönetimi defalarca açıklamalarda bulundu. Ama tartışma güncel olduğu için yeniden sizden duymak istiyoruz. 1, 2, 3 diye sıralarsanız, yani sizin çerçeve yasada görmek istediğiniz, ayrıca sizin bir yol haritanız var mı? 1, 2, 3 diye sıralarsak, bilgiyi güncellersek nasıl sıralarsınız?
Şimdi mesele sadece çerçeve yasaya takılmış ya da orada kilitlenmiş değil. Cumhuriyete Demokratik Entegrasyon sürecini geliştirmek istiyoruz. Cumhuriyetten dışlanmış olan Kürt halkı başta olmak üzere tüm toplumsal kesimlerin Cumhuriyetle buluşmasını sağlamak istiyoruz. Bunun koşulu Cumhuriyetin demokratikleştirilmesidir. Çerçeve yasa dediğimiz, Cumhuriyetin demokratikleştirilmesine giden sürecin önünü açacak bir yasadır. Bu yüzden kök yasa dedik, bu yüzden onarıcı bir yasa olarak tarif edildi, bu yüzden ilk adım olarak tarif edildi. Dallanıp budaklanabilecek, açılabilecek bir yasa olarak, nereye açılacak? Kimilerinin tarif ettiği gibi ucu bucağı olmayacak, Türkiye bilmem bir bilinmezliğe sürüklenecek değil, hayır, tamamen demokrasiye açılacak. 1, 2, 3 diye madde madde yasadan ne bekliyoruz diye sıralama yapmak istemiyoruz.
- Hayır, sizin görüşünüz ne? Beklenti değil de tarafsınız sonuç itibarıyla.
Önder Apo bir çerçeve oluşturdu, bunlar Hareket yönetimimiz tarafından açıklandı. Karşılıklı diyalogla yürütülecekti. O zaman dediğiniz gibi 1, 2, 3 maddeler çok net olarak tarif edilmişti. Ama bunlar yürümedi, bugüne kadar yürümediğini gördük. Dolayısıyla bugün Önder Apo’nun da Hareketimizin de istediği bir yasa, demokratik teamüllere uygun bir yasa olacaksa onun önünü açacak, bu süreci yasallaştıracak.
Bu yasa elbette öncelikle Önder Apo’nun statüsünü güvence altına almalıdır. Bu tecrit kalkmalı, Önder Apo’nun statüsü tanımlanmalı. Yani geçmişte işte Devlet Bahçeli koordinatörlük biçiminde bir rol tanımladı, sonrasında ise eklediği hususlarla, tariflerle, tanımlarla altını boşalttı. Önder Apo’nun baş müzakereci konumunun yasayla bir statüye, güvenceye alınması bu sürecin ilerlemesi için en önemli husus.
Bununla birlikte işte yasa dışı sayılmış bütün kesimlerin demokratik sürece, demokratik siyasete katılımının önünün açılması gerekiyor. Bu şu değildir, yani herkes gelecek Ankara’da siyaset yapacak ki biz Ankara’da siyaset yapmaya sıcak bakan bir hareket değiliz yani. Halkımız içerisinde, toplum içerisinde siyaset yapma olanaklarına kavuşursak bundan daha değerli bir şey söz konusu olamaz ama bu demek değildir ki Ankara’da siyaset yapanlar küçümseniyor, önemsenmiyor. O anlamda belirtmiyoruz yani. Zaman zaman tartışıyorlar, işte gerilla Meclis’e mi gelecek? Evet, bu demokratik cumhuriyet hepimizin ortak cumhuriyeti olacaksa, Önder Apo’nun dediği gibi bu devlet hepimizin ortak devleti olacaksa her yerinde, her kademesinde, her çalışmasında bulunabilmeliyiz tabii ki.
Ama bizim demokrasiden anladığımız biraz farklı yani. Toplumsal demokrasi açısından siyasetten anladığımız farklı, toplumsal siyaset açısından düşünüyoruz bunları. Dolayısıyla yasa, yasa dışı olmuş her kesimin demokratik sürece katılımını sağlayabilirse bu başlangıç açısından gerçekten de idealdir. Bütün sorunları çözmez, bütün demokratikleşme sorunlarını çözmez ama kesinlikle önünü açacağına inanıyoruz. Böyle bir yasa olursa elbette desteklenecektir, bu sürece katılım da sağlanabilecektir.
Ama henüz ortada görünen hiçbir şey yok, yok yani. Basına algı oluşturmak için sunulanlar dışında herhangi bir şey yok. Bugünlerde işte çeşitli görüşmelerin yapıldığından bahsediliyor, bizler de fikir sahibi oluruz, kamuoyu da aydınlanır. Yani ne olup bittiğine dair, AKP’nin ne düşündüğüne dair biz de bilgi sahibi oluruz. Varsa bir diyalog, tartışma, Önder Apo’yla ne düzeyde olduğu bu tecrit kaldırılarak gösterilmiş olur ki bunu da bekliyoruz açıkçası.
- Şimdi bir: Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın statüsü. Diğeri gerillanın, dolayısıyla yurt dışında, hapishanede, cezaevinde olan Kürt siyasetçilerinin siyasal yaşama katılması, demokratik siyasal sürece katılmaları. Bununla birlikte daha önce siz sık sık dile getiriyordunuz. Kürt halkının statüsü, siyasi statüsü; hâlen kayyumlar devam ediyor. El konulan belediyeler daha iade edilmiş değil. Bu süreçle ilgili beklenen adımlar da atılmadı. Kürtlerin siyasi statüsü hakkında ne düşünüyorsunuz? Çünkü Ankara’ya dönüp baktığımızda Ankara güvenlik eksenli bakıyor ve süreç gerillanın silah bırakmasına odaklanmış. Eğer böyle olursa sorun çözüldü varsayılıyor, bu şekilde bir bakış açısı var. Siz burada ayrışıyorsunuz, Kürtlerin siyasi statüsünden söz ediyorsunuz ki işte vakti zamanında Murat Karayılan, Hasan Cemal’e söylemişti, “Piknik yapmak için dağa çıkmadık” diye. Bu sebeplerin ortadan kalkması için Kürtlerin hangi haklara öncelikli olarak sahip olması gerekiyor?
Aslında Cemal arkadaş yakın zamanda bir açıklamasında bunları ifade etti. Yani bu yasa sadece gerilla ile sınırlı olamaz çünkü sorun sadece gerilla ile sınırlı değildi, sorunun kaynağı gerilla değildi yani. Sorunu çözmek için gerilla ortaya çıktı ve bugün silahlı mücadele stratejisine son veren, demokratik yasal sürece dâhil olmak isteyen bir gerilla gerçekliği var.
Dolayısıyla Önder Apo’nun statüsünün tarif edildiği, tanımlandığı koşullar sağlanırsa giderek demokratikleşme sürecinin önü açılır. Yani dediğimiz gibi yasa dışılık kaldırılırsa, sürece yasa dışı sayılan herkes dâhil olursa, zindandakiler bırakılırsa, sürgündekiler, dağdakiler bu sürece dâhil olursa elbette demokratikleşmenin önü açılacaktır.
Bu yasalar çıkmadan da, yani herhangi bir çerçeve yasa ya da hukuki hiçbir yasa çıkmadan da kayyum politikasına son verilebilir. Onu soruyorsanız çok açıktır yani. Bugüne kadar sürdürülmesi inanılmaz derecede halkımızda tepki yaratmıştır. Yani diktatörlük denildi, faşizm denildi. Günümüzde de demokratik çözüm sürecinin temel şartı olarak ifade ediliyorsa bu kavramlar tam yerindedir. Onun sürdürülmesi aslında baskıya, zulme, faşizme, diktatörlüğe çağrı anlamına geliyor.
Tartışmasız ortadan kaldırılması gerekiyor. Kayyumlarla bu süreç yürümez, bu açık. Çerçeve yasada bir daha kayyumların olmamasını sağlayacak güvenceler olursa iyidir, olmazsa bile mutlaka Türkiye’de anayasa değişimiyle bunun sağlanması gerekiyor. Öyle olmalı ki bundan geri dönüş olmasın. Nasıl ki diyorsak silahlı mücadele stratejisine son verildi ve bundan geriye dönüş yok, Türkiye’de de demokrasiden geri dönüşün olmamasını sağlayacak yasal sürece giriş yapılabilmelidir.
Dolayısıyla hepsi birden olmaz ama bir kararlılık göstergesi ve başlangıç itibarıyla yasal çerçeve sağlıklı bir şekilde oluşursa bu, zamanla Türkiye’de demokrasiyi güvenceye alacak anayasal değişimleri gerektirecektir. Nedir bunlar? Hemen akıllarına Türkiye’nin üniter yapısını değiştirecek, bilmem bölecek anayasa değişimi mi isteniyor soruları geliyor. 12 Eylül Anayasası’yla yaşıyorsunuz. Bundan utanmıyor musunuz? Yani bu anayasayla yürüyenlere soruyorum. Hâlâ 12 Eylül Anayasası geçerli değil mi? Peki, 12 Eylül’e karşı olmayan kimse var mı? En sağından en soluna kadar herkes bundan dert çekti, müzdarip, herkes de karşı. Peki, bu anayasayla neden yürüyoruz? Bu anayasanın değişmesi yıllardır tartışılıyor. İşte şimdi tarihî bir fırsat var önümüzde.
- Hükümet her seçim döneminde de bir seçim vaadi olarak anayasa değişikliğini gündeme getiriyordu. Bir türlü olmadı tabii, bugüne kadar bir değişiklik olmadı. Hükümet medyasının dilinden, muhalefet medyasının dilinden memnun musunuz? Nasıl görüyorsunuz?
Yeni süreç bir yana, eskiden basında bir kalite vardı. Ben kanalların, yayınların isimlerini vermek istemiyorum. Biliniyor, herkes izliyor. Gerçekten bir nitelik, bir kalite vardı. İşte program sunucularından, gazetecilerden böyle bir saygınlık hissi uyanıyordu insanda.
Bir ölçü vardı yani.
- Bir ölçü vardı. Şimdi yani nasıl diyelim, bir sokak ağzıyla konuşma, bir seviyesizlik; entelektüel dersen sıfıra indirilmiş. Yani yazık, kendilerine yazık ediyorlar. Bunu ne adına yapıyorlar? Bir güç odağı mı oluşturdular? Güç zehirlenmesi mi yaşadılar? Yoksa ne yaptıklarının farkında değiller mi?
Neyse ki hâlâ ne yaptığını bilen, ne yaptığının farkında olan gazeteci, basın emekçisi insanlarımız var. Demokrasi güçleri arasında bunlar da var yani. Biz ona dostça bakıyoruz. Ama diğerlerine de dostça tavsiyede bulunuyoruz. Yani kendi seviyelerini düşürdüler. Ama bir de tarihsel olarak büyük bir sorumsuzluk sergiliyorlar. Eğer temsil ettikleri bir hükümet gerçekliği söz konusu ise, AKP’ye yakınlıklarıyla biliniyorlarsa AKP de bilmeli ki bu seviyesizlik kendilerine mal oluyor. Yani biraz eğitsinler, ne diyelim!
Peki, şimdi içerideki gelişmeler bu şekilde. Biraz söz ettiniz ama bölgesel gelişmeler, Amerika Birleşik Devletleri, İran, İsrail savaşı başta olmak üzere hükümet biraz da konjonktürel duruma göre pozisyon değiştiriyor; ya hızlanıyor ya yavaşlıyor ya parka çekiyor süreci. Geçmişte buna Erdoğan, “Artık buzdolabına koyduk” ifadesini kullanmıştı. Böyle gitgeller de oluyor. Bu konuda da hükümet eleştiriliyor. Konjonktürel duruma baktığımızda, özellikle İran meselesine baktığımızda Kürtleri doğrudan etkiliyor. Dolayısıyla Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ni de etkiliyor. Bunu biraz açabilir misiniz? Sürekli bu konuda uyarılar yapıyorsunuz. Amerika Birleşik Devletleri, İran-İsrail savaşı Kürtleri, dolayısıyla süreci nasıl etkiler?
Evet, bölge ülkeleri dönüşüm kabiliyeti göstermedikleri için dış müdahaleye sürekli açık hâldeler. İran’da savaş var, Irak topun ağzında, Suriye’nin durumu ortada, çatışmalı durum hâlen devam ediyor.
Lübnan, Gazze!
- Sınırda hâlen Suriye’nin de katılabileceği çeşitli senaryolar Lübnan üzerinden çiziliyor. Gazze savaşı zaten büyük bir acı ve travmaya dönüşmüş durumda, devam ediyor. Yemen’de, Ürdün’de, Suudi Arabistan’da, Hürmüz’de her gün savaş hâli devam ediyor. Yani tüm Ortadoğu yangın yerine dönmüşken tek bir yer savaş dışında kaldı: Türkiye. Bunu kim sağladı, nasıl sağlandı?
Önder Apo’nun, Türkiye’nin, Devlet Bahçeli’nin mesajıyla, selamıyla ona verdiği cevapla başlattığı süreç olmasaydı Türkiye bu yangının içinde nereye savrulmuştu, kim bilebilir? Gerçekten de tüm Ortadoğu içerisinde bu savaşın dışında kalmayı başarmış tek ülke neredeyse! Evet, Türkiye siyasetçileri açısından bu kabiliyet takdir edilebilecek bir kabiliyettir. Türkiye siyasetçileri de Türk devletinin yetkilileri de bu yangının içine düşmeme konusunda bir kabiliyet sergilediler. Ama bir yandan da bu sürecin gelişmesinde rolü olan, hatta herkesten daha fazla rolü olan Önder Apo’dur. Bu görülmeli, asıl takdir edilmesi gereken budur.
Şimdi İran bu değişim kabiliyetini göstermediği için bu savaş bir şekilde durur, devam eder, durur, devam eder. Teslim alınana ya da yıkılana kadar bunu devam ettirmek isterler. İsrail bunu bırakmaz, Amerika Birleşik Devletleri de İsrail politikalarıyla birlikte hareket etmeyi sürdürecektir.
Dolayısıyla İran açısından en büyük şans, Önder Apo’nun başlattığı Demokratikleşme ve Çözüm Süreci’ni kendileri açısından da bir şans olarak görüp özellikle Kürt halkının, Rojhilat halkının temsilini yapan PJAK’ı muhatap almalarıdır. Çünkü PJAK’tan gelen açıklamalara bakılırsa, “Bu süreçte hiç kimseye koçbaşı olmayacağız” denildi ve öyle de yaptılar. Demokratik şekilde sorunların çözümünden yanayız dediler. O zaman İran en büyük değişimi aslında Kürt halkına yaklaşımla başlatabilir. Böyle bir diyalog İran’ın aleyhine olmaz.
Ama İran’ı buna zorlayacak ne var? Toplumsal muhalefet örgütlü hareket ederse böyle bir pozisyona getirilebilir. Ama bunun kadar etkili olabilecek bir siyaset de Türkiye’nin siyasetidir. Türkiye de bunu sağlayabilir. Ama NATO toplantısıyla açığa çıkan mesajlara bakıyorsunuz, Türkiye, İran’da barış siyasetinin yürütülmesinden ziyade İran’a karşı savaş siyasetine çekilmek istendi. NATO toplantısının böyle bir sonucu oldu. Rusya’ya karşı, İran’a karşı, Çin’e karşı bir pozisyonla ortaya çıkıldı. İşte Ukrayna savaşında taraf olacak, hatta Gazze-Filistin, İsrail savaşında da NATO pozisyonu sebebiyle Türkiye Filistin’in yanında değil, İsrail’in yanında yer almaya zorlanmak durumundadır.
Yapılan açıklamalara bakıldığında Türkiye’nin NATO ülkesi olduğu herkese, dünyaya hatırlatıldı. İran’ın yanında değil, Amerika’nın yanında; Filistin’in yanında değil, İsrail’in yanında; Ukrayna’nın değil, Rusya’nın yanında! Böyle bir kefen biçildi Türkiye’ye, bu çok tehlikeli. Türkiye eğer bu NATO pozisyonuna dayanarak güç toplayıp belki “Kürt güçleri karşısında biraz daha fazla güçlenirim ve eskiden olduğu gibi ezme siyaseti yürütürüm” diye düşünüyorsa tüm bölgede kaybeder.
Bu sıraladığımız olgular Türkiye’nin nasıl bir yangına çekileceğinin göstergesidir. Bu politikadan vazgeçilmesi gerekiyor. Yani İngiltere’nin yüz yıl önce uyguladığı politikaların yansımaları ve hâlen çeşitli şekillerde etkileri devam ediyor. Ki günümüzde de sürdürüyorlar. Bunun aşılabilmesinin tek yolu gerçekten de Kürt halkıyla samimi olarak barışmalarıdır.
Arkadaş, biz barışmaya hazırız, barışa açık olun, kucaklaşmaya açık olun! Zihniyet değişirse bu politikalar değişir, o zaman birilerine muhtaç olmazsınız. Kürdün, Türkün ittifak hâlinde olduğu bir Ortadoğu’da Kürt halkı da Türk halkı da hiçbir dış güce bağlı hâle gelmez ve buna muhtaç olmaz, buna ihtiyaç da duymaz. Türkiye bu siyasetle gerçekten de kendini zor bir duruma soktu diyebiliriz. Bunun aşılabilmesi, bu kısır döngüden çıkılabilmesi için Türkiye’nin barış siyasetini yürütmesi gerekiyor. En doğrusu budur. Şimdiye kadar bölgede barış dilini kullandılar. “İçte bunu sağlamalıyız” dediler. Evet, içte sağlanmadan dışta sağlanmayacağı açığa çıktı.
- Savaş cephelerini hatırlattınız. Bütün bunlar neredeyse Kürdistan coğrafyasında, dört parça Kürdistan’ı içine alacak şekilde yaşanıyor. Dolayısıyla dört parça Kürdistan’da da Kürtler tehdit altında. ABD ile İran arasında kırılgan da olsa bir ateşkes var. Fakat İran, Kürtleri ateşkes kapsamı dışında tuttu. Bu süre zarfı içerisinde Güney Kürdistan’daki Rojhilatlı gruplara saldırılar düzenledi, içeride operasyonlar yaptı. Türkiye’den zaman zaman açıklamalar geldi. Yaşar Güler geçmişte açıklamalarda bulundu, Hakan Fidan’ın PJAK ile ilgili, “İran ile anlık istihbarat paylaşıyoruz” ifadeleri ve açıklamaları gelmişti. Kürtlere yönelik bu tehditleri nasıl yorumluyor ve analiz ediyorsunuz? Bunun karşısında Kürtlerin korunması için Hareket olarak ne düşünüyorsunuz? Daha önce bu konuyla ilgili açıklamalarınız olmuştu ama yürüyen bir mesele olduğu için yeniden sorma ihtiyacı hissediyorum.
İran meselesi de tarihî bir mesele ama İran devleti de Türkiye devletine bakıyor. Türk devleti pozisyon değiştirirse İran’ın eli rahatlayacak ve Kürtlerle diyalog hâlinde sorunun çözümüne daha sıcak bakacaktır. Hatta çeşitli vesilelerle İran’ın yaptığı açıklamalardan, oradaki Kürt meselesinin farklı bir düzlemde seyrediyor olmasından anlıyoruz ki İran aslında Türkiye bir adım atar da barış konusunda kararlı bir duruş sergiler ve bunu yasal güvenceye kavuşturacak kadar geri dönülmez bir süreç başlattık derse İran buna daha sıcak bakacaktır.
Birbirlerini etkiliyorlar ama görüldü ki Kürt halkı örgütlülüğünü koruyor ve kimseye saldırmıyor. Takip ettiğimiz kadarıyla PJAK da kimseye saldırmadı, saldırmıyor. Ama İran güçlerinin saldırıları oldu. Bu tehlikeli bir durum. İran idam politikalarını sürdürürse, bu saldırılar devam ederse, PJAK güçlerine de böyle saldırırlarsa elbette tüm Kürtlerin birlik olması, demokrasi mücadelesinde ortaklaşması gayet anlaşılır ve doğal haklarıdır. Buna karşı demokratik bir mücadele gerekiyor.
Özellikle son dönemlerde İran’ın idam politikalarına karşı Bakurê Kürdistan’daki halkımızın tepkileri çok anlamlı, değerliydi. Bunların gerçekten sürdürülmesi ve daha fazla da büyütülmesi gerekiyor. Tüm parçalardaki Kürt halkının dayanışma içerisinde olmasına büyük ihtiyaç var. Bu anlamda ulusal birlik duygularıyla hareket edilmesi, Kürt halkının kendisini koruyabilecek bir pozisyonda olması için hayati önemdedir.
Ama bununla birlikte elbette Kürt halkı yalnız değildir. Kürt halkını dünyadan yalıtılmış bir halk olarak düşünmeyelim. Kürt halkının tüm demokrasi güçleriyle birlikte Ortadoğu’da demokrasi mücadelesi verdiğini ve sadece kendini koruma değil, ezilen tüm halkları demokrasi mücadelesiyle koruma duygusu ve ruhuyla hareket ettiğini de bilerek. Yani bunlar gerçekten de öyle sloganik, klişe sözler gibi gelmesin insanlara. Kürt halkının tüm öncü güçleri politikasında bunu esas alıyor. Hiçbir halka zarar vermiyor. Nerede bir baskı varsa ona karşı duruyor, sadece ve sadece kendi çıkarlarını düşünmüyor.
Sadece kendini korumayı değil, kendisiyle birlikte örneğin İran’da tüm İranlı halkların, Suriye’de tüm Suriyeli halkların, Türkiye’de tüm Türkiyeli halkların, Irak’ta tüm halkların çıkarlarını düşünüyor. Çünkü Kürtler tek başına bu dünyada özgür olmayacağını biliyor. Bütün halklar birlikte demokrasi mücadelesi yürüterek birlikte özgürleşebilir. Dünya gerçekliği böyledir ve bu gerçekliğin bilincinde, idrakinde hareket ediyoruz. Halkımızın da her zaman bu duyarlılıkla hareket edeceğine inanıyoruz. Güncel siyasi gelişmeleri takip ederek her zaman demokrasi gücü olarak kendisini koruyacak pozisyonda tutacağına da inanıyoruz. Toplumun örgütlü gücü bunun güvencesidir.
Çok teşekkür ediyorum. Zaman ayırıp yayınımıza katıldınız, sorularımıza açıklıkla cevap verdiniz. Çok çok teşekkürler.
Ben teşekkür ediyorum. Programınız vesilesiyle bugünlerde yitirdiğimiz şair Ahmet Telli’yi de rahmetle, saygıyla, minnetle anıyorum. O şiirlerinde hep söylüyordu: “Bizim olduğumuz kentler daha güzel olur.” İnanın ki bizim olduğumuz her yer daha güzel olur. Kimse bundan kaygı duymasın. Bu süreç böyle ilerleyecektir. Herkese saygı ve selamlarımı söylüyorum. Tekrar teşekkürlerimi iletiyorum.”
HABER MERKEZİ
Kaynak: Yeni Yaşam Gazetesi
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































